Kemal Can yazdı: Bayram(laşma) sonrası siyasi tabela

Hareketli bir hafta sonu geçirdik. Muhtemelen çok daha hareketli bir aya başlıyoruz. Özel ve Kılıçdaroğlu’nun Ankara’daki “bayramlaşma” etkinlikleri hem mevcut hem gelecek tablo açısından çok güçlü işaretler taşıyordu. Seçilmiş ve atanmış CHP Başkanları’nın yaptıkları çağrıların nasıl sonuç vereceği önemli beklenti konusuydu. Üstüne bir de Kılıçdaroğlu’nun “çok önemli şeyler açıklayacağım” demesi eklenmişti. Merak edilen birinci soru yani “kim ne kadar destek alıyor” ölçüsünde kıyas yapmaya bile lüzum yok. Çünkü kıyas kabul etmez biçimde Özgür Özel hem niceliksel, hem niteliksel büyük üstünlük sağladı, tabir yerindeyse Kılıçdaroğlu’nu sürklase etti. Özel’in “gün taraf seçme günü” sözünün karşılığı da başta Mansur Yavaş olmak üzere özgül ağırlık bakımından cevabını buldu. Ancak bu toplantılarda söyleneceklerle ilgili merak bakımından tablo daha çarpıcı ve rahatsız ediciydi. Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmayla hadiseyi bir “düello” olmaktan çıkarıp, bu toprakların yaygın tarzı “pusu”ya dönüştürmeye kalktı.

Kılıçdaroğlu, üstlendiği veya görevlendirildiği misyon çerçevesinde işi nereye vardırmak istediğini gösterdi. Son aylarda artık herkesin çok iyi öğrendiği “etkin pişmanlık” durumunun -hukuksal olmayan anlamına- tam karşılık gelen bir çıkış yaptı. Aylardır hatta yıllardır iktidar medyasının tekrar ettiği, iktidarın siyasi operasyonu haline dönüşmüş yargılamalarda kullanılan, iddianamelere giren ve bir sürü operasyonun gerekçesi yapılan suçlamaları; bir-iki cümle içinde sahiplendi. Yolsuzluktan casusluk iddialarına, ahlaki çürümeden hırsızlığa kadar iktidar tarafından dile getirilmiş her şeyi, kayyım olarak atandığı ve yıllarca genel başkanlığını yaptığı partiye yapıştırmakta bir sakınca görmedi. Yetmedi bunu açık bir etkin pişmanlık ifadesine dönüştürüp “içimize kadar sızmalarını fark etmediğim için özür diliyorum” dedi. Yine yetmedi bütün bu suçlamalara, -herkes tarafından örtülü bir ihbar gibi değerlendirilen- çok kullanışlı “FETÖ iltisakı” imasını, “Allah affetsin kandırıldım” dercesine ekledi.  

Daha başka neler yapılır meselesi

“Bu yapılanlar, basit taktik hamleler değil; sınırı olmayan ve hedefe varana kadar durmayacak; ayrıca katmanları ve çeşitli ayakları olan epey geniş bir tasarım” denmesi, kimseyi kesmiyor. “CHP’yi de kapatacaklar”, “Özel’i de tutuklayacaklar”, “seçim yapmazlar” gibi sarsıcı cümleler kurmak -galiba duymak da- garip bir tatmin sağlıyor. Diğer yandan, bütün bunların hatta daha fazlasının mümkün olduğunu, çeşitli alanlarda ayrı gibi duran ama entegre süreçler işlediğini söyleyince, “iktidara güç atfetmek hatta hayranlık” suçlaması yapılıyor. “Çaresizlikten her şeye saldırıyorlar” sözünü duymak rahatlatıcı geliyor. Fakat sınır tanımazlık ve ölçüsüzlük, güçlü kalmanın garantisi değil; tasarımın karmaşıklığı da yetenek ve başarı alameti sayılmaz, aksine ayağa dolanır. Çünkü tanzime kalkılan alan ve içindeki özneler, tasarım sahiplerinin tam kontrolünde değil ve zaten bu karmaşık dizayna bu yüzden ihtiyaç var. Yönetmeye, yönlendirmeye çalışabilirler, çok sayıda enstrümana sahip olabilirler ama hepsinin bir sınır var.

Türkiye, toplumsal-siyasal mühendislik tartışmalarına gayet aşina. Çeşitli çevreler farklı zamanlarda, “ötekileri” bu gayretleri için suçladı. Birilerinin tarif ettiği halk, birilerinin tanımladığı devlet üzerinden; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya işleyen zorlamalar konuşuldu. Bunlara ideolojik ya da tarihsel arka planlar üretildi. “Devrim şartları”, “karşı devrim direnci”, “çoğunluk iradesi” veya “kurucu kodlardan” bahsedildi. Siyasi operasyonlar, toplumsal kıyımlar, uluslararası baskılar, darbeler, müdahaleler gördük. Yapısal veya konjonktürel, taktik ya da stratejik gerekçelere bağlı hevesler gündeme geldi. Büyük projeler ya da zayıf denemeler halinde uygulamalar izledik. Ancak tasarım sahipleri hangi güç imkanlarına, hangi avantajlara sahip olurlarsa olsun, dizayn edilmek istenen alanın bağımsız işleyen dinamikleri; bir biçimde, bir fırsatta kendini hep gösterdi. Bazen gecikerek bazen zayıf. Bunun uzun geçmişten gelen siyasi deneyimle ve öğrenilenlerle elbette bir ilgisi var ama konu “feraset” filan değil.

Seçim olur mu meselesi

Bugün gelinen noktada, iktidarın hamlelerinin sınır tanımazlığı, anayasa ve yasaların istismarı dahil her zorlamanın denenebileceği ortada. İşbirliğine ikna edilen veya kullanılan kurumsal ve özel aktörlerin, herhangi bir irade kırıntısı bile gösteremeyecek ölçüde hoyratça alana sürüleceğine de şüphe yok. Önümüzdeki günlerde yargı eliyle yeni zorlamaların gündeme gelmesi giderek güçlenen bir olasılık. Birbirinden bağımsız gibi görünen süreçlerin (“Süreç”, 19 Mart ve Anayasa) -Erdoğan’ın- hedef önceliklerine uygun biçimde entegre edilmesine tanık olabiliriz.  Fazla hareketli bir döneme girildiği söylenebilir. Ancak bütün bu planlamalar ve uygulamalara neden olan eksik parçanın, en önemli değişkenin denklemdeki etkisi (yeri) hala “belirsiz”. İktidar için şimdi ve daima kazanılacak seçim koşullarını yaratmak için gerekli sayısal sonuç garanti altına alınamadı. Çünkü iktidarın kazanamayacağı bir seçime girmek istemediği ne kadar hakikatse, tekrar kazanabileceği bir seçime ihtiyacı olduğu da o kadar gerçek.

Birçok ulusal ve uluslararası dinamiğin desteğiyle mümkün ya da zorunlu hale gelen bir rotanın oluşturulduğu doğru olabilir ancak bu rotanın çizilmesi kadar “güvenliği” ve sürdürülebilirliğini sağlayacak ve “tek adamların” elini rahatlatacak zeminin tanzimi gerekiyor. Meşruiyet, sadece dışardan temin edilebildiği kadarıyla yetmiyor, -ister seçimli, ister seçimsiz- iç meşruiyet iddiasının da devamı gerekiyor. Mühürsüz de olsa “yeterli” oy sayısı, “atı alıp geçebilecek” kadar veya “adam kazandı” dedirtecek kadar “destek” görüntüsü lazım. (Zira bu ülke siyasi kültüründe hala en kuvvetli siyasi referans, sandık sonucu. Ahlaki öncelikleri olmayan güç merkezlerinin baktığı parametre)  İtiraz (muhalefet) direncinin de artık tehlike yaratmayacak kadar küçültmesi veya teslim olması gerekli. Bu karmaşık operasyon, “normal” siyasi araçlarla “yeterli desteğe” ulaşılmasının ve direncin geriletilmesinin yolu kalmadığı için başladı ama planın istediği menzile varamadığını, ölçüsüzlükteki artıştan anlıyoruz. Zayıf karın tam da burada.

İki yürüyüşün farkı meselesi

Bayram(laşma) sonrası siyasi tabela
Kemal Can yazdı: Bayram(laşma) sonrası siyasi tabela

Hafta sonu Ankara’daki iki toplanmanın arasındaki en büyük niteliksel fark, iktidarın siyaset mimarisinin zayıf karnında şekilleniyor. Halkın (toplumun) dışarıda bırakıldığı, önemli bir değişken olarak denkleme yerleştirilmediği tasarım, kamuoyunun plan ilerlerken yönetilebilir ve proje tamamlandığında ise yönlendirebilir olduğu fikriyle hareket ediyor. Giderek itirazın vekili olmaktan parçası olmaya doğru sürüklenenler ve kendilerini toplumsal muhalefetin içinde, bulanlar ise halktan başka güvenceleri olmadığını hissediyor. Özel 19 Mart sonrası zaman zaman bu noktanın yakınlarında gezmişti. “Bir avuç azınlık ve saray” ikiliğini, oligarşi göndermelerini işitmiş, senelerce sağın sığınağı yapılan milli irade hikayesini tersine çevirme girişimlerine tanık olmuştuk. Mutlak butlan kararıyla, bu vurgu güçlü biçimde geri geldi ve yanına “müesses nizam” tanımlaması eklendi. Buna karşılık, iktidarın “bu devlet CHP’ye teslim edilemez” söylemi, Kılıçdaroğlu tarafından “arındırarak tekrar beğendirme” noktasına geriledi.

Ankara’daki iki toplantı ve yapılan konuşmalar, artık iktidar ile muhalefet arasında iyice belirginleşen devlet (iktidar)-halk karşılaşmasının sembolleriyle örülüydü. İktidar ve onlarla yürümeyi tercih edenler, meşruiyeti ve gücü devletten; iktidara yürümeye niyetlenenler ise halktan bekliyor. Özel, son hafta içindeki bütün adımlarında ve son konuşmasında meseleyi ısrarla bu noktaya taşıdı. Toplanan kalabalığa “başkalarında olmayan bir şey var bizde, o da sizsiniz” dedi. Buna özgüven ekleyerek, “onlar yolun sonunda, biz daha başındayız” diye ekledi. Kürsüden “benimle misiniz” sözü verdirmek yerine, yürüyüşlerde büyük kalabalıkları peşinden sürükleyerek liderliğini organik ilişki gibi sunmayı becerdi. Buna karşılık Kılıçdaroğlu, “bayramlaşma” öncesinde basına servis edilen fotoğrafta “makamı” öne çıkartıyor, belki farkında olmadan atanmışlığı vurguluyordu. Konuşmasında ise “devlet aklından” bahsederek, kendisini överken vatana ve devlete hizmet siciline başvurarak iyice güce (iktidara) yaslanıyordu.  

Yeni parti ve yeni yol meselesi

CHP’nin adındaki “halkı” ne kadar temsil edebileceği, sığındığı milli iradenin onu ne kadar bağrına basacağı ve koruyacağı, halkçılığın sahiciliği, mevcut kadronun taşıyıcısı vasıfları, bu temel ayrımın ne kadar içselleştirildiği üzerine çeşitli tartışmalar yapılabilir. Ancak verili durum, niyetler ve kapasiteden bağımsız bir içerik kazanmış durumda. Muhalefet  kamuoyu (ama belki de bütün kamuoyu) giderek açık rekabetten ve sayısal üstünlüğe yaslanmaktan kaçanın kim olduğu hakkındaki fikrini pekiştiriyor. Ayrıca ölçüsüzlüğün vardığı seviye, çok güçlü bir varlık mücadelesi ve “adam yerine konma” kavgasını her şeyin önüne geçiriyor. Dolayısıyla tarih ve toplumsal-siyasal vasat, herkesi seçtiği referansa bağlı bir istikamete doğru itiyor. Bu akışta tercih ve niyetlerden bağımsızlaşan roller, pozisyonlar ve taraflar oluşuyor. Kimsenin itildiği noktanın aksine davranamayacağı hatta istese bile kendini durduramayacağı bir dinamik gelişiyor. “Tarihin doğru tarafı”, referans noktasına göre bambaşka anlamlar kazanıyor.  

Epey eski bir ezber, “bu halk mücadele değil, icraat (vaat) bekler” iddiası yine ısıtılıyor. (Üstelik bunu en çok kullanan sağ muhafazakarlar “dava” hikayeleriyle senelerce idare etmişken) Oysa siyasi tablo, mücadele etmeyenin ayakta kalamayacağı, aksi her tutumun mevcuda entegrasyona dönüşeceği realiteye ilerliyor. Rekabetçi bir zemin olmadığı için, projeci iktidar alternatifi görüntüsü ya da “biz daha iyisini yaparız” iddiasıyla kazanılacak bir müsabaka yok. CHP’nin (muhalefetin) kavgacı bir role itilerek marjinalize edilmesi bir risk olabilir ama kavgadan kaçmanın sadece siyasi değil fiili maliyeti de büyüyor. Bu çerçevede, yeni parti tartışmalarına değinmek gerekirse. “Bırakıp gitme” fikri heveslendirici ve rahatlatıcıdır, enerji hatta umut verir. Ancak “elini attıkları her şeyi alabilecekleri” fikrini, “kafasına vurulup lokması alınan olma” imajını da besler. Üstelik iktidar medyasının bu konudaki abartılı teşvikleri son derece huylandırıcı. Kılıçdaroğlu ve ekibinin hızla Gürsel Tekin’den fazlasını yapamayacak hale gelme ihtimali de hiç küçük değil. 

(Yeni parti konusuna, daha etraflıca belki bir başka yazıda belki de “5 Soru 10 Cevap” yayınında değinirim)

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.