İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı

Babası Yüksel’e, “Küçük kara kızım” derdi. İstanbul’a geldiği ilk günlerde yaptıkları bir gezi, o zamanlar küçücük olduğu hâlde hiç aklından çıkmaz. Zaten annesi ve babası, bu geziyi hep anlatırdı.

Eminönü’ne gitmişlerdi. Galata Köprüsü’nde yürürlerken, Özer ve Örsel ağabeyleri balıkçıların yanına koşmuşlardı hemen. Balıkçılar oltalarını hızla yukarı çektikçe, ucunda yakalanmış balıkların havada çırpınması pek hoşlarına gitmişti.

“Baba baba, balıklara bak!” diye bağırıyorlardı.

İlk kez denizi gören Yüksel ise şaşkınlıkla, hayranlıkla mavi renge bürünmüş sulara, deniz üstünde dolaşan bir iki vapura bakıyordu. Köprüye öyle dayanmış, kendinden geçmiş hâlde gözlerini denizden alamıyordu.

Kucağında kardeşi Gülsel’i taşıyan annesi ile babası birbirlerine bakarak gülüşmüşler, yanına gelmişlerdi.

“Bak, bu deniz!” demişti babası. “Nasıl?”

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı

Sevinç ve heyecanla cevap vermişti:

“Kocaman su, ne kadar büyük!”

Bunları söylerken kollarını koca koca açmıştı denizin ne kadar büyük olduğunu anlatmak için.

“Çok büyüük, çok kocamaaan!”

“Denize atayım mı seni ha?” dedi babası birden.

Şaka yaptığını anlayacak yaşta olmadığı için, şaşkın ve korku dolu bakışlarla baktı küçük kız.

“Hayıy baba, beni atma!”

“Atarsam ne olur?”

Dudakları büzülmüştü.

“Boğuluyuuum!”

“Boğulursan ne olur?”

“Ölüyüüm!..”

“Ölürsen ne olur?”

Dudaklarını daha da büzmüş, gözleri yaşarmıştı.

“Annem ağlayy!” dedi.

Bu cevap pek şaşırtmıştı babasını. Öleceği için değil, annem ağlar diye korkuyordu çocuk. Yüksel, büyük bir endişeyle annesine sarılmıştı. Babası, bacaklarına sarıldığı annesinden onu alarak kucakladı.

“Sana hiç kıyar mıyız güzel kızım benim?” dedi. “Annesini de pek düşünürmüş.”

“Annem ağlayy” sözü hep gülümsetirdi babasını. Yıllarca bu hatırayı anlatır, “annem ağlayy” deyişini gülerek tekrarlardı. Özellikle babasının çok hoşuna giden bir hatıraydı bu.

Yüksel okula başlamadan okumaya meraklıydı. Bir şeyler öğrenmek için Özer ve Örsel ağabeylerinin peşinden ayrılmazdı. Bu merakı ağabeylerini bunaltsa da anne ve babanın hoşuna giderdi.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler'in okul hayatı
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı

“Aferin benim kızıma, çalışkan, güzel, akıllı kızım!” derlerdi. Okula başlamadan, neredeyse Özer ağabeyinden yazı yazmayı öğrenmişti. Ders yaparken de başında dikilir, bir kâğıt, bir kalem alıp onun yaptıklarını yapmaya çalışırdı. Bazen ağabeyi ondan kaçar, Yüksel peşinden giderdi.

“Okul bir an önce başlasın” derdi sık sık; bazen neden okula gidemiyorum diye ağlardı da. Ağabeylerine takılıp okula gitmeyi çok istiyordu. O yüzden okula başlayınca dünyalar onun olmuştu. Daha ilk günlerden öğretmeni bu okuma hevesini fark etmiş, hele yazmayı öğrendiğini anlayınca şaşırmış, hayret etmişti.

Okulu, öğretmeni, çocukları seviyordu; dünyanın en mutlu insanıydı. Okula başladığından birkaç ay sonra, öğretmeni bir çocuk göndererek annesini çağırdı. Annesi çağrılmasının sebebini söylemeyen çocuğa geleceğini söyledi ama epey kaygılandı.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler'in okul hayatı
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı

Bu kızın sınıf atlaması lâzım

Okul evlerine çok uzakta sayılmazdı. Bacalarından duman tüten okul binasına girip koridorlarda koşuşturan çocukların arasından geçerek sınıfın kapısını çalarak açtı. Önce çocuklara göz attı, sonra kızını gördü. Yüksel’i görünce rahatlamış gibiydi.

“Beni çağırtmışsınız,” diye öğretmene döndü.

“Umran Hanım, öğretmenler odasına girelim” dedi öğretmen. Öğretmenler odasına geçtiler. “Biz Yüksel kızımızdan çok memnunuz. Bütün öğretmenler hayran ona.”

Umran Hanım bu sözler üzerine rahatladı ve memnun oldu.

“Böyle öğrenci gönderip çağırınca endişelendim ve merak ettim.”

“Yüksel kızımız çok başarılı. Şimdiden üçüncü sınıf seviyesinde. Yazısı, okuması çok iyi. Diğer öğretmenlere de kızınızı anlata anlata bitiremiyorum. Yüksel’in kesinlikle sınıf atlaması lâzım.”

Öğretmen sözüne devam etmeden:

“Hayır!” dedi Umran Hanım.

Öğretmen çok şaşırdı.

“Neden hayır?”

“Ben çocuğumun bütün sınıfları okuyarak, arkadaşlarıyla o tadı alarak geçmesini istiyorum. Böyle olması, onun için daha iyi.”

“Ama Umran Hanım…”

“Kesinlikle olmaz öğretmen hanım. Çok memnun oldum, kızımla gurur duydum, size de çok teşekkür ederim ama lütfen ısrarcı olmayın. İnanın böylesi daha iyi.”

Öğretmen birkaç kere daha ısrar ettikten sonra söyleyecek bir söz bulamadı. Sonradan bu olayı Yüksel’e anlattı. “Senin çalışkanlığının ve yaşından büyük meziyetlerinin nereden geldiği belli,” dedi.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı

İlkokul hayatından hatıralar

Yüksel, ailenin ilk kızı olduğu için ailesi üzerine titriyordu. Yükselmekten, ilerlemekten esinlenerek Yüksel adı verilen kız, Şenler ailesinin mutluluk kaynağıydı. Dünyaya gelişinin sevincinin üstüne, altı ay sonra Atatürk’ün ölüm haberi gelince sevinç ve üzüntü birbirine karışmıştı. Aile Atatürk’e, devrimlere, çağdaşlığa bağlı bir aileydi. “Ülke bundan sonra düzelmez, devrimlere sahip çıkan olmaz” kaygısı taşıyorlardı. O yüzden çocuklarını cumhuriyet ilkelerine bağlı yetiştirmek en büyük hedefleriydi.

Okul zamanı gelince okumayı öğrenmek için sabırsızlanan Yüksel, büyük bir şevkle okula başladı. Birinci sınıfta, daha ilk günlerde kendini gösterdi. Özer ağabeyinin anlattıklarını sünger gibi emdiği için okulda çok başarılıydı. Başına ekşidiği, peşinden koştuğu, yaptıklarını kendi kâğıdına yapmaya çalıştığı Özer’den çok şeyler kapmıştı.

O zamanlar birinci sınıfta çizgiler çizilir, büyük harfler yazılırdı. Üçüncü sınıfta ancak el yazısına geçilirdi. Yüksel daha okula başlamadan büyük harfler yazmayı ağabeyinden öğrendiği için, oyuncak gibi geliyor, el yazısını çok güzel yazıyordu. Öğretmen tahtaya yazılacakları Yüksel’e yazdırıyordu.

Öğretmenler Yüksel’e adıyla değil soyadıyla sesleniyorlardı. İki ağabeyi de aynı okulda okuduğu için “Küçük Şenler”di Yüksel’in adı. Örsel abisi üçüncü, Özer ağabeysi beşinci sınıftaydı.

Bir gün Örsel abisinin üçüncü sınıfından bir çocuk geldi, öğretmenin kulağına bir şeyler söyledi. Öğretmen Yüksel’e bakarak seslendi.

“Şenler kalk, üçüncü sınıfa git. Öğretmen seni çağırıyormuş.”

Yüksel büyük bir merakla Örsel ağabeyinin sınıfına gitti. Gördüğü manzara çok şaşırtıcıydı. Sınıftaki çocuklar bir utanç içinde, kızararak suçluymuş gibi oturuyorlardı. Bir çocuk ise tahtanın önünde elinde kitapla dikiliyordu.

Öğretmen:

“Gel küçük Şenler,” dedi. “Bu arkadaşın elindeki kitabı al, açık olan sayfayı oku.”

Yüksel kitabı alıp “Arılar” başlıklı bir buçuk sayfalık yazıyı tane tane, anlamlarının hakkını vererek kusursuz okudu.

“Peki küçük Şenler, okuduğun yeri bize anlatabilir misin?”

“Evet öğretmenim” diyen Yüksel anlatmaya başladı. Neredeyse okuduğu yeri aynen ezberine almış gibiydi.

“Teşekkür ederim,” dedi öğretmen. Yüksel’in alnından öptü. “Aferin sana. Yalnız senden bir isteğim daha var.”

“Buyrun öğretmenim.”

Ayakta dikilen çocuğu gösterdi.

“Şu arkadaşın karşısına geç. Olanca hızınla yüzüne tükür.”

Yüksel kendini çok kötü hissetti ve ağlamaya başladı.

“Yapamam öğretmenim.”

“Tükür Şenler, ben izin veriyorum!”

“Hayır!..” diyen Yüksel ağlayarak dışarıya kaçıp sınıfına gitti. Öğretmenine bile anlatmadı.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı

Yüzüm yanık ama seni seviyorum

O günlerde Yüksel’i derinden etkileyen bir gelişme daha yaşandı. Kırk yaşlarındaki öğretmen hanımın tayini çıkmıştı.

“Çocuklarım, ben gitmek zorundayım. Benim yerime başka bir öğretmen ders anlatacak size.”

O kadar üzüldü ki sıraya kapanıp “Gitmeyin öğretmenim!” diyerek ağlamaya başladı. Bütün sınıf üzgündü. Yüksel hem ağlıyor hem “Başka öğretmen istemiyorum” diye bağırıyordu.

“Başka okulda öğretmeni olmayan öğrenciler varmış yavrum…” diyen öğretmeni dinlemiyorlardı. O sırada yeni öğretmen sınıfa girdi.

“Bak Şenler, yeni öğretmeniniz geldi. Baksana ne kadar güzel, ne kadar tatlı!..”

Ağlayan Yüksel başını kaldırıp yeni öğretmene bakınca öğretmenin yüzündeki yanık bir lekeyi gördü.

“Yanağı da yanıkmış!..” diyerek tekrar sıraya kapanarak ağlamaya devam etti.

Yeni öğretmen Yüksel’in yanına gelerek saçlarını okşadı.

“Biz seninle çok iyi arkadaş olacağız, biliyor musun?” dedi. “Yüzüm yanık ama seni çok seviyorum.”

Yüksel utandı. Ve yeni öğretmeniyle gerçekten de arkadaş gibi oldular.

Bir gün Özer’in beşinci sınıfından öğretmeni Yüksel’i çağırdı. Daha önceki olayın benzeri olacağı endişesiyle gitmek istemedi ama itiraz da edemedi. Çekinerek sınıfa girdi.

Tahtada uzunca bir problem vardı. Öğretmen:

“Küçük Şenler, oku problemi!” dedi.

Uzun problem oldukça çetrefelliydi. Birkaç defa okudu. Bir gariplik vardı ama anlayamıyordu. Biraz düşündükten sonra konuştu:

“Öğretmenim, bu problemde tuhaflık var; bence yanlış bir problem. Bana kalırsa yanlış problem olduğu akıllarına gelmediği için arkadaşlar problemi çözemiyor.”

Öğretmen gözleri parlayarak sordu:

“Yanlışlık nerede?”

Yüksel anlatmaya başladı. Bitirince öğretmen gülümseyerek kürsüden indi ve Yüksel’i sımsıkı kucakladı.

“Aferin kızım sana. Sınıftakiler çözemeyince ‘Utanın, utanın!’ dedim ve ‘Gidin birinci sınıftan küçük Şenler’i bana çağırın’ diye seni çağırttım. Kızım, seni üçe değil beşinci sınıfa almamız lâzımmış.”

Bu olanlar Yüksel’i sevindirmiyor, hatta üzüyordu. Yeni gelen öğretmeni durumu fark edince Yüksel’i hem çok takdir etti hem de çok sevdi. Teneffüslerde bile koluna giriyor, arkadaş gibi sohbet ediyordu.

İlerleyen zaman içerisinde dostlukları devam etti. Hasta olduğu zaman ziyaretine geldi. Bir ara derste hem ders yapıyor hem de masada beyaz iplikle bir şeyler örüyordu. Epey ördükten sonra Yüksel’e getirdi.

“Bunu sana ördüm, derslerindeki başarıların için,” dedi. Dantel örmüş, kolalayıp getirmişti. Yüksel mahcup oldu ama çok da memnun kalmıştı.

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı

Aile sıkıntıya düşünce

Umran Hanım kızını çok güzel giydiriyordu. Siyah saten önlük, altında bembeyaz çorap ve ayakkabı Yüksel Şenler’e çok yakışıyordu. Pırıl pırıldı her şeyi.

Süleymaniye’de yaşarlarken daha sonra Laleli’ye taşındılar. Orada Koca Ragıp Paşa İlkokulu’nda okumaya başladı.

Tahsin Bey’in özel iş kurmak için memuriyetten ayrıldığı zamanlardı o günler. Fakat yürütemeyince sıkıntıya düştüler. Bir yokluk dönemi yaşadılar. Umran Hanım o sıkıntılara rağmen kılık kıyafetinden ve vakur hâlinden taviz vermemeye çalışıyordu.

Grili beyazlı döpiyesini hem misafir karşılarken hem misafirliğe giderken giyiyor, makyajını ihmal etmiyor, zor günler geçirdiklerini dışarıya belli etmemeye çalışıyordu.

Yüksel’e bir tulum diktirmişti. Pijama altı gibi bilekten lastikle büzgülü, kış gününde giyilecek yünlü bir tulumdu. Onun üstüne yıpranmış önlüğünü giyiyordu Yüksel.

Yeni okulunda da kendini göstermiş, çalışkanlığıyla sevdirmişti kendini. Öğretmeni sıkıntılı günler geçirdiklerini yıpranan önlükten, hayli eskimiş ayakkabılarından anlıyordu. O yüzden Umran Hanımla tanıştı, görüştü.

Bir gün incitmemeye çalışarak konuyu açtı.

“Umran Hanım, durumunuzun farkındayım. O yüzden kızınızı yardım görenler arasına yazdıracağım.”

Bu durumlara alışık olmayan kadın, gururuna yediremediği için kabul etmek istemiyordu. Fakat bu öğretmen pek ısrarcıydı.

“Rica ederim, bu gurur yapılacak bir konu değil. İzin verin biraz yardımcı olalım.”

Umran Hanım biraz da ezilerek kabul etti bu teklifi. İncinmişti ama başka çaresi de yoktu.

Fakir öğrencilere okulda yemek veriliyordu. Diğer öğrenciler ise sefer tasıyla yemek getirirdi. Hem sabah hem öğlen, gün boyu okulda oldukları için yemekler okulda yeniyordu.

Fakir öğrencilerin yemek yeme yeri aşağıdaki yemekhaneydi. Okuldaki başöğretmen çok kıymetli birisiydi. O da yemekhaneye gelir, fakir öğrencilerle birlikte aynı karavanadan yemek yerdi.

Yüksel, gün gün artan yoksulluktan oldukça etkileniyordu. Üstü başı zamanla çok yıpranmıştı. Yün tulum çuhaya dönüşmüş, diz yerleri iyice eskimiş, çürümeye başlamıştı. Annesinin yaptığı yama yerleri yırtılıyordu. Çantası da çok eskimişti. Alacak durumları yoktu.

Arkadaşlarının pırıl pırıl giyindiğini gören Yüksel, yaşı da artık büyüdüğü için onlara özenmeye, kendi yoksulluğundan utanmaya başladı. Kendini ezik ve mahcup hissediyordu.

Bir gün son zilden sonra öğretmeni:

“Şenler, sen biraz kal yavrum” dedi.

Herkes dağıldıktan sonra bir dolap açtı. İçinden yeni bir çanta çıkardı.

“Şenler, seninki daha fakir çocuklara veririz veya atarız. Sen bunu kullan yavrum, bu senin.”

Öğretmeni çok iyi birisiydi. Yeni çanta Yüksel’i sevindirmişti; ancak böyle muhtaç olmak da ağırına gidiyordu. Durumları iyiyken sonradan böyle düşmek ne kadar kötüydü.

Bir de bazen yardımlar herkesin önünde yapılıyor, yardım alan öğrencilerin psikolojileri çok düşünülmüyordu.

Bir bayram öncesi diğer çocukların önünde öğretmeni Yüksel’i tahtaya çıkardı. Elinde mezurayla tulumun ve önlüğün ölçüsünü aldı. Ayakkabı numarasına baktı. İç çamaşırları, mendil, çorap, yaka, önlük dağıttılar. Bütün bunlar Yüksel’in zoruna giden şeylerdi. Annesi de farkındaydı kızındaki duyguların ama bir şey diyemiyor, içten içe mahvoluyordu.

Bir gün bir bayram merasimi için herkes sıraya girdi. İstiklal Marşı okunmadan önce müdür bir konuşma yaptı. Bahçede bütün sınıflara konuşan müdür, çocukların ayakkabılarını hemen eskitmesinden şikâyetçiydi.

“Ayakkabılarınızı şimdiden perişan etmişsiniz. Kiminiz arkasına basmışsınız, kiminiz çamur içinde geziyor. Peki, sizinle aynı zamanda yardımdan ayakkabısını alan bir örnek göstereyim mi size?”

Herkes susmuş dinliyordu.

“Şenler gel kızım buraya,” dedi müdür.

Yüksel utançtan kıpkırmızı oldu, yanakları ateş gibi yandı. Müdürün yanına nasıl geldiğini bilemedi. Müdür onu bir taburenin üstüne çıkardı.

“Bakın,” dedi müdür. “Yaka ilk günkü gibi, önlük ilk günkü gibi. Şu ayakkabılara bakın, sanki mağazadan yeni alınmış tertemiz. Kaç kere boyanıp parlatılmış. İşte Yüksel Şenler, size bir örnektir.”

Müdür aslında Yüksel’i örnek gösteriyor, övüyordu; ama bir yandan da herkesin önünde yardım alan bir öğrenci olarak teşhir ediyordu.

O gün ağlayarak eve gitti. Annesi de çok üzülmüştü. Analı kızlı birlikte ağladılar. Kız kardeşi küçük Gülsel onlara ne olduğunu anlamadan bakıyordu.

Kız Eğitim Enstitüsü’nü yarıda bırakmak zorunda kalıyor

İlkokul bitince Yüksel Kız Eğitim Enstitüsü’ne başladı. Modern bir hayat tarzını tercih eden Umran Hanım, kızını asla dışarıda yalnız bırakmıyordu. Babası sabah okula götürürken, annesi akşamları okul kapısından alıyordu.

Hatta annesi bahçede değil yemekhanede beklemesini istiyor, arkadaş seçiminde çok dikkatli olmasını söylüyordu.

“Bir genç kız rüzgârın önündeki yaprak gibidir kızım. Rüzgâr sağdan eserse sola, soldan eserse sağa savrulur. Fakat kuvvetli esen rüzgâr onu önüne katarsa ara ki bulasın.”

Annesi, ergenlik döneminin başındaki kızının her an tehlikeli bir hevese kapılacağından, olmadık maceralara sürüklenmesinden korkuyordu.

O günlerde Umran Hanım bir kalp krizi geçirdi ve yatağa bağlı kaldı. Tekrar memuriyete dönen Tahsin Bey uzak yerde görev alınca Yüksel’i okula yalnız göndermek istemedikleri için okuldan aldılar.

Annesi:

“Kızım, devir çok kötü, seni gözümden bile sakınırım. Baban da seni getirip götüremeyecek. Ben iyileşirsem tekrar başlarsın.” diyordu yatağında hasta yatarken.

Umran Hanım aylarca yatağa bağlı kalınca okula dönmesi mümkün olmadı.

Bu dönemde okul açığını kitap okumakla ve yazılar karalamakla gidermeye çalışıyordu. On beş yaşına geldiğinde yazmış olduğu hikâyeler vardı. Yazar olmayı kafasına koymuştu. İlk hikâyesi Safa Önal’ın Yelpaze dergisinde yayınlandı.

Umran Hanım, kızlarının çağdaş ve ilerici yetişmesi için âdeta bir öğretmen gibi emek harcıyor; kültürlü, modern, idealist genç kızlar olması için elinden geleni yapıyordu.

Bu ülkeyi hurafecilik, gericilik, yobazlık geri düşürmüştü anlayışlarına göre. Hâlâ padişahları sevenler, gericilik yapanlar, saltanatı savunanlar, evlerde gizli din ayinleri yapanlar olduğunu duyuyor, müthiş öfke duyuyordu. Çocukları ülkeyi karanlıktan kurtaracak, devrimleri savunacak aydınlar olarak yetişecekti.

Yüksel Kız Eğitim Enstitüsü’nü yarıda bırakmak zorunda kalmıştı ama yıllar sonra gazetelerde dinî makaleler yazan, ülkenin her tarafında “İslâm’da Örtü” konusunda mahşeri kalabalıklara konferanslar veren, milyonlara ulaşan Huzur Sokağı romanıyla tanınan, vefatından sonra da bugünlerde TRT Tabii’de “ŞULE” dizisi yapılan Şule Yüksel Şenler olacaktı.

Not: Bu yazı, kitaplarının editörlüğünü yaptığım ve önsözünü yazdığım Şule Yüksel Şenler’in teklifiyle bir buçuk yılı aşkın evinde hayatını anlatarak kaleme aldığım ama yayınlamadığımız ŞULE romanının giriş kısmından özet bir bölüm. Şule Hanım’ın “Her hayat karanlıkta başlar ama büyüme daima ışığa doğrudur” sözünü romanın ilk sayfasına koymuştuk. “Romanın adı ne olsun?” diye sorduğunda, “Sadece ŞULE olsun” demiştim. Üç yüz sayfayı bulan romanda ilk kez duyulacak ilginç hatıralar yer alıyordu. Sadece Şule ablanın anlattıklarıyla yetinmiyordum; kardeşi Gonca Günsel Şenler Hanım’la, ailesinden ve çevresinden yakın dostlarıyla görüşüyor, ayrıca araştırmalar yapıyordum. Hidayetine vesile olan ağabeyi Özer Şenler’in Said Nursi ile tanışması, hatta askerliğinin büyük bir kısmını Isparta’da Said Nursi’nin yanında yapması gibi pek duyulmamış detaylar ortaya çıkmıştı. Romandan bazı bölümleri daha önce yayınlamıştım, alttaki linklerden bakabilirsiniz.

Hayatının romanının yazılmasını ve dizi olmasını çok istiyordu. Birlikte yazdığımız ŞULE romanı yayınlanmadı ama ŞULE dizisi TRT Tabii’de bugünlerde yayınlanıyor. Şule Yüksel Şenler’in hayatını merak edenler için özenle yapılmış dizi, tavsiye ederim.

Şule romanından kesitler sunduğum diğer yazılar:

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş