Kemal Can yazdı: Sol düşmanlığı ya da korkusu

Son yıllarda -özellikle Trump döneminde- “nereden çıktı şimdi bu” dedirtecek kadar fazla sol düşmanlığına, anti-komünist hezeyana tanık oluyoruz. Trump, ABD sağının kadim hassasiyetini seçim kampanyasında Demokratları “kızıl” olarak suçlamaya kadar ilerletmişti. İlk seçildiğinde, muhalefette kaldığı dönemde ve tekrar seçimi kazanırken kendisine itiraz edenleri hatta kurumları bile komünist diye etiketlemekte bir sakınca görmedi. Sürekli atıştığı ve kendisine eyvallah demeyen İspanya Başbakanı Sanchez’in sosyalist olması, Güney Amerika’da iyi anlaştığı isimlerin solcularla son derece arkaik argümanlarla mücadelesi, bu iddiasını destekleyen faktörler. Aslında ABD’deki anti-komünist hezeyanın Türkiye’den bakıldığında bildik gelen kısımları var. “Memleketin değerlerine yabancı olmak”, “servet düşmanlığı ve bozgunculuk” gibi değişmeyen suçlamaların, kültürel ya da yaşam tarzı sembolleriyle nasıl güçlü bir ötekileştirme propagandasına dönüştüğünü iyi tanıyoruz. Hiçbir zaman çok güçlü bir dalga haline gelmemiş hatta sağcıların da “zaten toplumsal karşılığı olmadığını” (sosyolojiye uymadığını) iddia ettiği bir siyasi akımın bütün zamanların en büyük tehdidi sayılması, ya sosyopatolojik bir mesele ya da istismar verimliliği yüksek.

Trump, 4 Temmuz’da ve NATO toplantısı sırasında da bu konuya -çok beğendiği sorularla açılan paslarla- özel bir yer ayırdı. Komünizmin birinci ve ikinci dünya savaşları döneminden bile daha yakın ve yüksek bir tehlike olduğundan bahsetti. Ancak Trump’ın bu iddiaları dile getirirken uyanıkça bulduğu ve anlaşılan pek beğendiği akıl yürütme biçimi, aslında bu korkunun gayet sahici tarafını açık ediyor. Arkasında dizilen ABD yöneticilerinin memnun sırıtmalarına neden olan “Komünizm satmak çok kolay. Ben en iyisi olurdum. Hayatınızın sonuna kadar bedava yaşayacaksınız demek çok cazip” sözleri, alternatifsizlik iddiasıyla kendini sürdürmeye çalışan sistemin (kapitalizmin) asıl tedirginliğinin “başka türlüsünün mümkün olduğunun” akıllara girmesi olduğunu gösteriyor. Sol veya daha kriminal görünsün diye komünizm; en zayıf zamanında, en küçümsendiği dönemde; yükselen bir eğilim olduğu için değil, sistemin yapısal krizi ve buna karşı oluşabilecek en temel itiraz noktalarına dokunma ihtimali yüzünden sürekli tehlike. Çünkü, senelerce reel sosyalizm deneyini başarısızlık veya kaçınılmaz kader kanıtı sayan kapitalizm, uzun süre rıza üretirken kullandığı özgürlük ve refah getirme palavrasını tamamen terk ederken çok daha kırılgan.

Sol düşmanlığı
Kemal Can yazdı: Sol düşmanlığı ya da korkusu

Dünya ve Türkiye’de sol

Hala güçlü bir sol damarın sürdüğü Latin Amerika’da sağ ve aşırı sağ iktidarların gördüğü destek ve ayakta kalmaya çalışan sol-sosyalist iktidarların gördüğü baskı, SSCB’nin çöküşüyle son çivisi çakıldığı düşünülen tabuttan yeni bir hayalet çıkmaması için. Sosyalizmin çıkar yol olmadığı fikrini, tartışılmaz tarihi bir hakikat haline çevirmenin yeni kanıtı olarak Güney Amerika sahnesi kullanılıyor. Elbette iktisadi, siyasi, stratejik bir sürü nedenle ABD’nin domine ettiği yeni düzene karşı uluslararası dayanışma ve caydırıcılık kabiliyetindeki zayıflama çok önemli unsur. Avrupa’da neoliberal siyasi mimariyle eşgüdümlü yürüyen -Tony Blair’in- “üçüncü yol”unun yeni versiyonları Macronculuk gibi nevzuhur akımlar, Yunanistan’daki Syriza fiyaskosu ve sosyal demokrasinin kalesi sayılan İskandinavya’daki eksen kayması tabloya eklenebilir. Avrupa, sistemin süreklilik arz eden krizinin sınıf isyanına dönüşmemesini, ırkçılık belasını köpürterek (besleyerek), anti-woke akımlar üreterek ve (ortaya atanın bile terk ettiği “tarihin sonu” gibi) kırk sene önceki aşağılama ezberleriyle ya da “alternatif mi var” diyerek idare etmeye çalışıyor. Neticede hem mevcut iktidarlar hem güçlenen ve yükselen muhalefet potansiyeli anlamında solun yakın “tehdit” oluşturacağı bir tablodan pek bahsedilemez ama “havada dolaşan hayalet” korkutuyor.

Türkiye’de durum biraz daha değişik. CHP’nin ne kadar solu temsil ettiği, buna niyeti olup olmadığı veya böyle sayılıp sayılmayacağı çok tartışmalı bir mesele ama “CHP zihniyeti” denilen sihirli sözcüğün “sol tehlikesiyle”, sağın -sistemle en kuvvetli bağı- anti-komünist siciliyle ciddi bir bağı olduğu açık. Bu pencereden bakıldığında, Sosyalist Enternasyonel üyesi Avrupa sol partileri arasında -2019-2024 arasındaki beş yıl içinde daha belirgin olarak- CHP’nin net ayrışan bir örnek olduğu ortada. Bugün sağcıların kendi karşılarında konumladığı, solcu olmasa bile solcu etiketinden en azından rahatsız olmayan –DEM içinde devam edenler de eklenerek hesaplanacak- seçmen potansiyeli, bambaşka bir siyasi iklimin yaşandığı 70’li yıllar (yüzde 40’lar) seviyesini aşabilir görünüyor. Böyle bakınca mahçup veya saldırgan sağcılar için yakın bir “sol” tehditten belki söz edilebilir. Fakat AKP ve Erdoğan’ın sürüklediği sağ refleks, sola karşı mücadelesini iktidar alternatifi haline gelmesi üzerinden kurmuyor. (Tabii Erdoğan’ın “alternatifsizlik” iddiasına halel gelmemesi önemli faktör) Aksine ekonomiden dış politikaya kadar hiçbir alanda “solun” yönetme kabiliyeti ve millette karşılığı olmadığı temalarına “devlet aklı” veya “yeni uluslararası düzen” gibi dayanaklar ekleniyor; Bahçeli, “bunlara devlet emanet edilmez” diyor.  

Rızanın yerini itaatin alışı 

Trump’ın dile getirdiği ve müesses nizam için solu tehdit haline getiren asıl mesele açısından Erdoğan iktidarı dışındaki bazı kesimler de teyakkuz halinde. En sık kullanılan tema, “sol” etiketinin potansiyel muhalefet seçmeni üzerinde daraltıcı etkisi olacağı. Kalabalık olmaktan ziyade güçlü bazı çevreler açısından ürkütücü olmamak, “beşli çete”, “boykot” gibi “tehlikeli” şeyleri fazla kullanmama gereği sık sık hatırlatılıyor. Halkın çıkarları karşısındaki bir avuç insanın çıkarlarının kollandığını söylerken, o “bir avucun” epey dar tarif edilmesine azami dikkat bekleniyor. Yıllardır devam eden eşitsizlik, haksızlık ve adaletsiz düzenin sadece iktidar değişikliğiyle düzeleceği daha fazlasını söylemenin ekstremist sayılacağı anlatılıyor. Hatta fıtrata uygunluk tartışmaları bile açılabiliyor. 2023’te kurumsal ittifak masasında gündeme gelen şimdi ise “yeni parti” ihtimali üzerinden yaşanan ağırlık ve etkinlik mücadelesi de bu tartışmaların tam üzerine yerleşiyor. Çünkü özellikle gençler ve yeni seçmen üzerine yapılan çalışmalardaki kafa karışıklığı çok belirgin. Bazı çevrelerin geleceğin siyasetini belirleyeceğini iddia ettiği yeni neslin düzene itiraz ederken gösterdikleri reflekslerle, bu itirazı adreslerken ya da hedefler koyarken kullandıkları tercihler arasında ciddi bir açı var. 

Serbest piyasa, ferdiyetçilik, liberalizm, sosyal demokrasi, neo-liberalizm, popülist otoriterlik; sürekli -zorunlu- kriz üretme ve bundan para kazanarak büyüme gibi zorlu bir yolculuğu, kalabalıklar için kabul edilebilir kılmanın, kapitalizmi bir mecburiyet halinde sunmanın formülleri. Bazen fıtrata yaslanan  (özcü) yaklaşımlarla, bazen katı rasyonalizmle açıklanan alternatifsizliğin yanına uzun yıllar boyunca refah ve özgürlük vaadi kondu. Sistemin kendiliğinden düzeltme ve denge kurma yeteneğine sahip olduğu söylendi. Ekonomik büyüme, tüketim patlaması, teknolojik gelişme, toplumsal tecrübe gibi sayısal artış olarak ölçülebilen her ilerleme onun başarısı olarak sunuldu. Bugün itibariyle defalarca tekrarlanan ve artık süreklilik arz eden yeni kriz şartlarında; dolaylı rıza üretme yöntemlerine, ya ihtiyaç duyulmuyor ya artık becerilemeyeceğine inanılıyor ya da masraflı bulunuyor. İtaat rızadan daha kolay elde edilebilir görülüyor. “Daha iyi olduğunu” kanıtlama yükümlülüğü herkesin önüne bir baraj olarak yerleştirilirken, kendini daha iyi olduğu için değil, yine başkasının mümkün olamayacağı iddiasıyla savunuyor. Doğayı, denizleri, suyu, bütün doğal kaynakları ve giderek bu gezegendeki tüm yaşamı imhayı göze alan saldırganlık; tüketmeye, önüne konulanı satın almaya mahkum ve asla garanti edilmeyen bir bedel mukabili yeni kölelik başka nasıl savunulabilir.  

Demokrasi için ne lazım?

Kapitalizmin -emperyalizm çağında- pozitif vaatleri bir kenara bıraktığı dönemler daha önce de yaşandı. Çeşitli otoriter modeller ve en yıkıcı örneği faşizm -pek öyle değilmiş gibi yapılmasına rağmen- bu sistemin öz evladı. Dolayısıyla bugün küresel düzeni ele geçiren yeni faşizan moment, hala birilerinin iddia etmeye devam ettiği gibi geçici bir yoldan çıkma veya bir kaza değil. Bir takım deliler çeşitli ülkelerde aynı dönemde iktidara geldiği için bu garip günlerden geçmiyoruz. Sistem bir “sapmayı” kavramsal ve kurumsal bir direnişle karşılamıyor, sadece -NATO zirvesinde gördüğümüz gibi- blok içi dengede (mücadelede) pozisyon edinmeye çalışıyorlar. Ayrıca bugün yaşadıklarımız ortodoks Marksist faşizm tahlillerinin bazılarında olduğu gibi yükselen sınıf mücadelesine karşı bir savunma olarak da gelişmiyor. Faşizm için bunun gerekli olmadığı, Gramsci ve Poulantzas’ın söylediği gibi sistemin iç krizinden kaynaklandığı şimdi daha açık görülüyor. Sistem karşıtları tehlikeli bir yükseliş göstermese bile sistem bu kez zaafını ikna yöntemleriyle aşamayacağının veya böyle bir vakit kaybına tahammülü olmadığının fazlasıyla farkında. Kapitalizmle demokrasi arasında zorunlu ve doğrusal bir ilişki zaten yoktu ama şimdi bunu savunan ya da gerekli gören de kalmadı.  

Oysa demokrasiyle eşitlik fikri -en azından ihtimali- arasında son derece organik bir bağ var. En zayıf anında, en donanımsız olduğu dönemde, en hakir görüldüğü zamanda solun ciddi ve yakın tehdit olarak görülmesinin nedenlerinden biri de bu. Bugün demokrasinin, özgürlüklerin, adaletsizliğin karşısında şikayetçi büyük bir kalabalık olduğu doğru ama içinde bulundukları durumun nedenleri hakkında maruz kaldıkları manipülasyon araçları bizzat sorumluluların kontrolünde. Dışlayıcı mekanizmalar, eşitlik korkusu, ötekileştirme, hak taleplerine düşman edilmiş kültürel kutuplaşma, sadece kendisi için özgürlük isteyen “hak kotası” yaklaşımı ve daha pek çok enstrüman bütün teknolojik imkanların desteğiyle devrede. Sistem bütün enerjisini pozitif ikna yöntemleri yerine negatif yönlendirme faaliyetlerine kaydırmış durumda. Dolayısıyla sahiden demokrasi talep edenler ve başka türlü olabileceği fikrine kapı açacak cesareti olanların itiraz potansiyelinin sınırlı bir kesimini etkileyebildiği görülüyor. Egemen blok içindeki mücadelede güçten düşen veya hakim dalgayla problemli olanlar da son tahlilde yapısal itiraza mesafeli. Sol kendisini Trump kadar ciddiye almaya başlamadan, pek gerçekçi olmayan kendiliğinden gelecek zaferler yerine tehlike sayılmasının fikri kaynaklarına dönmeden bunun değişmesi kolay değil. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş