Türkiye’de başlatılan “Küba’ya Güneş Topluyoruz” kampanyası vesilesiyle, Küba hakkında bir yazı yazmayı gerekli gördüm. Ağır enerji ablukası nedeniyle Küba’da çocuk ameliyatları bekletiliyor, hastaneler karanlıkta kalıyor. Türkiye’de resmi izinlerle başlatılan “Küba’ya Güneş Topluyoruz” kampanyasına bağış yaparak adadaki çocuk hastanelerine güneş paneli ulaştırabilirsiniz.

Küba halkını bugün karanlıkta yalnız bırakmayalım; gelin, dayanışmayı birlikte büyütelim!
Küba, 1959 yılındaki devrimden bu yana modern tarihin en kendine özgü, en çok tartışılan ve dış baskılara karşı en dirençli toplumsal deneylerinden birine sahip bir ülkedir. Karayipler’in bu en büyük ada ülkesi, coğrafi büyüklüğünün çok ötesinde bir küresel etkiye sahip olmuştur.
Devrimin getirdiği radikal ideolojik dönüşüm, adayı bir yandan insan odaklı kalkınma modellerinde zirveye taşırken, diğer yandan küresel jeopolitiğin en sert rüzgârlarıyla karşı karşıya bırakmıştır. Küba’nın hikâyesi; muazzam insani başarıların, küresel ittifakların çöküşünün getirdiği travmaların, ağır ekonomik kuşatmaların ve halkın amansız hayatta kalma mücadelesinin bir bütünüdür.
1. Devrim sonrası mucize: Eğitim ve sağlıkta küresel standartlar
1959 Küba Devrimi’nin ardından Fidel Castro liderliğindeki yeni yönetim, ülkenin kaynaklarını doğrudan insani gelişmeye aktardı. Bu politikayla birlikte tamamen ücretsiz ve kamusal olarak yapılandırılan eğitim ve sağlık sistemleri, adanın dünyaca kabul gören iki büyük sütunu haline geldi. Devrim öncesinde okuma yazma oranının son derece düşük olduğu Küba, çok kısa bir sürede bu makûs talihi tersine çevirmeyi başardı.
1961 yılında başlatılan geniş çaplı Okuryazarlık Kampanyası, ülkenin kaderini değiştiren ilk büyük kıvılcımdı. Binlerce genç gönüllü öğretmen, adanın en ücra dağ köylerine ve tarım alanlarına dağılarak okuma yazma bilmeyen halka eğitim verdi. Sadece bir yıl içinde okuryazarlık oranı %96’nın üzerine çıkarıldı (UNESCO, 1965).
Bugün Küba, %99,8’lik okuryazarlık oranıyla sadece Latin Amerika’nın değil, dünyanın en eğitimli nüfuslarından birine sahiptir (UNESCO Institute for Statistics, 2022). Eğitim, ilkokuldan üniversite sonrasına kadar tamamen ücretsizdir ve devlet, bütçesinin en büyük paylarından birini her zaman bu sektöre ayırmaktadır. Nitelikli öğretmen kadrosu ve zorunlu eğitim politikaları, adada bilim, mühendislik ve tıp alanında devasa bir entelektüel sermaye yaratmıştır.
Sağlık alanında ise Küba, “Koruyucu Sağlık Hizmetleri” modelini geliştirerek adeta bir dünya markası haline geldi. “Aile Hekimliği ve Hemşireliği” sistemi sayesinde, her mahallede 24 saat hizmet veren bir doktor ve hemşire ekibi konumlandırıldı. Bu model, hastalıklar henüz ortaya çıkmadan ya da ilerlemeden müdahale edilmesini sağladı.
Sonuçlar çarpıcıdır: Küba, bebek ölüm oranını binde 5’lerin altına indirerek Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere birçok gelişmiş batı ülkesini geride bırakmıştır (World Bank, 2023; WHO, 2024). Ortalama yaşam süresi ise 78 yılın üzerindedir. Küba’nın sağlık alanındaki başarısı sadece kendi sınırlarıyla da kalmadı.
Biyoteknolojiye yapılan yatırımlar sayesinde ülke; akciğer kanseri aşısı (CimaVax), diyabetik ayak ülseri tedavisi (Heberprot-P) gibi dünyada eşi benzeri olmayan tıbbi buluşlara imza attı. Ayrıca “Uluslararası Tıbbi Tugaylar” aracılığıyla, dünyanın neresinde bir doğal afet, salgın ya da insani kriz varsa, oraya binlerce doktor gönüllü olarak gönderildi. “Doktor Diplomasisi” olarak adlandırılan bu dayanışma modeli, Küba’nın kısıtlı kaynaklarına rağmen dünyaya sunduğu en büyük insani katkıdır.
2. Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ve “Özel Dönem”
Devrim sonrasında Küba, tam bağımsızlık adına ağır sanayileşmeyi hedefliyordu. Sanayi Bakanı olan Che Guevara, SSCB ile yaptığı görüşmelerde adanın fabrikalarla donatılması ve endüstriyel olarak desteklenmesi için büyük çaba harcadı. Ancak o dönemki jeopolitik kısıtlar ve uluslararası iş bölümü ekseninde Küba’nın sanayileşme hızı sınırlı kaldı ve ada büyük oranda şeker üretimi ile petrol takasına dayalı bir modele yöneldi.
Nitekim Küba’nın inşa ettiği bu ekonomik model, tamamen Sovyetler Birliği (SSCB) ve Doğu Bloku ülkeleriyle kurulan bu entegrasyona dayalı kaldı. Küba, ürettiği şekeri piyasa fiyatının çok üzerinde bir bedelle Sovyetler’e satıyor, karşılığında ise çok ucuz petrol, makine, gıda ve endüstriyel hammadde alıyordu.
Ancak 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin ani ve tamamen dağılması, Küba ekonomisinin adeta kalbinin durmasına neden oldu. Ülke, dış ticaret kapasitesinin %85’ini, gayri safi yurtiçi hasılasının ise %35’ini bir gecede kaybetti (CEPAL, 1995; Mesa-Lago, 2000). Petrol akışının kesilmesiyle elektrik üretimi durma noktasına geldi, fabrikalar kapandı ve toplu taşıma felç oldu.
Fidel Castro, bu benzeri görülmemiş ekonomik çöküş dönemini resmi olarak “Barış Döneminde Özel Dönem” ilan etti. Bu dönem, Küba halkının modern tarihte gördüğü en büyük fedakârlık ve hayatta kalma sınavıydı. Kişi başına düşen günlük kalori alımı ciddi oranda düştü, halk ciddi beslenme yetersizlikleri ile karşı karşıya kaldı.
Yakıt yokluğu nedeniyle tarımda traktörlerin yerini öküzler aldı; şehirlerdeki ulaşım krizi ise Çin’den ithal edilen yüz binlerce bisikletle çözülmeye çalışıldı. Kimyasal gübre ve ilaçların ithal edilememesi, Küba’yı istemeden de olsa dünyanın ilk ve en büyük “organik tarım” ve “kent bahçeciliği” laboratuvarına dönüştürdü. Şehirlerin göbeğindeki boş araziler, halkın gıda ihtiyacını karşılamak için kolektif tarım alanları haline getirildi.
Küba devleti bu mutlak çöküşten kurtulmak için ideolojik olarak taviz vermek ve ekonomiyi kısmen dış dünyaya açmak zorunda kaldı. 1993 yılında ABD dolarının ülkede kullanımı yasallaştırıldı ve yurt dışındaki akrabalardan gelen dövizlerin ülkeye girmesine izin verildi. En önemlisi, turizm sektörü ekonominin yeni lokomotifi olarak ilan edildi.
Yabancı sermayeyle ortaklaşa lüks oteller inşa edildi. Ayrıca devlet, “Cuentapropistas” adı verilen sınırlı bir özel girişimcilik modeline yeşil ışık yaktı. “Özel Dönem” Küba toplumunda derin izler bıraktı; adanın mutlak eşitlikçi yapısında, dövize erişimi olanlar ile olmayanlar arasında ilk kez ciddi sınıfsal çatlaklar belirmeye başladı. Ancak her şeye rağmen, devlet eğitim ve sağlık sistemini kapatmadı ve rejimin çökmesini bekleyen uluslararası gözlemcileri şaşırtarak ayakta kalmayı başardı.
3. ABD ambargosunun yıkıcı sonuçları
Küba ekonomisinin yaşadığı yapısal sorunların ve tedarik krizlerinin arkasındaki en kronik ve en ağır dış faktör, Amerika Birleşik Devletleri tarafından 1960’ların başından beri uygulanan ticari, ekonomik ve finansal ambargodur. Küba’da “El Bloqueo” (Abluka) olarak adlandırılan bu politika, sadece iki ülke arasındaki ticareti yasaklamakla kalmaz; aynı zamanda uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan “ekstra-bölgesel” niteliklere sahiptir. Yani ABD, Küba ile iş yapan üçüncü ülke şirketlerini ve bankalarını da çok ağır cezalarla tehdit ederek adayı küresel finans sisteminden tamamen izole etmeyi amaçlar.
1992 Torricelli Yasası ve 1996 Helms-Burton Yasası ambargonun vidalarını iyice sıktı. Bu iki yasa, Küba’nın uluslararası ticaret ve finans sistemine erişimini daha fazla kısıtlayarak ABD’nin Küba’ya yönelik ambargosunu önemli ölçüde genişleten yasalardır. Bu yasalara göre, Küba limanlarına demirleyen herhangi bir yabancı ticaret gemisinin 180 gün boyunca ABD limanlarına girmesi yasaktır. Bu durum, Küba’ya mal getiren gemilerin navlun maliyetlerini fahiş oranlarda artırmaktadır.
Daha da acısı, Küba içinde üretilen veya dışarıdan alınan herhangi bir ürünün içinde %10 veya daha fazla oranda ABD menşeli bileşen varsa, o ürünün Küba’ya satışı yasaktır. Bu durum, özellikle hastanelerdeki yüksek teknoloji kanser tarama cihazlarının, çocuk yoğun bakım ünitelerindeki ekipmanların ve hayati ilaçların yedek parçalarının temin edilmesini engellemektedir.
Küba, basit bir tıbbi cihaz parçasını almak için bile Avrupa veya Asya’daki paravan şirketler üzerinden, normal değerinin katbekat üzerinde lojistik maliyetler ödemek zorunda kalmaktadır. Uluslararası finansal işlemler ise tam bir kâbusa dönüşmüş durumdadır. Küba hükümeti, dünya genelinde hiçbir büyük banka üzerinden dolar bazlı transfer yapamamaktadır; çünkü ABD hazinesi bu bankalara milyarlarca dolarlık cezalar kesmektedir.
Donald Trump yönetimi döneminde atılan en yıkıcı adımlardan biri ise Küba’nın “Terörizmi Destekleyen Devletler” listesine (SSOT) yeniden dâhil edilmesi oldu. Bu karar, yabancı yatırımcıların ve uluslararası bankaların Küba ile en ufak bir ilişki kurmaktan bile korkmasına yol açtı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, her yıl neredeyse oy birliğiyle (yalnızca ABD ve İsrail’in reddiyle) bu ambargonun kaldırılması yönünde karar almaktadır (UNGA Resolutions, 2023).
Küba hükümetinin resmi verilerine göre, altmış yılı aşkın süredir devam eden bu ablukanın ülkeye verdiği doğrudan ekonomik zarar yüz milyarlarca doları bulmuştur (ONEI, 2024). Bu durum, halkın en temel gıda, ilaç ve yakıt ihtiyaçlarına erişimini doğrudan baltalayan sistematik bir insan hakları ihlaline dönüşmüştür.
4. Güncel durum: Ekonomik darboğaz, reformlar ve göç dalgası
Bugün Küba, Sovyetler Birliği’nin yıkılışından bu yana tarihinin en derin ve en karmaşık sosyo-ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. 2020 yılında tüm dünyayı vuran Covid-19 salgını, ülkenin can damarı olan turizm gelirlerini bir anda sıfırladı. Tam da bu hassas dönemde, devletin 2021 Ocak ayında yürürlüğe koyduğu “Parasal Düzenleme” reformu, işleri daha da karmaşık hale getirdi.
Ülkede uzun yıllardır devam eden çift para birimi sistemi kaldırılarak tek para birimine geçildi ve asgari ücretler artırıldı. Ancak bu hamle, piyasadaki mal kıtlığıyla birleşince kontrol edilemez bir hiperenflasyona yol açtı. Küba Pesosu hızla değer kaybetti.
Şu anda Küba’da günlük yaşam, ciddi bir tedarik savaşına dönüşmüş durumdadır. Halk, devletin sübvanse ettiği temel gıda maddelerini içeren yerlerin kuyruklarında saatlerce beklemektedir. Akaryakıt ithalatında yaşanan büyük kriz nedeniyle, adanın dört bir yanında günde 10 ila 18 saati bulan planlı elektrik kesintileri yaşanmaktadır.
Bu kesintiler hem sanayi üretimini vurmakta hem de sıcak Karayipler ikliminde buzdolaplarının çalışmamasından ötürü gıdaların bozulmasına neden olarak halkın psikolojik yorgunluğunu artırmaktadır. İlaç eksikliği, en temel ağrı kesicilerden antibiyotiklere kadar eczane raflarını boşaltmış durumdadır. Devleti bu muazzam krizi aşabilmek için ekonomik modelde tarihi esneklikler göstermeye başladı.
2021’in ikinci yarısında, onlarca yıl sonra ilk kez küçük ve orta ölçekli özel şirketlerin açılmasına yasal olarak izin verildi. Bugün binlerce özel işletme, devletin ithal edemediği gıda, temizlik ve tüketim malzemelerini yurt dışından getirerek iç piyasaya sunuyor. Ancak bu durum, dövize erişimi olan azınlık ile sadece devletten peso maaş alan çoğunluk (özellikle öğretmenler, doktorlar ve emekliler) arasındaki gelir adaletsizliğini uçuruma dönüştürdü.
Bu ağır ekonomik sıkışmışlık, ülkenin yetişmiş ve genç nüfusunda büyük bir umutsuzluk yaratarak cumhuriyet tarihinin en büyük göç dalgalarından birini tetikledi.
Sonuç
Raúl Castro’nun devlet başkanlığını bırakması ve ardından Miguel Díaz-Canel’in yönetime gelmesiyle devrimci elitler arasında bir kuşak değişimi yaşansa da yeni yönetim, halkın acil ekonomik talepleri ile sosyalist rejimin ideolojik omurgasını koruma çizgisi arasında sıkışıp kalmış durumdadır.
Küba, onurlu bağımsızlık duruşu ile yapısal reformların kaçınılmazlığı arasında, geleceğini yeniden şekillendireceği tarihi bir yol ayrımında duruyor. Küba; eğitim ve sağlıktaki muazzam başarılarıyla insanlığa umut olurken, SSCB’nin yıkılışı ve ağır ABD ambargolarının kıskacında benzersiz ekonomik sınavlar vermiştir.
Bugün tarihi bir dönüşümün eşiğinde olan bu dirençli ada halkı, hak ettiği aydınlık geleceğe ancak uluslararası dayanışmanın ve haklı mücadelesinin getireceği destekle yürüyebilecektir.














