
Tıbbi bilgimizin sürekli artması bize sağlıklı bir yaşam getiriyor mu dersiniz? Özellikle sosyal medyadan adeta üstümüze boca edilen “koruyucu tıp” yaklaşımı, yani herhangi bir hastalığı daha olmadan önlemek için yapmamız gerekenler sizi de bazen bunaltmıyor mu? Mesela, artık tanışmadan sosyal medyada neredeyse ailemden daha fazla gördüğüm “Kardiyobey” bana kalp sağlığım için neler yemem gerektiğini, kaç adım atmam, sandalyede nasıl oturmam gerektiğini söylüyor her gün. Ülkenin en parlak ve en genç kardiyoloji profesörlerinden Muhammed Keskin o güler yüzüyle sosyal medya algoritmamın beyaz önlüklü prensi adeta. Instagram’da 2 milyon takipçisi olan “Kardiyobey” lakaplı Prof. Keskin ben sabah gözümü açtığımda o çoktan sporunu yapmış, beslenme takviyelerini almış, bilmem kaç hastasının tıkalı damarlarını açmış, ekrandan parlak dişleriyle takipçilerine gülümsüyor oluyor. Sosyal medya belli ki zaten çalışkan ve parlak bir bilim insanının kariyerini bir Süpermen seviyesine getirivermiş. Keşke herkes onun gibi olsa demeden edemiyor insan. Bir yandan da sosyal medya mecrası doktorları tamamen baştan çıkarmış gibi görünüyor. Bir kısmı adeta influencer taktikleriyle ve popüler bilgi kırıntılarıyla hasta bulma peşinde. Sanal şöhret ne de olsa muayene ücretlerini katlayarak artırıyor.
Örneğin, medikal estetik alanında plastik cerrahlar ve diş hekimleri beyaz önlük algoritmasının baş aktörleri. Görsel algının yüksek olduğu Instagram ve TikTok gibi platformlarda ameliyat süreçlerini, klinik sonuçlarını ve popüler estetik trendlerini (örneğin 2026 yazının popüler medikal uygulamalarını) paylaşarak yüz binlerce takipçiye ulaşan cerrahlar görüyoruz. Gebelik, beslenme, çocuk sağlığı ve kronik hastalıklardan korunma yolları üzerine pratik bilgileri hap gibi sunan uzmanlar, sosyal medyanın “en çok takip edilenler” listesinin her daim en üst sıralarında.
Sosyal medyada en sihirli kelime hâlâ “sağlıklı yaşam” (wellness). Bu temadaki içerikler, dijital mecraların en hızlı büyüyen ve en etkileşim alan reel’lerini oluşturuyor. Influencer hekimler, geleneksel “hasta olunca tedavi et” yaklaşımını tersine çeviriyor ve “hasta olmayı önle” felsefesini yaygınlaştırmaya çalışıyor. En popüler içerik başlığı kuşkusuz son dönemin en seksi kelimesi olan Longevity yani uzun ve kaliteli yaşam arayışı. Hücresel yaşlanmayı geciktirme ve biyolojik yaşı düşürme stratejileri için yapılan bilimsel çalışmalarla, devasa yatırımlarla ve sayısız vaatle çevrili vaziyetteyiz. Uyku kalitemizi, “ikinci beynimiz” olarak kabul edilen bağırsaklarımızı, kilomuzu, ruh sağlığımızı takip edeceğiz diye helak oluyoruz. Artık yaşam belli bir yaştan sonra keyif almaktan çok performans ölçümüne ve enerjimizi optimize etme yollarını aramaya dönüştü.
Sosyal medyadan sürekli bir uzman doktor bize yeni nesil koruyucu tıbbın önemini anlatıyor. Uyku öncesi mavi ışığı kes, egzersiz yap, doğru beslen, stresten uzak dur, kalbini genç tut, bağırsaklarına dikkat et. Bunları yaparsan 150. yaş pasta mumunu üflememen için hiçbir engel yok. Ve böylece “Medicine 3.0” konseptinin içine düşüveriyoruz. Yeni nesil koruyucu tıp evreni sosyal medya için biçilmiş kaftan. Bu noktada temel itirazım, bedenlerimizin içinde yaşam bulduğumuz bir yuvadan çok sürekli olarak ayarlamaya ihtiyaç duyduğumuz bir biyolojik projeye dönüşmesi. Bu fikir kişisel olarak beni çok rahatsız ediyor. Sağlıklı olmayı sürekli takip etmemiz gereken bir veri setine indirgiyoruz ve elbette ticarileştiriyoruz. Bu bireysel tüketim çözümleri sağlığın yapısal belirleyicilerini yani ekonomik zorlukları, kronik stresi, çevre kirliliğini, sosyoekonomik istikrarsızlığı ustaca silip yok sayıyor.
Influencer doktorların bilgiyi demokratikleştirdiği, karmaşık tıbbi terimleri kitlelere basit bir biçimde anlattığı, takipçilerini motive ettiği ya da bilgi kirliliğini bilimsel kanıtlarla çürüttüğü bir gerçek. Öte yandan, her bedene tek reçete yanılgısı, popüler diyetlerle bireysel klinik geçmişi bilinmeyen milyonlarca kişiye aynı çözümleri önermek karanlık meseleler olarak önümüzde duruyor. Günümüzde “Siberkondria” denilen şey çok yaygın; yani kişinin internette sürekli sağlık ve hastalık araştırması yapmasının, okuduğu bilgiler sonucunda ciddi bir hastalığı olduğuna inanmasının ve bunun sonucunda yoğun kaygı ve panik yaşamasının önüne geçilemiyor. Kimi “uzman”ların vitamin, mineral ve kolajen markalarının gizli ya da açık reklamını yaparak gereksiz takviye tüketimini körüklemeleri de cabası.
Dijital sağlık okuryazarlığı bizi tüm bunlardan koruyabilir. Mesela “mucize” kelimesine şüpheli yaklaşarak işe başlayabiliriz; ne de olsa hiçbir besin, hiçbir egzersiz ve hiçbir takviye tek başına mucize yaratamıyor. Kardiyobey’i severek izlesem de, bazen fazla tıbbi bilgiden bunalmamak mümkün değil. Belki de sağlığımız için yapabileceğimiz en iyileştirici şey, bu sağlıklı yaşam çılgınlığına biraz mesafe koymak; bedenimiz hakkında sürekli veri toplamayı bırakmak, sağlıksız ufak kaçamaklar yaptığımızda suçluluk duymamak ve kendimize internete bakıp tuhaf tanılar koymaktan vazgeçmektir. Bunun için 150 yıl nasıl yaşarız sorusunun peşinden koşmak yerine, telefonumuzu bir kenara bırakıp kısa bir süre algoritmik kliniğin dışına çıkmak ilk adım olabilir, ne dersiniz?














