
Geçtiğimiz günlerde, özellikle İngiliz sanat dünyasında değişen tiyatro izleme alışkanlıkları ve sahnedeki sanatçıların haklı tepkileri üzerine bir tartışma gündemdeydi. Bu tartışmanın ülkemizde de fazlasıyla geçerli olduğunu düşündüğüm için sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yer: Londra West End’deki Wyndham Tiyatrosu. Oyun: Inter Alia. Adalet sistemini daha adil bir hâle getirmeye kararlı bir kadın yargıcın dünyasının ergen oğlunun tecavüz suçlamasıyla nasıl altüst olduğunu anlatan sarsıcı bir dram. Avustralyalı yazar Suzie Miller’ın oyununun sahne uyarlaması geçtiğimiz senden bu yana tiyatro eleştirmenlerinden son derece olumlu eleştiriler almış. Kadın yargıç Jessica rolünde ise dünyaca ünlü İngiliz oyuncu Rosamund Pike yer alıyor. Yüz dakika boyunca ara vermeden oynanan eserde Pike, Jessica’nın ahlaki ve duygusal ikilemini başarıyla merkeze oturtuyor. Adeta çağdaş bir İbsen kahramanı gibi hem anne olarak çocuğunu zorbalardan korumaya hem de onu feminist inançlarına göre yetiştirmeye çalışıyor. Oyun bir yandan modern ebeveynlik, öte yandan da adalet sistemi üzerine yakıcı yorumlar içeriyor. Temsil sırasında Pike duygusal olarak en yoğun sahnelerden birini oynarken seyircilerden birinin cep telefonuyla mesajlaştığını görüyor. Oyun sona eriyor. Pike bu olayı eşe dosta anlatıp homurdanmak yerine, selamlama bittikten hemen sonra bir konuşma yapıp duygularını seyircilerle paylaşmayı tercih ediyor. “Tiyatroya giden herkese burada size ne kadar büyük bir şey vermeye çalıştığımızı söylemek istiyorum. Sizlere burada bir öykü anlatmaya çalışıyorum. Sizleri hissediyorum ve umarım siz de beni hissediyorsunuzdur” diyor Pike ve devam ediyor: “Şuralardan biri (seyircilerin olduğu belli bir kısmı işaret ederek) sürekli mesajlaşıyordu. Sen kendini biliyorsun ancak seni afişe etmeyeceğim. Belki doktorsundur ve o an birinin hayatını kurtarıyorsundur. Umarım da öyledir fakat biz bunları görüyoruz ve hissediyoruz. Bu bizim için her şeyi çok güçleştiriyor.” Pike sahnede oyunun içindeki duyguları yaşayıp izleyiciye aktarmaya çalışan bir sanatçının kırgınlığını samimiyetle anlatması pek çok kişide karşılığını buluyor. Salonda kocaman bir alkış kopuyor. Ertesi günkü İngiliz medyasında ve sosyal medyada oyundan daha çok Pike’ın tepkisi yer alıyor.

“Burası tiyatro! Sen kendini ne sanıyorsun?”
Bu tür olaylar yeni değil elbette. Örneğin, daha geçtiğimiz Nisan’da yine Londra’daki West End tiyatrolarından birinde Cynthia Erivo Dracula’daki performansını aniden yarıda keser. Seyircilerden birinin bütün gösteriyi videoya kaydettiğini fark etmiştir. 2024 yılında ise Andrew Scott tam Hamlet’in ünlü “olmak ya da olmamak” tiradındayken bir seyircinin dizüstü bilgisayarını açıp e-posta gönderdiğini görür ve oyunu yarıda bırakıp kulise gider. Ta 2008 yılında Grammy ve Tony ödüllü Patti LuPone, Gypsy müzikalinin orta yerinde sürekli fotoğraf çeken bir izleyici yüzünden şarkıyı kesmiş ve “Burası tiyatro! Sen kendini ne sanıyorsun?” diye haykırmıştı. 2015 yılında yine aynı sanatçı oyun esnasında mesajlaşan bir izleyicinin elinden telefonu alıp kulise götürmüştü. Sinema salonlarında da artık neredeyse normalleşen ve kişisel olarak beni çılgına çeviren cep telefonu ekranı ışığı tiyatro salonunda farklı bir anlam taşıyor. Tiyatro, sahnedeki sanatçıyla izleyici arasında özel bir bağın kurulduğu, biricik ve birebir aynı performansın tekrarlanmasının mümkün olmadığı bir dünyadır. Sahnede duygular doğrudan ve bozulmadan seyirciye aktarılmalıdır. Cep telefonunun ekran ışığı, çalan telefonlar, bipleyen mesajlar bu özel bağı aniden koparmakla kalmaz, sahnedeki sanatçının odağını ve dikkatini rayından çıkarır. Bir de bizden örnek verirsek, 2018 yılında Benim Adım Feuerbach oyununun turnesi kapsamında Samsun’da Selçuk Yöntem’in başına gelenleri hatırlayabiliriz. Oyun sırasında en ön sıradaki izleyicinin cep telefonu çalınca ve bir de izleyici telefonu açıp konuşunca Selçuk Yöntem seyirciye dönüp “yuh be” diye bağırmış ve sonra repliklerine devam etmişti. Oyun bitiminde de sanatçı tepkisini kimseyle fotoğraf çektirmeyerek, tebrikleri kabul etmeyerek ayrılmakla göstermişti.

Piyanistler de muzdarip
Benzer durumlar yüksek konsantrasyon gerektiren klasik müzik konserlerinde özellikle piyanistlerin de başına geliyor. 2013 yılında Haydn Piyano Konçertosu’nun ortasında farklı zamanlarda iki kere çalan cep telefonundan sonra Christian Zacharias çalmayı bırakıp sahneyi terk etmişti. Aynı yıl Polonyalı piyano virtüözü Krystian Zimerman yine çalan telefon üzerine sahneyi terk eden sanatçılardan. Ayrıca Türkiye’de de benzer bir olay Fazıl Say’ın başına gelmişti. İstanbul Aya İrini’de verdiği bir Bach konseri sırasında bir izleyicinin cep telefonu çalınca Fazıl Say, piyanonun başından kalkarak özür dilenmesini istemiş, izleyicinin özrünü yeterli bulmayarak yüksek sesle tekrarlatmış ve olayın ardından konser adabı üzerine bir eleştiri konuşması yapmıştı.
İzleyici profili ne yazık ki dünyanın her tarafında hızla değişiyor. Yüksek bilet fiyatlarını karşılayabilen ancak sanat ve sanatçıya zerre kadar değer vermeyen, duygu yoksunu, görgüsüz bir kitle kanser hücreleri gibi tiyatro ve konser salonlarına sızıyor. Orada bulunduğunu sosyal medyada eşe dosta göstermek için etkinliklere katılan kişilerin sayısı giderek artıyor. Dev müzikallerde ve şatafatlı büyük prodüksiyonlarda önlerde oturup cep telefonundan finansal portföyünü inceliyor, WhatsApp gruplarıyla mesajlaşıyor hatta futbol maçı izliyor. Bu durumu sahnedekiler her zaman fark etmese de çevresinde oturan izleyiciler görüyor ve rahatsız oluyor. Ancak ne gam! Bu meselenin elbette sanat politikalarına ve entelektüel sermayenin sınıfsal ve ekonomik anlamda kimlerin elinde olduğuna ilişkin çok katmanı var. Şimdilik oralara hiç girmeyelim.














