Ülkenin birinde, sürekli karışıklıklar olduğu için sık sık müdahale oluyormuş. Bu müdahaleler o ülke için sanki bir ihtiyaç hâlini almış. Darbe olmadı mı halk şaşırır, acaba darbeci adamlar yetiştiremiyor muyuz diye kaygılanırmış.
Böyle sık sık darbelerin olduğu ülkede ekonomi de tabii olarak bozuk olduğundan, bir süre başta duran darbeciye, birisi çıksa da şu adamı devirse diye beklerlermiş.
Sonra nasıl olduysa bir dönem, darbecinin biri darbecilikten vazgeçip halk kararını versin diyerek seçim kararı almış ve kendisi aday olmamış. Böyle bir duruma alışık olmayan ülke halkı ne yapacağını şaşırmış. Kurulan partilere, adaylara tuhaf tuhaf bakıyorlarmış. Başta o kadar her şey sakin ve yolunda gidiyormuş ki insanlar rahatsız olmaya başlamış. Fakat ilk başta medeni, saygılı partililer zamanla birbirlerine hakaretler etmeye başlayınca ortalık biraz hareketlenmiş. Daha seçim olmadan partiler ve mensupları birbirlerini yolsuzlukla, hainlikle, ahlaksızlıkla, hırsızlıkla itham ediyor, herkes birbirine düşman oluyormuş.

Sonuçta seçim yapılmış ve bir partinin lideri Başkan olarak ülkeyi yönetmeye başlamış. Birkaç seçim sonucunda ülkeyi seçilen Başkan yönetirken, darbe yapmaya alışkın bazı subaylar gidişattan memnun kalmamış. “Ne zaman bize sıra gelecek de darbe yapacağız” diye üzüntüsünden hasta olanlar, bunalıma girip intihar edenler veya umutsuzluktan istifa edenler bile olmuş. Bir General, “Bir darbe yapamadan ömrüm geçti” diye kitap bile yazmış.
Fakat ülkenin karışık bir döneminde, ortaya öyle bir darbeci çıkmış ki diğerlerine hiç benzemiyormuş. Yeni darbeci sürekli konuşan, sürekli geziler yapan, ben bu halk için yaratıldım deyip duran birisiymiş. Yeni nesil darbe nedir bilmezken yaşlılardan bazıları “Çok şükür darbeye kavuştuk” diye sevinç gözyaşları döküyormuş.
“Oh be, memlekete zapturapt geldi, bugünleri özlemiştik” diyen halk yeni darbeciyi bir anda baş tacı yapmış. Şimdiye kadar her gelene ağam paşam dediklerinden bu yeni darbeci için de ihtişamlı törenler yapıp kurbanlar kesip avuçları patlayasıya alkışlamışlar. Anayasa Mahkemesi Başkanı darbeyi ilk kutlayan olmuş. Sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, hukukçular “İyi ki bu darbe oldu” diye sevinmişler. Gazetelerin manşetlerinde darbeci başını öven sözler yer almış.
Yeni darbeci alkışlandıkça coşar, coştukça konuşur, içindeki bütün kurtları dökermiş. Hitabeti olmadığından kâğıttan okumaya çalışır, başını kaldırıp tekrar yazıya bakarken her zaman satırları karıştırır, ortaya komik, bazen de çok anlamsız konuşmalar çıkarmış. Ama olsun, zaten ne konuşulduğuna bile dikkat etmeyen halk, o konuştukça çılgınca alkışlar dururmuş.
Yeni darbeci her alkış yağmurunda susar, alkışları bir süre dinler, alkışlar bitince de yeniden konuşmasına devam edermiş.
“Ben çocukken,” dermiş şak şak şak; “sizleri ben kurtardım,” dermiş, şak şak şak; “ulan ben olmasaydım,” dermiş şak şak şak; ne derse desin şak şak şak meydanlar çınlarmış.
Kendini Ebedi Darbeci ilan eden Darbeci, bundan böyle darbe yapılmasını yasaklamış. Ters bakanlar, topal yürüyenler, tipi beğenilmeyenler, konuşmaları ve yazdıkları yanlış anlaşılanlar hep yakalanıp içeriye atılmış. Ebedi Darbeci, kendini Millî Darbeci ilan ederek ağaçlara, dallara, bayırlara bile resmini astırmış, her evin önüne heykelini yaptırmış.
Bu çok önemli çalışmalar aşırı masraflara mal olduğundan bütçe açık vermiş; açığı kapatmak için çok ağır zamlar yapılmış, su vergisi, yol vergisi, hava vergisi gibi vergiler çoğaltılmış, diğer normal vergiler ise sürekli artırılmış. Millî Darbeci sürekli vergiler çıkarıp kanunlar yapıp memleket memleket dolaşarak konuşur ve bol bol alkışlanırken, ülke ekonomik açıdan çekilmez hâle gelmiş.

Bu böyle hep sürüp gidince millette de bir huzursuzluk baş göstermiş. Halk her sabah zam haberiyle uyanır olmuş.
Sabahleyin radyoyu açan ağız dolusu söylenirmiş. Herkes kızıyormuş.
“Ulan bu Darbeci de nereden geldi başımıza, iliğimizi kemiğimizi kuruttu.”
“Defol git artık, Allah’ından bulasıca…”
Ama hiç kimse bunları açıktan açığa söyleyemiyormuş. Çünkü Darbeci başını imayla bile olsa eleştirmek, konuşmak, yazı yazmak kanunen yasakmış. Herkes ona kızar, öfkelenir, küfredermiş ama o konuşacağı zaman meydana koşar, kolları kopuncaya kadar alkış tutarmış.
Bu kadar tepki olduğu hâlde onun konuştuğu meydanlar eskisinden daha çok taşar, şak şak sesleri yeri göğü inletirmiş. Kimileri de naralar atarmış. “Bravo!..” “Nur ol!..” “Hoş geldin baba!..” “Yaşasın Başkan, senden büyük yok!..”
Bu manzara karşısında en ateşli darbeci düşmanının bile morali bozulur, herkes alkışlıyor diye kendisi de alkışladıktan sonra ayrılırken “Yahu anlayamıyorum, bu adam nasıl alkışlanır, yoksa benden başka muhalif yok mu?” diye söylenirmiş.
Aslında meydandaki kalabalığın hepsi içinden böyle düşünürmüş.
Darbecinin diktatörlüğü nefreti arttırdığı gibi alkışları da artırıyormuş.
Bu ülkede yaşayan vatandaşın biri bu duruma çok içerleniyormuş. O da herkes gibi iyice fakirleşmiş, neredeyse donunu satacak hâle gelmiş. Sabahleyin uyandığında radyoyu açar açmaz sessizce bir küfür savurur, gazetelerde, radyo ve televizyonda kendisini öven Darbeci’ye söve saya kalırmış. Sağa baksa o, sola baksa o. Ağaçlarda o, tavanlarda o, hela kapılarında o. Radyoyu açsa o, televizyona baksa o, gazeteleri okusa o… Adam çıldıracak hâle gelmiş.
“Bu adamı bu millet hâlâ nasıl sever, alkış tutar” diye hayret eder, ona alkış tutanlara söylenirmiş. Yakın zamana kadar küfür nedir bilmeyen adam iyice küfürbaz olmuş. “Acaba bu alkışlar bir gün olur azalır mı?” diye merak ettiğinden Darbeci’nin her konuşmasında meydana koşar, mahşeri kalabalığı görüp çılgınca alkışları duyunca, içinden bildiği bütün sövgüleri sıralayarak o da alkışlarmış. Aslında herkes, bir başkası alkışlıyor diye alkışlar ama içinden de etmedik laf bırakmazmış.
Morali çok bozulan adam, neredeyse hıncından ağlayacak durumdaymış. Bir gün, sabahleyin radyoyu açtığında yeni zamlara o kadar çok kızmış ki kendi kendine yemin etmiş. “Şu darbeci bir ölsün, ta mezarına tükürmeye gideceğim” demiş. Bunu bir sır gibi içinde saklamış, korkusundan kimseye söylememiş.

Ama bir gün, çok sevdiği, samimi bir arkadaşına söylemiş. Söylemesin diye ona da yemin ettirmiş. Arkadaşı “Ben de o öldüğü zaman mezarına tüküreceğim” dedikten sonra, kimseye söylemeyeceğine söz vermiş. Vermiş ama bir zaman sonra o da bir başkasına bunu söylemiş. Böyle böyle bu yemin bütün ülkeyi sarmış. Darbecinin yardımcılarına varıncaya kadar herkes bu sözü vermiş.
Böyle olduğu hâlde, kim kime “Darbeci nasıldır?” diye sorarsa sorsun, alınan cevaplar aynıymış: “Ooo!.. Tarihimizde böyle bir lider daha gelmemiştir!.. Allah ondan bin kere razı olsun, vatanı hainlerden kurtardı!..”
Soruyu soran da cevabı veren de önce karşısındakine, sonra Darbeci lidere bir hayli söylendikten sonra içinden “Ah şu adam ölse de mezarına gidip bir iyice tükürsem” diye yemin edermiş.
Neyse, aradan yıllar geçmiş ve nihayet Darbeci lider ölmüş.
Bayram mı yapmışlar? Hayır!..
Her tarafta nutuklar, her yerde yas ilan etmeler, bayrakları yarıya indirmeler, cenaze törenleri…
“Sevgili liderimiz bizi nasıl öksüz koyabildin…”
“Sensiz bir hiçiz!..”
“Sen asla ölemezsin, hiçbir zaman ölmeyeceksin!..”
Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda hep bunlar.
Ağlayan ağlayana. Anılarını anlatan anlatana.
“Rahmetli şöyleydi, rahmetli böyleydi.”
O ilk yemini eden adam daha bir şaşmış kalmış.
“Ben böyle millet görmedim” dermiş.
Evinde sevincinden bayram eder, göbek atıp oynarken dışarıya çıktığında, o da bütün milletle birlikte ağlayıp sızlarmış.
Aslında herkes öyle yaparmış.
O vatandaş yeminini yerine getirecekmiş ama bir türlü cesaret edemiyormuş. Çünkü Darbeci liderin ölüsü için çıkan kanunlar, dirisi için çıkanlardan daha betermiş.
Adam bir gece yarısı evden çıkıp Darbeci liderin gömüldüğü ova kadar geniş bahçe içindeki mezarlığa gitmiş. Her taraf ıssızmış, şehirde kimseler yokmuş. “Bu kadar millet acaba nerede?” diye hayret ederek bahçeye gelmiş. Bahçenin etrafındaki nöbetçilerden de kimse yokmuş.
Lider, üniversite binası kadar kocaman bir binanın içinde gömülüymüş. Bu binadan bahçeye doğru şaldır şaldır köpüklü bir dere akıyormuş; adam gece karanlığında bunun ne olduğunu anlayamamış.
İçeriye girmiş. Girince de neredeyse küçük dilini yutacakmış. Bahçedeki derenin ne olduğunu, neden köpük köpük aktığını, şehirde niçin kimsenin bulunmadığını anlamış.
Çünkü Darbeci liderin en yakınlarından, mezarını bekleyen nöbetçilere varıncaya kadar herkes içerideymiş ve akın akın gelen insanlar, o adamın yeminini yerine getirerek tükürük deresi oluşturuyormuş.
O yemini sadece kendisinin ettiğini sanan adama ise ancak bir hafta sonra sıra gelmiş.
Herkes yeminini yerine getirmekle meşgulken, darbe yasak olduğu hâlde yeni bir darbe daha olmuş. “Artık bundan sonra darbe olmayacak” diye üzülen halk yine büyük bir sevinçle yeni darbeyi karşılamış. Darbeyi yasaklayan darbeci öldükten sonra, yeni darbeciyi bağırlarına basmışlar.
Şimdiye kadar her gelene ağam paşam dediklerinden bu yeni darbeci için de ihtişamlı törenler yapıp kurbanlar kesip avuçları patlayasıya alkışlamışlar. Anayasa Mahkemesi Başkanı darbeyi yine ilk kutlayan olmuş. Sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, “Asıl kurtarıcı” ilan ettikleri darbeciyi tebrik etmek için sıraya girmişler.
Bu masal hep böyle devam ediyor…














