Bir topluluğu cemaat yapan ortak inançtır; onu kapalı bir iktidar düzenine dönüştüren ise sorgulanamaz itaattir.
İnsanların dinî, manevi veya toplumsal ihtiyaçlar etrafında bir araya gelmeleri son derece doğaldır. Sorun, bu birlikteliğin zamanla bireyin aklını ve iradesini teslim aldığı; liderin kutsallaştığı, kararların dar bir çevrede alındığı, paranın ve gücün hesabının sorulamadığı bir yapıya dönüşmesiyle başlar.
Böyle bir düzende liderin sözü bilginin, sadakat ahlakın, itaat ise imanın yerini alır. Cemaat büyüdükçe ekonomik ve siyasi gücü artar; fakat aynı ölçüde şeffaflaşmaz. Aksine, hiyerarşi sertleşir, karar mekanizmaları daralır ve mensupların kendi emekleriyle oluşturdukları yapı üzerindeki söz hakkı giderek azalır.
Süleymancılar olarak bilinen dinî yapılanmaya yönelik son operasyonu, tam da bu geniş mesele içinde değerlendirmek gerekiyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturmada cemaatin lideri Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Şüphelilere suç örgütü kurmak, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklamak, dolandırıcılık ve vergi mevzuatına aykırılık gibi ağır suçlamalar yöneltiliyor. Bunlar henüz kesinleşmiş yargı hükümleri değil; soruşturma kapsamında ileri sürülen iddialardır. Suçluya veya suçsuza, siyasi iktidar değil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler karar vermelidir.

Fakat soruşturmanın nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak önümüzde daha temel bir soru duruyor:
İnsanlar, kendi katkılarıyla büyüttükleri dinî yapıların yönetimini, servetini ve kararlarını neden sorgulayamıyor? Bir liderin veya dar bir yönetici kadronun hesap vermeden büyük bir manevi, ekonomik ve toplumsal güç kullanması neden olağan karşılanıyor?
Süleymancılar operasyonu bu soruları doğurmadı. Yalnızca uzun zamandır üzeri örtülen bir sorunu yeniden görünür hâle getirdi: İslam dünyasında eleştirel aklın, özgür bireyin ve hesap verebilir kurumların neden hâlâ yeterince gelişemediği sorununu.

Şeyhin gölgesinde kalan birey
Çok sayıda Müslüman toplumda insan, kendi aklı ve vicdanıyla karar veren bağımsız bir özne olmaktan önce ailesinin, aşiretinin, mezhebinin, tarikatının, cemaatinin veya siyasi grubunun mensubu olarak tanımlanıyor. Kişinin ne düşündüğünden çok kime bağlı olduğu, hangi hakikati savunduğundan çok hangi safta durduğu önem kazanıyor.
Böyle bir kültürde aidiyet, dayanışma sağlamanın ötesine geçerek bireyin kimliğini ve kararlarını belirleyen bir otoriteye dönüşebiliyor. İnsan, kendi tercihinin ahlaki sorumluluğunu üstlenmek yerine kararını şeyhine, hocasına, cemaatine veya siyasi liderine havale ediyor. İtaat eden kişi kendisini sorumluluktan kurtulmuş hissederken, onun adına karar veren otorite giderek hesap sorulamaz hâle geliyor.
Oysa Kur’an’ın muhatabı cemaatler, tarikatlar veya kutsallaştırılmış liderler değil; aklı, iradesi ve vicdanıyla tek tek insandır. Hiç kimsenin bir başkasının yükünü taşımayacağını bildiren Kur’an, insanı tercihleri karşısında doğrudan sorumlu tutar. Bu nedenle kişinin iradesini bir başka insana kayıtsız şartsız teslim etmesi, yalnızca siyasi ve toplumsal değil, aynı zamanda ahlaki ve dinî bir sorundur.
Cemaat aidiyeti insanı iyiliğe, dayanışmaya ve ahlaki olgunluğa taşıdığı ölçüde değerlidir. Fakat kişiliği silen, aklı askıya alan ve liderin iradesini mensuplarının vicdanının üzerine çıkaran bir ilişki artık manevi rehberlik olmaktan uzaklaşır; bir tahakküm biçimine dönüşür.
Burada ihtiyaç duyulan şey, inancı hayatın dışına çıkarmak değil; insan ile Allah arasına yerleşerek kutsallık kazanan otoriteleri sorgulayabilmektir. Aydınlanma da tam olarak bu noktada anlam kazanır: Dinden vazgeçmek değil, din adına konuşan hiçbir beşerî otoriteyi yanılmaz kabul etmemek.
Aydınlanma hiç mi olmadı?
“İslam dünyasında aydınlanma gerçekleşmedi” derken, İslam düşüncesinin akıldan, felsefeden ve eleştirel düşünceden bütünüyle yoksun olduğunu söylemek tarihsel olarak doğru olmaz.
Mu‘tezile’den Mâtürîdîliğe, Farabi’den İbn Sina’ya, İbn Rüşd’den İbn Haldun’a kadar uzanan güçlü bir düşünce mirası bulunuyor. Yakın dönemde Muhammed Abduh, Muhammed İkbal, Fazlur Rahman, Ali Şeriati ve Aliya İzzetbegoviç gibi isimler de farklı düşünsel güzergâhlardan hareketle vahiy ile akıl, inanç ile özgürlük, din ile değişen hayat arasında yeni bir ilişki kurmaya çalıştı.

İkbal, insanın benliğini ve iradesini öne çıkarırken taklitçiliğe ve düşünsel donukluğa karşı içtihadın yeniden işler hâle gelmesini savundu. Şeriati, iktidarla bütünleşen din anlayışını ve geleneksel dinî otoriteleri eleştirerek insanı tarihin edilgen nesnesi değil, sorumlu öznesi olmaya çağırdı. Aliya ise insanı bir topluluğun içinde iradesini kaybeden varlık olarak değil; seçme özgürlüğüne, ahlaki sorumluluğa ve bağımsız şahsiyete sahip bir özne olarak ele aldı. Fazlur Rahman da vahyi tarihin dışında dondurmak yerine, Kur’an’ın ahlaki amaçlarını değişen hayatın şartları içerisinde yeniden anlamlandırmaya çalıştı.
Ne var ki bu güçlü düşünce damarları, Müslüman toplumların siyasal ve toplumsal düzenine yön verecek ölçüde kurumsallaşamadı. Eleştirel akıl özgür üniversiteye, hukukun üstünlüğüne, hesap verebilir yönetime ve şeffaf dinî yapılara dönüşemedi. Birey, geleneksel ve siyasi otoriteler karşısında hak sahibi, özgür bir özne olarak güçlenemedi.
Bu nedenle “hiç gerçekleşmeyen” bir aydınlanmadan çok, yarım kalan, bastırılan ve kurumsallaşamayan bir aydınlanmadan söz etmek daha doğru olacaktır.
Batı’daki Aydınlanma’nın da kusursuz, tek yönlü ve bütünüyle insancıl bir süreç olmadığı açıktır. Akıl ve özgürlük söylemlerinin yükseldiği dönemlerde sömürgecilik, kölelik ve ırkçılık da varlığını sürdürdü. Dolayısıyla Batı tarihini idealize ederek İslam dünyasını mahkûm etmek doğru değildir.
Bununla birlikte Batı’nın kendi içindeki dinî ve siyasi otoriteleri tartışmaya açması; kuvvetler ayrılığı, yurttaşlık, ifade özgürlüğü ve hesap verebilirlik gibi kurumlar geliştirmesi de görmezden gelinemez.
Müslüman toplumların ihtiyacı Batı’yı taklit etmek değil; kendi inanç ve düşünce mirasından hareketle özgür bireyi, adaleti ve eleştirel aklı yeniden inşa etmektir.
Servet kimin, karar kimin?
Dinî cemaatler insanların maneviyat, eğitim, dayanışma ve aidiyet ihtiyaçlarına cevap verebilir. Yoksullara yardım etmek, öğrencilere eğitim ve barınma imkânı sağlamak gibi önemli toplumsal hizmetler de yürütebilirler.
Ancak cemaat büyüdükçe para, mülk ve iktidar ilişkileri de büyür.
Yurtlar, kurslar, vakıflar, şirketler, bağışlar ve uluslararası para hareketleri ortaya çıkar. Manevi bir topluluğun çevresinde büyük bir ekonomik yapı oluşurken karar alma mekanizması dar bir kadronun, hatta bazen tek bir ailenin kontrolünde kalabilir.
Bu noktada sorulması gereken sorular açıktır:
Bu servet kime aittir? Bağışlar nerede kullanılmaktadır? Şirketleri kimler yönetmektedir? Cemaat mensupları mali tabloları görebilmekte midir? Yöneticiler nasıl belirlenmekte ve kim tarafından denetlenmektedir? Lidere ve yakın çevresine kim hesap sorabilmektedir?
Bu soruların cevabı, “Lidere güvenmek gerekir” olamaz. Güven, denetimin alternatifi değildir. İnanç da şeffaflığın önünde engel sayılamaz.
Aksine, din adına toplanan para ve oluşturulan güç, sıradan ticari faaliyetlerden çok daha ağır bir ahlaki sorumluluk gerektirir.
Devletin cemaat siyaseti
Meselenin diğer tarafında ise devlet bulunuyor.
Türkiye’de devlet, cemaatlere karşı tutarlı ve ilkesel bir politika izlemedi. Bu yapıları hukuk içinde faaliyet gösteren, şeffaf ve denetlenebilir sivil oluşumlar hâline getirmek yerine siyasi ihtiyaçlarına göre değerlendirdi.
İktidara yakın duran cemaatlere bürokrasinin, yurtların, eğitim kurumlarının ve ekonomik imkânların kapıları açıldı. Siyasi desteğini çeken veya bağımsız hareket etmeye başlayan yapılar ise bir anda tehdit olarak görülmeye başlandı.
Bu nedenle her cemaat operasyonunda yalnızca “Hangi suç işlendi?” sorusu sorulmuyor; “Bu cemaatin iktidarla arası neden bozuldu?” sorusu da gündeme geliyor.
Geçmişte siyasi yakınlık nedeniyle görmezden gelinen ilişkiler, yollar ayrıldıktan sonra suç dosyasına dönüşüyorsa burada yalnızca cemaatlerin değil, devlet düzeninin de sorgulanması gerekir.
Hukuk, iktidara yakın olanı koruyup uzaklaşanı cezalandıran bir araç değildir. Suç varsa failin siyasi tutumuna ve dinî aidiyetine bakılmaksızın soruşturulmalıdır. Fakat soruşturmalar da siyasi tasfiyeye, toplu suçlamaya ve inanç özgürlüğünü baskılamaya dönüşmemelidir.
Operasyonlar sorunu çözer mi?
Türkiye, cemaatler meselesini uzun zamandır operasyonlarla çözmeye çalışıyor.
Bir dönem büyümesine izin verilen, devlet kurumlarında güç kazanması görmezden gelinen, hatta siyasi iktidarlar tarafından desteklenen yapılar daha sonra güvenlik tehdidi ilan ediliyor. Liderler değişiyor, kurumlara el konuluyor, kadrolar tasfiye ediliyor; fakat aynı zihinsel ve toplumsal zemin varlığını sürdürüyor.
Çünkü operasyonlar kişileri ve kurumları dağıtabilir; insanları mutlak itaate yönelten kültürü ortadan kaldıramaz.
Bir cemaat kapatılır, yerine başkası gelir. Bir lider etkisini kaybeder, başka bir lider kutsanır. Cemaatin otoritesi zayıflar, bu defa devletin veya siyasi önderin mutlak otoritesi güçlenir. İtaatin adresi değişir; fakat itaat kültürü yaşamaya devam eder.
Dolayısıyla gerçek mesele cemaatlerin var olup olmaması değildir. Demokratik bir toplumda insanlar inançları etrafında bir araya gelebilir; dernek, vakıf ve dinî topluluk kurabilir. Devletin görevi bunları yasaklamak veya kendi siyasi çizgisine göre biçimlendirmek değil, herkes için geçerli şeffaf ve eşit hukuk kuralları oluşturmaktır.
Müritten bireye
Süleymancılar soruşturmasının nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz. İddiaların somut delillerle ortaya konulması ve şüphelilerin adil biçimde yargılanması gerekir. Suç işleyenler varsa hesap vermeli; suçsuz olanların hakları ve itibarları da korunmalıdır.
Ancak dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, daha temel bir mesele önümüzde durmaya devam edecektir:
Dinî topluluklarımız neden şeffaf değil? Yöneticiler neden seçimle gelmiyor ve görev süreleri neden sınırlandırılmıyor? Cemaat mensupları verdikleri paranın ve gösterdikleri fedakârlığın hesabını neden soramıyor? Liderlerin yakın çevresi neden ayrıcalıklı hâle geliyor? Düşünmek ve itiraz etmek neden iman zayıflığı veya ihanet sayılıyor?
İslam dünyasının yarım kalan aydınlanması, bu sorulara dürüstçe cevap veremediğimiz yerde karşımıza çıkıyor.
Gerçek dönüşüm, cemaatleri devlet zoruyla ortadan kaldırmakla değil; onların üzerinde yükseldiği sorgulanamaz otorite anlayışını aşmakla mümkün olacaktır.
Müritten bireye, itaattan sorgulamaya, gizlilikten şeffaflığa, ayrıcalıktan eşitliğe ve lütuftan hukuka geçmek zorundayız.
Çünkü inanç, insanı küçültmek, iradesini başkasına teslim ettirmek ve onu ömür boyu çocuk bırakmak için değil; ahlaklı, özgür ve sorumlu bir şahsiyet hâline getirmek için vardır.













