Aslı Tunç yazdı | Adres var, salon yok: Mekâna-özgü tiyatro

Aslı Tunç yazdı | Adres var, salon yok: Mekâna-özgü tiyatro

Geçen hafta Cemil Topuzlu Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda neden klasik anlamda bir oyun sahneye konulamayacağını yazmıştım. Bunu da kişisel bir deneyime dayandırmıştım. Bugün bıraktığım noktadan tiyatro ve mekân ilişkisini konuşmayı sürdürmek istiyorum. Oyun metninin ve performansın geleneksel bir tiyatro salonundan taştığı, mekânın dekor olarak işlev görmesine başkaldıran, hikâyeyi mekânın tarihi, mimarisi ve enerjisi üzerine kuran bir anlayıştan söz edeceğim, yani Mekâna-özgü tiyatro (Site-specific theater) anlayışından.

Mekâna-özgü tiyatro hiçbir zaman sıfırdan doğmadı, doğrudan avangart tiyatro ve sergileme pratiklerinden türedi. Öncelikle 20. yüzyılın hemen başlarına gidelim. 1916’da Zürih’te Dadaist Cabaret Voltaire’de sanatçılar galeri mekânında şiir okuyor, gürültü yapıyor, İsviçre’yi kışkırtıyordu. “Performans” sözcüğü henüz yerleşmemişti; ama ortaya çıkan şey netti: mekân eylemin içinde eriyordu.

Epik tiyatro ile oyunlar, 1920’lerin Berlin’inde fabrika binalarında, gazinolarda ve sendika salonlarında sergilendi. Politik tiyatro “binalara gitmek” zorunda kaldı ve bu zorunluluk, biçimi şekillendirdi. Seyirci tanıklığa değil, eyleme çekildi.

1950’lerin sonuyla birlikte, mekânın bir sahne dekoru olarak değil, bir “özne” olarak tartışıldığı döneme giriyorduk. Happenings (olay sanatı) ile Allan Kaprow ve öğrencileri sanatı galerilere, sokaklara ve otoparklara taşıdı ve seyirci katılımını etkinliklerin merkezine koydu.

1960’ların başında New York’ta dans, müzik, görsel sanat ve tiyatro en sıradışı mekana taşınacaktı: kiliselere. Örneğin Judson Memorial Kilisesi’nin sahne olmayan mekanlarında sanatçılar cirit atmaya başladı. Mekân artık bir çerçeve değil, adeta bir işbirlikçiydi.

1968 yılı tiyatroda mekân tartışmalarında bir dönüm noktası oldu. Richard Schechner, Çevresel Tiyatro (Environmental Theater) ile izleyici ve oyuncu arasındaki tüm sınırları ortadan kaldırdı. Sahne tasarımının “mekânı süsleme” işlevini reddetti. Oyuncular seyircinin arasında hareket etmeye başlamış; artık seyirci oyunculardan biri olmuştu.

Yürüyerek oyuna dahil olmak

Peter Brook 1968 yılında, “Herhangi bir boş mekân, doğru oyunculukla tiyatro olabilir” diyerek site-specific’in öncül sloganını ortaya atmıştı bile. Özellikle 1980’lerde plastik sanatçıların galerileri tiyatro alanı olarak kullanma örnekleri de ilginçtir. 2000’li yıllara kadar İngiltere’de Sheffield depolarında, kiliselerde, publarda, apartmanlarda, müzelerde, katlı otoparklarda sayısız bağımsız tiyatro oyunu sergilendi.

2000’lerde mekâna özgü tiyatroyu ana akıma taşıyan ve küresel bir ticari başarıya dönüştüren en ünlü topluluk Punchdrunk’tı. Mesela “Sleep No More” adlı oyunla New York’ta terk edilmiş yan yana üç depoyu devasa bir 1930’lar oteline (McKittrick Hotel) dönüştürürler. Seyirciler maske takarak Shakespeare’in Macbeth oyununun sessiz ve dans odaklı uyarlamasını koca bir binada özgürce yürüyerek izler. Bu, mekâna özgü ve imersif (kapsayıcı) tiyatronun dünyadaki en ünlü örneklerinden biri olmuştur.

Türkiye’de tiyatro dışarı taşıyor

Ülkemizde de mekâna özgü tiyatronun başarılı örneklerini bulmak mümkün. Akustiği ve mistik havası sayesinde antik metinlerin ya da dramatik oyunların hayat bulduğu yeraltı sarnıçları, İstanbul Boğazı’nı seyrederken deniz taşıtlarında sergilenen doğaçlama ve interaktif performanslar, belirli rotalarda ilerleyen belediye otobüslerinde sahnelenen oyunlar bunlardan yalnızca birkaçı.

Seyircilerin bir evin odalarında oyuncularla iç içe dolaşarak izlediği, daire içinde geçen samimi ve yürüme rotalı mini oyunlar, Beyoğlu’nun tarihi dokusunu ve dik yokuşlarını sahneye ve oyunlarına entegre eden topluluklar, doğayla bütünleşen oyunlar, parklar ve kent ormanlarında kurulan yaz sahneleri de mekâna özgü tiyatronun örnekleri arasında yer alıyor. Ses tiyatrosu ile dijital teknolojiyi mekâna özgü deneyimle buluşturan, şehrin farklı noktalarına yayılan projeler ve bir anda kendinizi içinde bulduğunuz pavyon performansları da bu çeşitliliği tamamlıyor.

Dönemin zorlu ekonomik koşullarının bağımsız tiyatroların büyük salonları kiralamak yerine terk edilmiş binaları, apartman dairelerini ve tarihi mekânları keşfetmesini zorunlu kıldığını ve bu durumun sanatsal bir avantaja dönüştüğünü de belirtmeden geçmeyelim.

Anlatı, oyuncu, seyirci ve mekân arasındaki ilişki hâlâ dönüşen bir arayış. İzleyici artık duyusal bir zenginleşme ihtiyacında. Bazen bir duvara dokunma, bir pencereden sızan ışık, bir merdivenin gıcırtısı izleyiciyi pasif bir seyir pratiğinden çıkarıp bir tanığa, kimi zaman bir arayan, yürüyen ve sorgulayan bir “suç ortağına” dönüştürüyor. Mekânın doğal kokusu, ısısı, yankısı ve mimari dokusu tiyatro deneyiminin doğrudan bir parçası haline geliyor. Evet, tiyatro da tüm sanat dalları gibi dönüşüyor, kavramlar daha akışkan hale geliyor, yaratıcılığın sınırları esnekleşiyor. Bugün “sahne” sorulduğunda, artık tek bir cevap yerine bize kocaman bir harita sunuluyor: Tiyatro şu binada, şu köprünün altında, şu apartmanın 3. katında ve kimbilir belki de henüz hiç tahmin etmediğimiz sanal bir dördüncü boyutta.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş