Bir hayatın bittiğini haber veren birkaç satır bile bize hangi coğrafyada yaşadığımızı söyleyebilir. Türkiye’deysek, ölüm ilanı der geçeriz. Bu ilanlar çoğu zaman bir şablonun kurbanıdır: “X vefat etmiştir. Cenazesi bugün öğle namazına müteakip… kılınacaktır. Taziyeler…”
Üç cümle, üç zorunlu fiil. Ne yaşadı? Ne sevdi? Ne bıraktı? Hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Ölen kişi derinlikli bir dokunuşla değil, kuru bir tespitle anılır. Tarih, saat, mekân. Sanki yazılan bir hayat değil de bir randevudur.
Bu özensizliğin nedenlerini düşününce, ölüm ilanı geleneğinin kendisinin bir ritüel olmaktan çıkıp bir formaliteye dönüştüğünü söyleyebiliriz. İlan sadece haber verme işlevine indirgenmiş, anma işlevini yitirmiştir. Diğer bir neden de çağın hızına ve yüzeyselliğine yenik düşmektir, sanırım.
Sosyal medya çağında ölümü “duyurmak” bir WhatsApp mesajı kadar kolaydır artık. Oysa anmak, ağır ağır yazmayı gerektirir. Ve belki en acısı ölümle kurduğumuz ilişkidir:
Ölümden ne kadar kaçarsak, ona dair cümlelerimiz de o kadar kısırlaşır. Ne de olsa ölümü konuşmaktan çekinen bir toplum, ölüm hakkında yazmayı da beceremez.
Söz uçar, yazı kalır
Oysa bir hayatın ardından yazılanlar, o hayatın son ve en kalıcı kelimeleridir. Düşünün, bir insan öldükten sonra geriye ne kalır? Ev, eşya, para… hepsi dağılır gider. Ama yazıya dökülen cümleler kalır.
Bir torun, büyükannesini hiç tanımasa bile, mesela bir yerlerde yazıyorsa onun resmî bir okul açtığını, ilk kadın muhtar olduğunu ya da gece gündüz hastalara baktığını öğrenebilir. Ölüm ilanı en mütevazı aile için bile bir tür “ölümsüzlük sözleşmesi”dir.
Üstelik bu bireysel olmanın ötesinde toplumsal bir meseledir de. Bir toplumun ölülerinin ardından yazdığı cümleler, o toplumun hayata verdiği değerin aynasıdır. Ölüm ilanları özensiz bir ülke aslında yaşayanlarına da özensizdir.
Adeta şunu duyar gibiyizdir:
“Sen de bir gün öleceksin ve senin hakkında üç klişe cümle yazılacak. Hepsi bu. Varlıklıysan ülke ekonomisine katkıların, üniversite hocasıysan ardında bıraktığın öğrencilerin, sıradan gibi görünen bir çiftçiysen bile toprağınla olan ilişkin asla yazıya dökülmeyecek. Seni tanıyan bir avuç kişi ardından konuşacak belki, sonra söz uçup gidecek.”
Bu insanı değersizleştiren durumun aksine, Batı’nın “obituary”, yani portre olarak anma yazısı, bir cenaze duyurusundan çok daha fazlasıdır çünkü ölen bir insan en azından iyi anılmayı hak eder.

Hayatın özeti değil, özü
The New York Times ya da The Economist’in ölüm ilanları sayfası, muhabirlerin haftalarca üzerinde çalıştığı, arşivlerin karıştırıldığı, ailenin her ferdiyle görüşüldüğü bir gazetecilik işidir. Bir kişi ölür, ama yazılan metin onu yeniden var eder. Çocukluğu, tutkusu, ilk işi, hayatında göze aldığı herhangi bir mücadele, bıraktığı ufak bir bahçe ya da bir yemek tarifi…
Batı geleneği, ölüm ilanını bir veda değil, bir portre olarak kurgular. Hayatın özeti değil, özüdür. Orada ölen kişi, bir istatistik ya da bir tarih değil, bir kişidir.
O yüzden Batı’da ölüm ilanı okumak neredeyse bir alışkanlıktır. İnsanlar tanımadıkları bir cerrahın, bir kentin en yaşlı fırıncısının, sessizce çocuk kitapları yazmış bir devlet memurunun hikâyesini okur ve bir an için kendi hayatlarının da böyle bir anlatıya değer olduğunu hisseder. Obituary topluma şunu söyler:
“Bu insan bu dünyadan geçip gitti; hayatının bir anlamı vardı ve geride bir iz bıraktı. Bu, ölümün değil, hayatın kutsanmasıdır. Belki de bu geleneği yavaş yavaş ülkemize getirmeliyiz. Bir dahaki ilana basit bilgileri yazarken, o kişinin nelere kahkaha attığını, hangi şarkıyı mırıldandığını, hangi masayı kurup dostlarını ağırladığını da bir cümleyle eklemeyi denemeliyiz. Çünkü ölüm ilanı bir mezar taşı olmanın aksine yaşamı onurlandırmalıdır.”














