Hemen başta belirteyim: Bu yazı şiddeti mazur göstermek için değil, şiddetin kaynağını anlamaya çalışmak için kaleme alınmış bir yazıdır.
***
Patricia Highsmith’in “Karanlık Ev” öyküsü (bu öyküyü bize bir konuşmasında Sloven teorisyen ve kültür eleştirmeni Slavoj Žižek hatırlatır), bir Amerikan kasabasında erkeklerin bir barda toplanıp kasabanın uzağındaki metruk bir ev hakkında spekülasyonlar üretmesiyle başlar. Bu evle ilgili lanetler, karanlık güçler ve gizemler üzerine uzun tartışmalar yürütülür. Kasabaya yeni gelen genç bir mühendis, bu hikayeleri duyar ve merakla evi görmeye gider. Geri döndüğünde, evin sadece harap, terk edilmiş bir yapı olduğunu söyler.

Söyler söylemesine de bu pek bir işe yaramaz!
Bardakiler bu gerçeği kabullenmek yerine mühendise öfkelenir ve ona şiddet göstermeye kalkışırlar. Çünkü her biri kendi kurguladığı, hatta romantize ettiği ve derinleştirdiği hayali bir evi benimsemiştir. Mühendis, bu hayalleri paramparça ederek onları gerçekle yüzleştirmiş, bu da topluluğun düşmanı hâline gelmesine neden olmuştur.
Bu öykü, insanların çoğu zaman gerçek yerine kendi yarattıkları dünyalarda yaşamayı tercih ettiğini gösterir. Gerçeklik, hayal edilen renkli dünyayı yıktığında ise hayal kırıklığı öfkeye dönüşebilir. Highsmith, özellikle erkeklerin bu hayal kurma ve gerçekten kaçma eğilimini eleştirirken, aslında daha genel bir insanlık durumuna da işaret eder.

Hikâye, günümüzde de sıklıkla yaşanan bir dinamikle yankılanır: Gerçeklerle yüzleşmek yerine, günü kurtaracak günah keçileri yaratmak veya olayları kendi kurgularımıza göre uydurmak. Toplumsal travmalarda, örneğin son günlerde hepimizi altüst eden okullarda yaşanan şiddet olaylarında, zihinler genellikle spekülasyonlara ve basit suçlu arayışlarına sapar. Karanlık ev metaforu bu anlamda rahatlatıcıdır. “Aile yeterince ilgili değildi” ya da “Çocuk kötüydü” gibi tek bir nedene indirgeme çabası, Highsmith’in bardakilerin metruk evi kendilerine göre bir hikâyeye dönüştürme eğilimi kadar yaygın ve ne yazık ki sorunlu bir yaklaşımdır.
Oysa bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar, bu tür trajik olayların ardında, gerçekten karmaşık ve iç içe geçmiş bir dinamik ağ olduğunu gösteriyor. Özellikle psikolojik faktörler (örneğin depresyon ya da dürtü kontrol sorunları), sosyal izolasyon, akran zorbalığı, şiddete ve nefrete eğilim, kültürel ve medya etkileri, hele hele kolay silah erişimi ve kişisel krizlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir patlama bu. Tıpkı öyküdeki evin sadece “harap ve terk edilmiş” olması gibi, bu olayların ardındaki “temel” gerçeklik de olayın çok katmanlı ve “bilimsel” analiz gerektiren bir yapı olmasıyla ilgili; tek bir “lanet” (örneğin, sadece aile ya da öğretmenler ya da eğitim) üzerine odaklanmak, gerçeğin karmaşıklığını görmemizi ne yazık ki engelliyor.

Asıl ihtiyaç duyulan, sade ve yalın gerçekleri görmek, “ne eksik?” veya “ne yapılamadı?” sorularına samimiyetle cevap aramakta gizli. Bu soruların cevabı, psikolojik destek sistemlerinin eksikliği, sosyal bağların zayıflığı, önleyici politikaların yetersizliği (ya da hiç olmaması, yıllardır kim kime dum duma bir yapının etrafımızı kuşatması) ve risk faktörlerinin erken tanınmasındaki boşluklar olabilir. Bardakilerin mühendise saldırması gibi, bu karmaşık gerçekleri kabullenmek yerine, basit bir günah keçisi bulmak (failin ailesi, medya, video oyunları vb.) daha kolay gelebilir. Ancak bu, olsa olsa, sorunu bütüncül bir tavırla anlamak ve çözüm üretmekten hepimizi uzaklaştıracak bir tavırdır. En azından uzun vadede daha nesnel bir tavırla yaklaşmak, bu tür olayların önüne geçme konusunda olumlu adımlar attırabilir.

Tıpkı o metruk ev gibi, gerçek bazen son derece sade ve yalın; onu görmek için sadece kumdan çıkmış bir bakış yeterli. Ancak bu “yalınlık”, tek bir nedenin basitliği değil, çoklu faktörlerin birbirine nasıl geçtiğini görmenin berraklığında gizli. Highsmith’in öyküsünün bize hatırlattıkları gibi: Belki de asıl karanlık, gerçeği görmekten kaçındığımızda, kendi sığındığımız hikâyelerin içinde kaybolduğumuzda ve bunu diğerlerine anlatmaya başladığımızda başlıyor. Ve bu gerçek, okul şiddeti gibi travmatik olayların ardında, tek bir aktörün değil, bir sistemin, bir toplumsal bağlamın ve bir insanın derin içsel karmaşasının bulunduğunu görmemizi engelliyor. Bu gecikme ise maalesef gencecik kayıplar demek. İçimizi yakan, yaşam hikâyeleri başlamadan biten gencecik insanlar… Her biri kim bilir nasıl bir yaşam haritası çizecek ve bir biçimde yoluna devam edecekti.
Öte yandan silaha sarılan bir çocuğun dipsiz yalnızlığına ve şiddetten başka bir yol bulamama çaresizliğine de bakmamız gerekiyor. Belki de en çok ona. O ev neden karanlık sorusunun içinde gezinen “o bir katil”in ötesinde onda katmanlanan dipsiz çözümsüzlüklere. Ev izbe, ürkütücü ve zifiri karanlık olsa da, derinlemesine bakmak.
- Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Bölümü öğrencilerinden yeni dergi: Eşik
- Oxford’lu bir bilim insanı karanlık maddenin ve enerjinin sırrını çözmüş olabilir
- Müge İplikçi ile Zeytin Dalı – Cem Erciyes: Türkiye kitap üretimi tehlike altında
- Yazar Müge İplikçi’nin yeni öykü kitabı çıktı
- 25 yıllık bir yolculuk | Dünyaya bir meleğin gözüyle bakmak: “Ah Be Melek”














