Müge İplikçi yazdı: Eskişehir’de can çekişen edebiyat

Nobel ödüllü yazar Annie Ernaux, Işıklara Bak Canım (Can yayınları, çev. Siren İdemen) kitabında Paris yakınlarındaki dev bir süpermarketi bir yıl boyunca ziyaret ederek, sıradan bir tüketim mekânını alenen toplumsal bir kesit alanına dönüştürür. Ona göre bu süpermarket, sadece para harcanan, paranın tek söz olduğu bir yer değil; farklı farklı sınıfların, yaş ve kültürlerin birbiriyle temas edebildiği, gözle görünmeyen hiyerarşilerin su yüzüne çıktığı bir arenadır. İndirim reyonları, otomatik kasalar, güvenlik kameraları ve insanların alışveriş ritüelleri üzerinden yaşamlarımızın nabzını tutar; tüketim çılgınlığının ve sıradan olanın hafızasını, neredeyse bir “günlük” titizliğiyle kayda geçirir

Eskişehir’e yaptığım bir yolculukta okuduğum bu kitap hem içinde bulunduğumuz zamanı bir kez daha düşünme fırsatını bana verecek hem de bu bakışla, Eskişehir Kitap Fuarı serüvenimi anlatmak için bir fişekleyici de olacaktı

Müge İplikçi yazdı: Eskişehir'de can çekişen edebiyet
Müge İplikçi yazdı: Eskişehir’de can çekişen edebiyat

Yolculuk

Sabahın sekizinde yola çıkmıştım. Beklentim basitti: Bir konuşma yapacak, ardından imza masasına oturacaktım. Konuşmamın başlığında “Porsuk”u dillendirmeyi istemiştim ve hayatın o güzel tesadüfüyle, konuşmanın yapılacağı salonun adının da Porsuk olduğunu öğrenmiştim. Tesadüflerin sözcüklerle buluşması… Velhasıl Fuar’a varmadan önce, bu isim beni şehre bağlayan görünmez bir ip gibiydi. Üstelik Eskişehir benim için özel bir şehirdi; dahası fuardı, kitaplar ve okurlar… Ancak oraya vardığımda bir cumartesi gününe rağmen fuarda öyle büyük bir kalabalık yoktu. Belki de TÜYAP’ın şehrin uzak ve sapa bir noktasında konumlanmış olmasındandı bu. Yine de gidip Porsuk salonunu buldum. İleride bu buluşma salonlarından ayrı kırmızı beyaz şeritlerle çevrili geniş bir alan vardı. Orada, daha sonra muhabbet edeceğimiz ve isminin Sevil olduğunu öğrendiğim tatlı kadına “o özel alanın mahiyetini” sordum. Orası wattpadcilerin yeriymiş… Bunu diğer fuarlardan da biliyordum. Yaş ortalaması 12-18 arasındaki genç okur  kuyruklarının, çığlıkların yükseldiği o yer. Sevil Hanım’la şimdilik vedalaşıp yayınevlerinin olduğu bölüme geçtim. Fuar gerçekten zayıftı. Biraz oyalandıktan sonra dışarıya çıktım. Daha zamanım vardı nasılsa.

Otoparkta arabalar sıralanmıştı, çam ağaçlarının olduğu bölümde piknikçiler vardı. Ben de onların arasına karıştım ve Işıklara Bak Canım’ı okumaya devam ettim. Ernaux kendi kitabının büyük kitapçıda nasıl saklı köşelerde kaldığını anlatıyordu o sırada! Kafamı kaldırıp ilerideki tel örgülerle ayrılmış bahçelere baktım; şu içinde gelinciklerin olduğu yerler. Tam otoparkın çam ağaçlarıyla buluştuğu noktada, bir greyder toprağı yarmış, tekerlek izleriyle yeni bir yolun taslağını bırakmıştı. Fuar binalarına baktım. Dış cephe, lacivert ile gri-mavi arasında salınan binaların oluşturduğu bir silsileydi. Bulunduğum yerin ilerisinde, binaların mavisiyle uyum içinde, iri bir çöp bidonu duruyordu. Dış cephenin bütün unsurları, sanki fuarın içeride neyi vaat edeceğine dair sessiz bir giriş metniydi.

Asıl girişte, bir hamburgerci-köfteci tezgâhı ve onun etrafına dizilmiş normal masalar ve seyyar kokteyl masaları vardı. İnsanlar dostlarıyla oturmuş, yemek yiyor, sohbet ediyordu. Genç bir  okur, bütün imzaların bugüne sıkıştırılmasından şikâyet etti. Bu cümleyi duyunca heveslendim. Tekrar içeriye girdim. 

İçerisi

Bu sefer daha net ve objektif gözlerle bakacaktım. İçeride, fuarın asıl dokusunu kitaplar ve onların etrafında şekillenen “görünmez hiyerarşiler” oluşturuyordu. Raflarda (adlarını şimdi benim uydurduğum) Şeytanın Kanadı, Havanın Bulutu, Cinayetin Son Günü, Otların İntikamı, Canavarların Dünyaya Gelişi ve Bir Daha Dünyadan Çıkmayışı, Elfler ve Onların Hikâyeleri, Meleklerin Vurdumduymazlığı, Kan Gölü, Cehennemin Abisi, Ablası, Ruhu, Tası Tarağı serisi gibi isimler sıralanmıştı. Kalın, sert kapaklı, gösterişli kitaplar. Önlerinde toplanan genç okurlar, birazdan kırmızı-beyaz şeritlerle çevrili yerde gerçekleşecek imza için bu kitapları alıyor, yazarlarının etrafında özel bir aura oluşturuyordu. O yazarlar da gençti; bakımlı, enerjik, bu kitapları nasıl yazdıklarını anlatmakla meşgul.

Türk Dil Kurumu’nun standına uğradığımda, eş anlamlı, zıt anlamlı, atasözleri ve deyimler sözlüklerini sordum. Hiçbirinin artık basılmadığını söylediler. Demek ki eş anlamlılığa da, zıt anlamlılığa da, deyimlere, atasözlerine de pek ihtiyaç kalmamıştı. Çünkü bir şey olduğu gibi söylenmeli, olduğu gibi anlatılmalıydı; lap diye. Derinlik yok, metafor yok, şiirsellik yok. Varsa Canavarın Pelerini, Gökyüzünün Fırtınası, Kaypak Kan ya da Hain Süvari gibi başlıklar ve bu başlıkları dolduran içeriklerle, sert kapaklı kitaplar var-dı artık. Ve onların okurları.

Yine de Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeliydim. Ernaux’nun süpermarketi gibi, fuar da bir toplumsal temas noktasıydı. Raflar, reyonlar, imza masaları ve bekleme alanları; hepsi, kimin neyi tükettiğinin, hangi sözcüklerin dolaşımda olduğunun, hangilerininse çoktan tedavülden kalktığının bir dökümünü sunuyordu. İndirim reyonları burada yoktu belki, ama görünürlüğün ve yokluğun kendine has bir ekonomisi vardı. Güvenlik önlemleri, tıpkı ülke gibi tel örgüler ve greyder izleriydi; otomatik kasalar ise, sözlüklerin basılmadığı bir dil piyasasının sessiz onayı. Ben de o piyasanın içinde, Porsuk Salonu’na yürürken, sıradan bir cumartesi gününün hafızasını tutuyordum. Böyle bir yazı yazmaya da o sırada karar verdim zaten.

Müge İplikçi yazdı: Eskişehir'de can çekişen edebiyet
Müge İplikçi yazdı: Eskişehir’de can çekişen edebiyat

Birazdan Porsuk’a, konuşma yapacağım o yöne doğru gidecektim. Önce konuşma, sonrasında imza… Eskişehir’e bunun için gelmiştim galiba. Bir de Sevil için… Sonradan ortaya çıktı ki en çok Sevil içinmiş tüm bu çaba! 

Hızlı trene binerken şunu düşündüm: Çok satanlar yine vardı, olsunlar, olmalılar; ama onların ötesinde, hakikaten edebiyat için mücadele edenlerin, bizim gibi insanların da bir yeri yurdu olmalıydı. Zaten yersiz yurtsuz çıkmıştık yola o ayrı; ama nedense Eskişehir’den başka bir tını bekliyordum-demek yerinde olacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.