Cansu, Hıdırellez sabahına türlü telaşla uyandı. Otuz yedi yaşındaydı ve nedense kendini fazlasıyla yaşlanmış hissediyor, hayatının en can alıcı bölümlerinin çoktan geride kaldığına inanıyordu. Olur öyle. Aslında sıradan, herkese benzeyen bir kaderi olabilirdi; diyelim ki bir bankacı ya da büyük bir şirkette çalışan bir kimyager gibi yaşamını pekâlâ kurgulayabilirdi. Ama ortada yadsınamaz bir gerçek vardı: O, bunlardan hiçbiri değildi. İçinde devasa bir hayal taşıyordu: Bir yelkenliye atlayıp dünyanın dört bir yanına gitmek, oralarda korkusuzca, yepyeni ve yalnızca kendine ait bir yaşam kurmak. Dahası da vardı elbette.
Söz gelimi Güney Amerika’da bir köy okulunda, misyoner edasıyla öğretmenlik yapmak, oradaki insanlara bir şeyler anlatmak istiyordu. Mesela matematiği anlatmak. Evet, matematik okumuştu ama öğretmenliğe hiç adım atmamıştı. Oysa matematiğin evrendeki o büyülü denklemini çok seviyordu, üstelik onunla birlikte hareket eden bir ruha sahipti. Ama bu da diğerleri gibi yarım kalmıştı işte. Eskiden ona komik bir kız olduğunu söylerlerdi; ne var ki o komiklikten de eser kalmamıştı. Çünkü artık, en nihayetinde yani, değil bir baltaya taş olmak sıradan bir “çivi” bile olamadığını düşünüyordu.

Yine de inatla, kendine bir hayat yontma çabasındaydı. Hâlâ anne ve babasıyla yaşıyordu; kardeşleri ise çoktan evlenip gitmişti. O gün, babaanne ve dedesinden miras kalan “toplu” yemek saatinde, kendince tutunacak bir dal aradı ama ne yazık ki bulamadı. Ne babaannesinin davudi kahkahalarını ne de dedesinin sigara kokusunu. Uzun zamandır hayatında biri yoktu; sevgili bir yana, düzgün bir erkek arkadaşı bile olmuyordu, olmamıştı. Bu kahramanı sosyal medya aracılığıyla aramayı da gururuna yediremiyordu.
Bir an önce kurtulup gitmek için yanıp tutuşuyor oysa. Öte yandan köklerine, buraya betonla bağlanmış gibi acayip bir bağlılık duyuyordu.
Neyse, konumuz Hıdırellez’di. Hıdırellez onun için mühimdi; çünkü hem Boğa burcuydu —ki bu, kısmetin kısmet üstüne yağdığı bir burçtu— hem de yemeye içmeye aşırı düşkündü. Tipik boğa. Tipik boğa da günün sonunda ortada hiçbir şey yoktu! Ama… Ama en önemlisi, hâlâ umutları vardı. O akşam gidip bir gülün dibini kazacaktı. İyi de gülü nereden bulacaktı? Çare basitti: Yan komşunun bahçesinde kocaman bir gül “ağacı” vardı. Resmen ağaçtı ağaç.

Oraya usulca atlayıp işini halledecekti. Elinde kırmızı bir keseye koyduğu bozuk paralar vardı; onları “ağaca” asacak ve gelecek olan feyizle, umutla bütün bir seneyi bekleyecekti. Hızır’ın dertlerine derman olmasını dileyecekti. Hızır da hazırdı zaten “dile benden ne dilersen Cansu” diyerek… Neyse. Paraları aldı; zengin olmayı her şeyden çok istiyordu. Tıngır mıngır aşağı indi, toprağı eşelemek için eline bir de çapa almıştı. Komşunun bahçesine süzülüp harıl harıl kazmaya başladı. İşte tam o sırada toprağın altından bir kâğıt çıkıverdi. Hımmm. Cansu şaşırmıştı.
Mecburen kâğıdı açtı. Bir an için, sanki bu kâğıt ona özel olarak gönderilmiş gibi hissetti. Açıp okumaya başladığında ise gözlerine inanamadı: Kâğıtta, havuzlu, garajlı, bütün metrolara ve havaalanına yakın mesafede, üstelik bu evin masraflarını karşılayacak kadar zengin bir hayatın tarifi vardı. Derken liste tuhaf bir hâl aldı: “Malumunuz Hızır Efendi, ete çok düşkünümdür, evimin yakınında hallice bir kasap da olsun lütfen…” diye uzayıp giden, alışveriş listesini andıran tuhaf istekler sıralanmıştı. Listede bu yazın albenili konserlerine gitmek, arada Majorca’ya uçmak da vardı; hatta çok satacak bir yaşam koçluğu kitabı yazmak bile…

Ne var ki liste bu kadarla da kalmıyordu. Uzadıkça uzuyor, her satırda daha da garipleşiyordu. Cansu çapayı bir yana keseyi öteki tarafa koyup okumaya devam etti. Başka birinin hayalleri içinde gezinmek bu olsa gerekti. Hırsız ruhuyla okumaya devam etti: “Havuzun kenarında flamingo heykelleri de olsun istiyorum ama gerçek flamingolar da ara sıra ziyarete gelsin. Aşçım da olsun lütfen. Ayrıca özel jetim de. Kütüphanem de mutlaka merdivenli olsun, merdiveni raylı sistemle kendi kendine kaysın, ben de üstünde elimde pahalı bir şarapla poz vereyim. Bit pazarından aldığım antika bir kürem olsun, dokununca dünyanın herhangi bir yerine ışınlanabileyim. Ama sadece hafta sonları çalışsın, hafta içi dinlensin. Gardırobumda mevsime göre renk değiştiren kıyafetler olsun, sabah pembe olan ceket akşam gece mavisine dönsün. Bir de ufak bir adacığım olsun, adını ben koyayım, mesela Selentopia. Orada sadece benim kurallarım geçerli olsun; mesela pazartesi yasak, direkt salıya geçilsin. Pazartesileri herkes gibi sevmiyorum.”
“Selenmiş bu yahu” diye iç geçirdi. Selen’i gözünde canlandırmaya çalıştı. Zayıf, lisede okuyan o kızı. Ne zaman karşılaşsalar gözlerini ondan kaçıran bir gölgeydi kız. “Vay be…” Cansu gözlerini ovuşturarak Selen’in şatafatlı listesini okumaya devam etti. Liste bitmek bilmiyordu: “Bir de fil istiyorum tabii, ama çok çok büyük olmasın, apartman boyutunda olsun. Onunla markete gideyim, herkes şaşırsın. Özel şoförüm de olsun, ama aynı zamanda felsefe doktorası yapmış bir vampir olsun, trafikte Sokrates’ten sonra da gizli ve vahşi hayatından bahsetsin ama beni ısırmasın.”
Nihayetinde Cansu tuhaf bir aydınlanma yaşadı. Ve üzüldü tabii. Kendi hayalleri Selen’e göre ne kadar dar ve kısıtlıydı. O karmakarışık duygularla çapayı hunharca savurup kazdığı yerden bir çırpıda ayrıldı Cansu; ama kırmızı keseyi oraya gömmeyi unuttuğunu epey sonra fark edecekti. Besbelli kendisi gibi Hıdırellezler de eskimeye yüz tutmuştu.














