Diana’nın anısına
Bizimkisi ilk apartmanlardandı. Kapıcı Hüseyin Efendi kışlık odunları istiflerken söylenip dururdu: “Charles Efendi yine bahçeyi yerle bir etmiş, tutturmuş güller de güller… Her tarafı toprak içinde bırakmış sonra gel Hüseyin temizle! Olur. Sana da güllerine de… Hay Charles kere senin…”
Sahi nereden çıkmıştı bu Charles? Cevap çok yakınlarımda gezinip duruyordu. Çatlak dayım! Dayım, Kelebek magazin ekinde, neredeyse her hafta boy boy yayımlanan “Majesteleri” İngiliz Kraliyet Ailesi ve hayatına öyle hayrandı ki, Veli Amca’yı hedef bellemişti. Onu ne zaman bahçede görse hemen başlardı: “Bak şu güllere, tıpkı Prens Charles’ın Highgrove’daki bahçeleri gibi! Adamda prens asaleti var vesselam.” Veli Amca’nın o nahif duruşu, toprağa eğilirkenki kibarlığı, hatta lastik çizmelerini giyme biçimi bile, dayıma göre doğrudan Buckingham Sarayı’ndan ithal bir görgünün işaretiydi. Babam her seferinde “Allah aşkına Serdar, ne benim ne de adamcağızın başını şişirme artık yeter,” diyecek olsa da annem hemen devreye girer babama kaş göz işaret eder onu bir çırpıda sustururdu. Zavallı annem! Ve elbette zavallı babam… Oysa dayım çoktan havaya girmişti. Dayım zaten hep öyleydi. Hep başka bir havada, hep uçuk, hep kaçık! Güya ıslah olmak için bizle yaşar, babamın yanında iş tutardı ama başka hayatların takipçisiydi o. Misal: Gider en olmadık zamanlarda, kısaca babamı deli etmek için alt katın ziline basardı. Kapıyı açan Veli Amca’ya, “Charles Beyefendi, size ufak bir İngiliz nezaketi getirdim” deyince, Veli Amca’nın kaşları havalanır, “Estağfurullah efendim, bendeniz Veli” derdi. Ama her seferinde… Ve dayım vazgeçmezdi: “Olsun, sizin ruhunuz Charles. Şu bahçedeki güllerin asaletine bakın efendim! Windsor’da bile bu kadarını görmedim,” gibi son derece gereksiz, beyhude, saçmasapan laflar sarf ederdi. Windsor’a, Windsor ne ki, Kapıkule’ye dahi gitmediğini herkes bilirdi ama dayımın hayali ziyaretleri o zamanlarda da meşhurdu!

İşte böylece Veli Amca, dayımın dilinde “Charles” olup kalmıştı, e biz çocuklara kalansa, olsa olsa bu ismi benimsemek olacaktı… Hatta küçük kardeşim bir seferinde apartmanın posta kutusuna tebeşirle “Charles Amca” diye yazmıştı, evet ya Charles Amca. Postacı bir hafta boyunca “Bir Charles’ınız eksikti” diye söylenip durmuş, sonra da Hüseyin Efendi durumu aynı bezginliğiyle açıklamıştı: “Bizim Veli Bey var ya, işte o Charles.” Postacı bir an duraklamış, “anladık o kadarını” diye iç geçirmiş “iyi de niye!” diye diklenmişti sonrasında. Hüseyin Efendi de “Hikmet’in keçileri karşı arsaya salmış bir dayısı var ya o öyle diyor ona” demişti. Bu sözde karışıklık apartmanda küçük çaplı bir diplomatik krize yol açmış ama zamanla unutulmuştu. Charles ise bakiydi. Dayıma göre “dayımın eseri!”.
Alt katın penceresinden sarkan sardunyaların arkasında, Charles’ın silueti belirirdi akşamüstleri. Elinde incecik bir makas, ayağında lastik çizmeler, bahçeyi evin bir odası gibi yaşardı. Toprağa eğilmişken alnındaki teri silmez, ter damlaları güllerin dibine düşerdi. Annem “Veli Bey Amca çok titizdir, çiçeklerini sakın koparmayın” derdi ama biz “Charles” demekten öyle bir keyif alırdık ki, bu adı saklı bir hazine gibi paylaşırdık annemle de: “Onun adı Charles anne! Majesteleri!”…
O yaz, Majesteleri Charles’ın “özel” bahçesine top kaçırdığımız öğleden sonrası her şey değişecekti. Plastik top gül fidanlarının arasına daldı, birkaç yaprağı yaralayarak pembe bir goncanın üstüne oturuverdi. Kardeşimle donakaldık. Charles’ın kapıyı açıp bize doğru yürüyeceğini, o meşhur kaş çatışıyla bizi azarlayacağını beklerken, o yalnızca eğilip topu aldı. Sonra dönüp bize baktı, gözleri deniz mavisiydi – oysa Veli Bey Amca’nın gözleri kahverengi olmalıydı, değil mi? “Charles” adı işte o anda tam oturdu yerine. Bize topu uzatırken “Güller canlıdır,” dedi, “ama top da oyun içindir ha. İkisinin de hakkını vermeli.” Sonra daha da ilginç bir şey oldu; bizi çaya davet etti.
Çaya gelince; çay değildi içtiğimiz. Ihlamurdu, bizim bahçeyi yan komşuların evine bağlayan ağaçtan toplamıştı onları Charles. Bardaklar ince belli, tabaklar gümüş rengiydi. Duvarlarda hiç görmediğimiz fotoğraflar asılıydı; beyaz giysili insanlar, develer, kum tepeleri. “Burası neresi Charles Amca?” diye sordu kardeşim. Gülümsedi. “Charles ha!” Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etti. “Burası Cezayir,” dedi. “Benim bu bahçemden önceki bahçem.” O gün anladık ki Charles yalnızca gülleriyle değil, suskunluğuyla da bir bahçe kurmuştu etrafına. Suskunluğunun içinde kum fırtınaları, vaha serinliği, belki de yarım kalmış bir aşk…
Dayım bu ıhlamur partisini duyunca resmen çatladı. Bir müddet bize trip attı sonra alışkın olduğumuz bir sessizliğe gömüldü. Günlerce konuşmadı ve derken haftalardır sessizce sürdürdüğü protestosunu bir akşam yemeği eşliğinde sonlandırdı ve şu sözcükler ateşli dudaklarından dökülüverdi: “Şu bizim Charles gerçekten Charles’a benziyor ha”. Babam ise (o da artık pes etmiş ve herkes gibi Veli yerine Charles’ı kullanır olmuştu) “O kadar da benzemiyorlar” deyip göz devirdi “kulakları hariç”… Annem dayımın aramıza dönmesinden ötürü çok mutluydu: “Benziyorlar yav,” dedi heyecanla. Babamsa inat etti: “Yok ya, sadece kulakları…” Gerçekten de Charles Amca ile Prens Charles’ın tek ortak noktası, ikisinin de kepçe kulaklı olmasıydı. Ama dayımın dünyasında, kraliyet soyuyla bizim apartmanın zemin katı arasında görünmez bir bağ kurulmuştu bir kere daha. Ve elbette dayım yine aramıza dönmüştü! Bu da demek oluyordu ki hurra müthiş aktif bir yaz geçirecektik. Ki öyle de oldu. O yazı başka bir zaman anlatırım size. Ne kadar eğlendik anlatamam…Dayım, biz, Charles, güller…Hatta bazen Hüseyin Efendi, bazen annem, bazen, yani eh işte babam. Yahu ne günlerdi.
Kış gelip güller solduğundaysa Charles’ı daha az görür olduk. Penceresinde sarı bir lamba yanar, bazen pikabından ince bir kadın sesi yükselirdi. Babam “Charles Bey eski diplomattır,” dedi bir akşam. “Çok yer görmüş, çok dil bilir.” Demek Charles’ın o mavi gözleri, o uzak ülkelerin yansımasıydı. Belki de her akşam bahçeye eğildiğinde aslında geçmişinin toprağını eşeliyor, güllerin rengini kaybettiği şeylerin anısıyla koyultuyordu.
Ilıman bir sabah Hüseyin Efendi’nin telaşlı sesiyle uyandık. Charles’ı gül fidanlarının arasında bulmuşlardı. Makası elinde, toprağa diz çökmüş, öylece kalakalmıştı. Gülleri şarabi olmayacaktı artık; kan renginde “açmışlardı” o sabah, bunu sonradan annem söyledi. Sonra çok beğenmiş olacak ki hep bunu söyleyip durdu-yıllarca.
Charles Amca’nın cenazesine dayım, siyah takım elbisesinin cebine bir İngiliz mendili sıkıştırarak gelmişti. Herkes taziye dilerken o, sessizce gül fidanının dibine bir not bırakmıştı. Sonradan öğrendik; notta “Majesteleri’nin taziyelerini iletirim, Charles Bey” yazıyormuş. O gün ne kadar ağladı dayım. O kadar ağladı ki çok uzun bir kışa girdi. O kışla birlikte uzun bir hastane serüveni de başladı. Onun için bir daha yaz diye bir mevsim de olmadı.
O hızla yıllar geçti. Apartman boşaldı, taşındık, babam öldü, annem çok yaşlandı, Hüseyin Efendi öldü, güller soldu gitti, kardeşim Almanya’ya gitti, bir daha geri dönmedi, ben öylece burada kalakaldım. Ama ne zaman ıhlamur kokusu duysam, ne zaman toprağa eğilmiş bir bahçıvan görsem, Charles’ın o sözünü hatırlarım: “Güller canlıdır.”
Evet, güller canlıdır. Anılar da öyle. Ve bazı insanlar, adları Veli bile olsa, sonsuza dek Charles olarak yaşar içimizde. Sonra dayımın sesiyle gülümserim; çünkü hayat, anlamını, bazen kepçe kulaklı prenslerde değil, böyle deli dolu akrabaların icat ettiği masallarda bulur.














