Milano Tasarım Haftası geçtiğimiz haftaya damgasını vurdu; etkinlik 20-26 Nisan tarihleri arasında kenti yeniden küresel tasarım sahnesine dönüştürdü. 1961’de Federlegno tarafından kurulan Salone del Mobile, o tarihten bu yana her yıl Milano’yu uluslararası mobilya, ürün ve iç mekân endüstrisinin merkezine yerleştiriyor; “Fuorisalone” kavramı ise 1980’lerden itibaren fuarın resmi sınırları dışında, kentin kendi semtlerine yayılan paralel bir tasarım coğrafyasının adı oldu. Bugün Brera, Tortona, 5VIE, Isola, Lambrate ve Porta Venezia gibi semtler bu genişlemenin önemli bölgeleri. Bu semtlere son yıllarda, daha önce ülkemizde de ilk tasarım bienalinin küratörlerinden biri olarak bulunan Joseph Grima’nın kurucularından biri olduğu Alcova’nın terk edilmiş ya da tarihsel mekânları eklendi.
Bu sahnenin bir tür gereksiz curcunaya dönüştüğü de her etkinlik sonrasında yükselen sesler arasında. Karşılaştığı tüm olumsuz eleştirilere rağmen, bu kent dünyada tasarımın kalbinin en etkin biçimde attığı tek adres. Fuorisalone’nin resmi değerlendirmesine göre bu yıl kent genelinde 1.300’den fazla etkinlik gerçekleşti; bunların 1.100’den fazlası resmi Fuorisalone rehberinde yer aldı ve sadece bu hafta boyunca Milano’da 500.000’i aşkın ziyaretçi ağırlandı. Eş zamanlı mobilya fuarı Salone del Mobile Milano’nun 64. edisyonu ise Rho Fiera’da düzenlendi; fuar kendisini mobilya, malzeme, teknoloji ve iç mekân kültürünü bir araya getiren en önemli uluslararası endüstri platformlarından biri olarak konumlandırıyor. Mobilya fuarı malzemeye odaklanırken, Fuorisalone 2026’nın “Be the Project” teması, tasarımı yalnızca bitmiş bir sonuç değil; tasarımcının bireyselliği, malzemeler ve üreticiler ile bütünleşen, sezgisel, sorumluluklu, süreçler, dönüşüm ve deneyler üzerinden okunan geniş bir anlayış olarak sundu.

Bu geniş ve yoğun global sahne içinde Türkiye’den katılan tasarımcılar, markalar ve akademik kurumlar her yıl giderek artıyor; farklı ölçeklerde, farklı mekânlarda ve farklı ifade biçimleriyle Türkiye’den de tasarımcılar kendilerini artık etkin biçimde görünür kılıyorlar. Kimi bağımsız tasarımcı olarak SaloneSatellite veya Alcova gibi keşif alanlarında yer alıyor; kimi uluslararası markalar için tasarladığı ürünlerle fuar zemininin içine giriyor; kimi ise akademi-sanayi iş birliğiyle Milano’nun araştırma odaklı sergilerinde temsil ediliyor. Burada bir parantez açmalı ve bu katılımların tümünün tasarımcıların ve tasarım odaklı markaların, kurumların bireysel ve kendilerine ait çabalarla gerçekleştiğinin altını çizmeliyim. Son 30 yıldır takip ettiğim Milano etkinliklerinde sanırım bugüne dek dünya üzerindeki hemen hemen tüm ülkelerin ülkesel katılımını gözlemleme şansı buldum. Japon çay seremonisini, Çin inovasyonlarını, İskandinavların ahşaba olan tutkularını, Afrika’nın renklerini ve cıvıltısını, Polonya’nın gizli kalmış yeteneklerini Milano sokaklarında sayısız kez keşfettim. Türkiye devleti ise hiçbir zaman bu sahnede Türkiyeli tasarımcılara destek olup onları daha görünür kılmak için çaba sarf etmedi.
Milano’da tarih içinde gerçekleşen en etkili Türkiyeli katılım “İlk in Milano” sergisi ile, gözde bölgelerden Zona Tortona’da 2007’de gerçekleşmişti. Bu sergiyi de birkaç tutkulu tasarımcı, Nurus firmasının finansal desteğiyle sağlayabilmişti. O gün orada olup da Burhan Öçal’ın darbuka sesleriyle yankılanan ve böylece ilgi odağı olan — bir bakıma — en kapsamlı ülkesel katılımımızla gururlanmamak elde değildi. Aynı yıl, aynı yerde küçük birer stantta sergileme yapan İngiliz tasarımcı Tom Dixon ve sahibi Leon’un bizzat başında beklediği küçük sergilemesiyle Çek cam üreticisi Lasvit; aradan geçen 20 yıl içerisinde küresel tasarım pazarının devleri arasına yerleştiler. Türkiye daha sonraki yıllarda iki kez mermer ihracatçıları birlikleriyle birlikte yine yer aldı Milano’da ancak ilgili politikaların olmadığı, desteklerin devamlı sağlanamadığı bir tabloda Türkiye’nin böylesi önemli bir ortamda gövde gösterisinde bulunması hiçbir zaman sürdürülebilir olamadı.
Bu yıl bu kez de Özbekistan’ın nasıl da büyüleyici bir sergileme yaparak kendini küresel yaratıcı ekonomide konumladığına bakılırsa, alabileceğimiz çok dersimiz var gibi görünüyor.
Bu nedenle sizlere sadece kendi imkânları ile Milano’da yaratıcılıklarını ve birbirinden değerli üretimlerini sergileyen Türkiyeli tasarımcıları birer kahraman olarak sunmak ve tanıtmak istedim.
Rüya Akyol: Genç tasarımcının hafıza ve malzeme arayışı
Rüya Akyol, zaten bir ayağı İtalya’da olan genç bir tasarımcı olarak Milano Tasarım Haftası kapsamında Türkiye’den dikkat çeken isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu kez de SaloneSatellite kapsamında mobilyalarını sergiledi.
SaloneSatellite, 1998’de efsanevi küratör Marva Griffin Wilshire tarafından kurulmuş, otuz beş yaş altı bağımsız tasarımcılara odaklanan ve Patricia Urquiola’dan Nendo’ya, Tokujin Yoshioka’dan Studio Brichet Ziegler’a kadar pek çok ismin uluslararası kariyerinin ilk eşiği olarak bilinen bir platform; dolayısıyla bu çevrede anılmak, Türkiye’den bir tasarımcı için yalnızca bir sergi değil, küresel endüstri ve basın ağına ilk ciddi bağlanma demek.
Bu platformda asıl önemli olan, tekil bir ürün sunumunun ötesinde, tasarımcının araştırma dili, malzemeye yaklaşımı ve üretim yöntemiyle uluslararası izleyici karşısına çıkması. Akyol’un sergilediği mobilyalar, çağdaş tasarımda giderek daha çok önem kazanan “nesnenin hafızası” meselesi üzerinden okunabilir: malzemenin yalnızca biçim veren bir unsur değil, kültürel ve duyusal bir taşıyıcı olmasını görebiliyorum bu tasarımlarda.
Bu kavramsal yol, 1990’ların sonundan itibaren özellikle Avrupa tasarımında kuvvetlenen post-endüstriyel yaklaşımla, yani üretimin yalnızca verim ve form değil; hafıza, biyografi ve özgünlük taşıdığı fikriyle gelişiyor.
Türkiye’den genç tasarımcıların Milano’da görünürlük kazanması, özellikle zanaat, yerel üretim, deneysel form ve sürdürülebilir malzeme tartışmaları açısından önemli; zira ülkemiz bu alanların tümünde gün ışığına henüz çıkamamış bir hazine gibi. Akyol’un sunumu da bu çizgide, Türkiye tasarım sahnesinin yeni kuşağının yalnızca ürün değil, kavramsal çerçeve ve araştırma diliyle nasıl da çağdaşlaşabileceğini temsil ediyor.

Şebnem Buhara: Tasarım, mekân, sanat ve ışık arasında çok dillilik
Şebnem Buhara ülkemizde tanıdığım en çalışkan ve azimli isimlerin başında geliyor. Ülkemizde kendi stüdyosunda sanattan aydınlatma ürünlerine, mekân tasarımı ve mimarlık pratiğine dek uzanan çok yönlü çalışmalar gerçekleştiriyor. Ben onu cam atölyesinde görmez isem bina şantiyesinde görüyorum; işini severek ve yorulmadan yaptığını biliyor ama yine de örneğin bir heykel sergisi açtığını görünce hâlâ şaşırıyorum nasıl yetişebildiğine. Şebnem son yıllarda Paris Maison Objet fuarına da katılımlarıyla dikkat çekti. Milano Tasarım Haftası’nda Casa Mobilya’nın tasarımcılarından biri olarak varlığı, Türkiye’den gelen tasarımcıların uluslararası sahnede yalnızca endüstriyel ürün ölçeğinde değil, iç mekân, obje ve koleksiyon dili üzerinden de yer aldığını göstermesi bakımından önemli oldu. Şebnem’in işleri, çoğu zaman malzeme seçimi, detay, ölçü, oran ve atmosfer üzerinden kurulan, ama her defasında el işçiliğine dokunan tasarım anlayışıyla okunuyor.
Milano’da bu tür bir katılımın önemi, Türkiye’de üretilen tasarım dilinin “yerel motif” düzeyine indirgenmeden, çağdaş ve uluslararası bir estetik çerçevede sunulabilmesi.
Son yirmi yılda Design Miami, PAD Paris/London, NOMAD, Collectible ve Nilufar Gallery gibi platformların kurumsallaştırdığı “collectible design” kategorisi, tam da bu alanda, endüstriyel seri üretimle galeri/sanat-tasarım hattı arasında, yeni bir alıcı ve okuyucu kitlesi yarattı. Şebnem’in sehpaları, aydınlatmaları, nesne ile mekân arasında kurduğu ilişki sayesinde bu alanda daha sessiz ama nitelikli bir görünürlük yaratıyor kanımca: dekoratif olmaktan çok duyusal, gösterişli olmaktan çok ölçülü, trend odaklı olmaktan çok zamansız bir tasarım tavrı var; bunu gören ve İtalya gibi önemli bir merkezde sunan Casa Mobilya’yı alkışlıyorum.
Uniqka: Deri nesnelerden mekâna doğru
Uniqka, geçtiğimiz yıl Alcova bölgesinin tartışmasız küresel ölçekte en dikkat çekici katılımını gerçekleştirdi. Deri nesneleri tümüyle el emeğiyle üreten bu stüdyo, geçtiğimiz yıl ilk kez deri mobilyalar sundu ve böylece hem görünürlüğünü hem de ticari kapasitesini artırdı. Milano Tasarım Haftası’nda bu yıl uluslararası iş birliği üzerinden en net izleyebildiğimiz marka yine Uniqka oldu. İstanbul merkezli olan Uniqka, bu yıl Studiopepe tarafından tasarlanan Silos Pedestal koleksiyonunu Milano’da tanıttı; ürün, daha önce yine Studiopepe imzalı Silos Collection’ın yeni parçası olarak duyuruldu.
Studiopepe, 2006’da Milano’da Arianna Lelli Mami ve Chiara Di Pinto tarafından kurulmuş, bugün Cassina, Spotti, Baxter, Sé ve Ceccotti gibi markalarla çalışan ve hem ürün tasarımı hem de sahne/enstalasyon tasarımı üzerinden Milano sahnesinin en görünür İtalyan stüdyolarından biri.
Silos Collection, Studiopepe’nin kendi ifadesiyle endüstriyel silo yapılarından ilham alan, kavisli yüzeyleri, heykelsi hacimleri, ışık-gölgeyle değişen yüzey etkisi ve deri kaplamanın yarattığı sofistike renk geçişleriyle tanımlanıyor. Koleksiyonun silindirik geometrisi, modernist mimarinin tahıl silosuna duyduğu uzun ilgiye gönderme yapıyor; Le Corbusier’nin Vers une Architecture (1923) kitabında siloları “mühendislik estetiğinin saf örneği” olarak yüceltmesini hatırlatıyor. Bu tasarım bu farkındalığa sessiz bir gönderme olarak okunabilir.
Uniqka açısından bu katılım, markanın deriyi yalnızca bir kaplama malzemesi olarak değil, mimari hacim ve obje tasarımının ana unsurlarından biri olarak ele aldığını gösteriyor. Türkiye’nin deri üretimindeki tarihsel derinliği, Beykoz’un Osmanlı’dan itibaren süregelen tabakhane geleneğinden bugün Tuzla ve İzmir’deki sanayileşmiş deri kümelerine uzanan bu birikim düşünüldüğünde Uniqka gibi tasarım odaklı markaların ham malzeme tedarikinden ustalık iş gücüne ve bilgi birikimine kadar tüm zinciri Türkiye içinde kurabilmesini mümkün kılıyor.
Silos ailesinde deri, traverten, ahşap ve metal gibi malzeme seçenekleriyle birleşerek hem dokunsal hem de görsel açıdan zengin bir yüzey dili oluşturuyor; bu birlikteliklerden traverten özellikle Türkiye’nin Denizli-Pamukkale havzasında dünyanın en büyük rezervlerinden birine sahip olduğu bir taş, yani malzeme zincirinin kendisi de farkında olmadan bir Türkiye-İtalya bağı kuruyor. Milano’da Studiopepe gibi güçlü bir tasarım stüdyosuyla görünür olmak, Uniqka’nın Türkiye merkezli bir marka olarak uluslararası collectible ve premium obje sahnesine nasıl da net bağlandığını gösteriyor.

Tanju Özelgin: Uluslararası marka iş birliklerinde deneyimli bir tasarım imzası
Tanju Özelgin, Türkiye tasarım sahnesinin en deneyimli isimlerinden biri olarak Milano Tasarım Haftası içinde sessiz ama emin biçimde yer alan figürlerden. İstanbul merkezli TO Design stüdyosunu yöneten Tanju’nun pratiği, mobilya, iç mekân, ürün ve mimari atmosfer arasında güçlü bir ilişkiler ağıyla devam ediyor.
Onun tasarım dilinde malzeme genellikle biçimden bağımsız bir estetik unsur değil; oran, taşıyıcılık, yüzey, ışık ve kullanım hissiyle birlikte çalışan temel bir odak noktası gibi. Detaylar ve üretim süreçlerini tasarımlarında okuyabiliyoruz her zaman. Onun bu yaklaşımını, modernist tasarım geleneğinin Achille Castiglioni’den Dieter Rams’a uzanan o “form ile yapı arasında ayrım yapmama” ilkesi özelinde, Türkiye’deki üretim koşullarına çevirme çabası olarak görüyorum. Tanju sessiz ama güçlü tasarımlarında bu özellikleriyle bizi şaşırtan ve hep zamansız bir çizgi sunuyor. Tanju’nun bu çizgisi, gösterişli bir yenilik arayışından çok, olgunlaşmış bir malzeme ve form bilgisini bizlere aktarıyor.
Milano’da Henge markasıyla iş birliğinde yer alan Özelgin’in önemi, yine Türkiye’den bir tasarımcının yalnızca yerel üreticilerle değil, uluslararası marka ve koleksiyon sistemleriyle de çalışabilmesinde yatıyor. Bu, Türkiye tasarımının küresel pazarda “üretici ülke” algısını aşarak tasarımcı kimliği, yaratıcı yön ve ürün geliştirme kapasitesiyle yer alması açısından kritik.
Devletin çeşitli birimleri sektörel oluşumlar ve ihracatçılar birliklerinde bu sözünü ettiğim “üretici ülke algısı sorunsalı”nın nasıl da sonsuz ve sonuçsuz biçimde tartışıldığına defalarca tanık oldum; oluyorum. Diğer yanda tasarımcılar kendi varlıkları, üretimleri ve iş birlikleriyle bu sorunsalı o kurumsal masalardan bağımsız biçimde zaten çözmüş, ilerliyorlar.
Özyeğin Üniversitesi: “Kıyı” ile akademi, gastronomi ve porselen arasında bir tasarım araştırması
İtiraf etmeliyim ki, tasarım alanında bugün Türkiye’de en beğendiğim üniversite maalesef kendi okulum ODTÜ değil ama özel bir kurum olan Özyeğin Üniversitesi. Bana her sorulduğunda sayısız genci buraya yönlendirdim. Bunun başlıca sebebi bu kuruluşun son derece önemli isimlerden oluşan akademik kadrosunun yanı sıra çağdaş yeniliklerin ve anlayışların peşinde koşması. Bizler 30 yıl önce Türkiye içinde en iyi ve üstün eğitimi aldık okulumuzda; ancak bugünün koşulları için maalesef 30 yıl öncesinin programları geçerli olamıyor; Özyeğin bu anlamda çağı en iyi yakalayan kurumlardan biri olarak listemin tepesinde yer alıyor.
Milano Tasarım Haftası’nda Özyeğin “Kıyı” adlı disiplinlerarası öğrenci projesiyle yer aldı. “Kıyı” projesinin disiplinlerarası yapısı, kurumun iki ayrı fakültesinin birlikte ürettiği bir iş birliğinin sonucu. Üniversitenin duyurusuna göre proje, IDE 301-302 Design Studio III-IV dersi kapsamında Prof. Şebnem Timur, Dr. Emrah Özturan ve Dr. Pelin Günay yürütücülüğünde, Prof. Özge Samancı’nın gastronomi alanındaki akademik danışmanlığıyla ortaya çıkmış.
Bonna iş birliğiyle geliştirilen proje, çağdaş fine dining deneyimini Türk mutfak mirasına ait ritüellerden ilham alarak yeniden yorumluyor. Bonna, 1992’de Bilecik’te kurulan ve bugün dünyanın yüzü aşkın ülkesine ihracat yapan Türkiye’nin önde gelen premium HORECA porselen markalarından biri; üniversitenin endüstri ortağı seçimi bu nedenle yalnızca bir sponsorluk değil, Türkiye’nin Kütahya geleneğinden Bilecik’in modern fabrika kuşağına uzanan uzun çini-porselen üretim altyapısının akademik araştırmaya açıldığı bir birlikteliği gösteriyor. Öğrenciler masayı bir “peyzaj” olarak ele alarak işlevsel, duyusal, etkileşimli porselen sofra ürünleri tasarlamışlar; bu yaklaşım, Hella Jongerius’un Dutch Design hattında uzun yıllardır geliştirdiği “sofra dramaturjisi” fikriyle ya da René Redzepi’nin Noma’da popülerleştirdiği “tabağı kıyıdan, ormandan, gelgitten okuma” anlayışıyla aynı alanda koşması bakımından beni fethetti.
Proje, Fabbrica del Vapore’de düzenlenen INTERDEPENDENCE 2026 sergisinde, 1863’te kurulan ve dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Politecnico di Milano ve dünyanın farklı yerlerinden gelen 50 tasarım üniversitesinin işleriyle birlikte gösterildi. Özyeğin öğrencilerinin nasıl da gururlanmış olabileceğini tahmin ediyor ve onlarla aynı heyecanı paylaşıyorum.
Fabbrica del Vapore, 19. yüzyıl sonunda Carminati & Toselli tramvay fabrikası olarak kurulmuş, sonra Milano Belediyesi tarafından yaratıcı endüstrilere yönelik bir kültür kompleksine dönüştürülmüş bir yapı; bu, Milano’nun endüstriyel mirasını her defasında kültür üretimine nasıl da iyi biçimde devretme alışkanlığının somut bir göstergesi.
“Kıyı”nın bu sergi içinde yer alması, Türkiye’den akademik tasarım üretiminin Milano’da yalnızca ürün değil, araştırma, yemek kültürü, ritüel ve endüstri iş birliği üzerinden temsil edilmesi açısından son derece değerli ve önemli oldu.

Doruk Kubilay: Studio Lugo ile Alcova’yı fethetti
Milano’yu gün gün takip ederken, dünyanın tasarım starlarından Kelly Wearstler ile tasarımcımız Doruk Kubilay’ın birlikte fotoğrafını görüyorum; yüzüme bir tebessüm yerleşiyor. Milano Tasarım Haftası’nda bir süredir düzenli olarak yer alan Studio Lugo bu kez sınırlı üretim olarak sunduğu Resonance koleksiyonuyla öne çıktı.
El yapımı olan, malzemesi ve ham çizgisiyle belirgin bu koleksiyon, tasarımın yalnızca görsel ya da işlevsel bir nesne üretimi olmadığını; ses, titreşim, boşluk, yüzey ve algı gibi daha duyusal alanlarla da çalışabileceğini hatırlattı. Yıllar önce tanıttığımız kusurluluğun tezahürü niteliğindeki bu tasarımlarla Kubilay’ın Alcova’daki etkin varlığı, Türkiye’den gelen genç kuşak tasarımcıların Milano’da deneysel keşifler içinden nasıl da farklı bir gusto sunabildiğini gösterdi. “Resonance” başlığı, adından da anlaşılacağı gibi, malzemenin pasif bir yüzey değil, yankı üreten bir ortam olarak düşünülmesine imkân tanıyor. Böyle bir yaklaşım, özellikle Alcova gibi deneysel ve küratoryal gücü yüksek alanda anlam kazandı; çünkü burada nesne, çoğu zaman bir ürün olmaktan çok bir atmosfer, bir fikir ya da bir mekânsal karşılaşma olarak sunuluyor. Doruk bu koleksiyonunu tasarlarken, yaratımın mutlaka yüksek sesli olmak durumunda olmadığını, daha sessiz ve sakin olabileceğini de ifade etmiş; tasarımcı kavramla ürünler arasında bir zıtlık kurmak istedi mi bilemem ancak parlak yüzeyleriyle ortaya çıkan mobilyalar ve aydınlatmalar, Türkiye’nin şimdiye kadar çıkardığı en özgün yapıtlar olarak bana göre tarih sayfalarına yazılmış oldular.
Yellowdot: Gıda, malzeme ve endüstriyel tasarım arasında deneyler
Yellowdot, kurucuları Bodin ve Dilara Kon Hon’un İstanbul ile Hong Kong arasında yürüttüğü, tasarım araştırması, ürün geliştirme ve malzeme denemelerini birleştiren bir stüdyo olarak öne çıkıyor. Stüdyonun bilinen ürünleri arasında Gorbon ile iş birliğinde gerçekleştirdikleri duvar seramik serisi veya yumurta kabuğundan üretilen Hatch aydınlatma gibi oldukça özgün çalışmalar bulunuyor.
Milano’da “Edible Reveries” isimli projeyi sunan stüdyo klasik ürün tasarımının sınırlarını aşarak yemek, sofra, teknoloji, sürdürülebilirlik ve deneyim tasarımı alanlarına uzanmış oldu. Barilla’nın artisan makarna markası Artisia ile iş birliğinde geliştirilen bu sunum kapsamında 3D yazıcılarla üretilen makarnalar (Spaghetto 3D) ve yine makarnalardan ilham alarak tasarlanmış mobilyalardan oluşan bir enstalasyon yer aldı. Büyütülmüş ölçekli bir makarnadan ilham alan bir daybed, bir koltuk, bir sehpa… gerçekten de yaratıcılığın sınırlarını zorlar nitelikteydi.

Yellowdot’un Milano’daki görünürlüğü, tasarımcıların sadece mobilya ya da dekoratif obje kategorisinde değil, gıda tasarımı, malzeme inovasyonu ve deneyim ekonomisi gibi daha güncel alanlarda da söz söylediğini gösteriyor. Bu çizgi, özellikle Milano Tasarım Haftası’nın her zaman disiplinlerarası bir yapıyı sunmasıyla da ilgili: 2010’ların ortasından itibaren Hermès’in pavyonlarından Audi House of Progress’e, Loewe’nin Palazzo Citterio sergilerinden Google’ın yıllık Design Studio enstalasyonlarına kadar moda, gastronomi, otomotiv, teknoloji ve sanat markalarının tasarım haftasında giderek daha görünür hâle gelmesi, Yellowdot gibi stüdyoların bu tür iş birlikleriyle oluşturdukları üretim modellerini daha anlamlı kılıyor.
Geçtiğimiz yıllardan bu yana İtalya özellikle kültürel değeri olan makarnasının tasarımını çeşitli vesilelerle konu eder. Ülkemizde de gıda tasarımında örneğin Gamze Güven’in Eti Karam çikolataları için gerçekleştirdiği endüstriyel ölçekli tasarım bu türün önemli örneklerindendir.
Han Tümertekin: Triennale’de mimarlık üzerine birkaç söz
Han Tümertekin’in Milano Tasarım Haftası sırasında Triennale Milano’da konuşma yapması, Türkiye’den katılımın yalnızca endüstriyel ürünler ve sergiler üzerinden değil, düşünce üretimi ve mimarlık kültürü üzerinden de gerçekleştiğini gösteriyor.
Triennale, 1923’te Monza’da kurulup 1933’te Milano’ya taşınan, Giovanni Muzio’nun tasarladığı Palazzo dell’Arte’de yer alan ve İtalya’nın tasarım, mimarlık ve görsel sanat tarihinin en önemli kurumlarından biri olarak kabul edilen bir yapıdır. Aynı kurum ICSID’in 1957’de kurulması, “Italian Design” kavramının teorikleşmesi ve daha yakın tarihte uluslararası mimarlık trienallerinin düzenlenmesiyle oluşan küratorlük kavramı gibi pek çok eşik olayın da merkezi konumundadır. Triennale gibi bir kurumda yer almak, tasarım haftasının ticari/fuar boyutundan farklı olarak kültürel, tarihsel ve eleştirel bir zeminde olmak anlamına gelir.
Tümertekin’in mimarlık pratiği, yerle kurduğu ilişki, malzeme sadeliği, detay hassasiyeti ve coğrafyaya duyarlı yaklaşımıyla öne çıkıyor. 2004’te B2 Evi (Büyük Hüsun, Ayvacık) projesiyle Aga Khan Mimarlık Ödülü’nü kazanan mimarın bu başarısı hâlen Türkiye’den bir mimarın çağdaş yapıyla aldığı en önemli uluslararası ödüllerden biri olarak referans alınıyor. Covid dönemine denk gelen Venedik Mimarlık Bienali projesi hakkında o dönemde yazmıştım. Elçilik binalarından anıtlara, Tümertekin’in yaklaşımı, Türkiye’nin tasarım çizgisinin yurt dışında da önemli bir temsilini oluştururken ben onun pratiğini, Kenneth Frampton’ın “eleştirel bölgeselcilik” olarak adlandırdığı yolda, yani yerel topografya, iklim ve yapı kültürünü modernist disiplinle birlikte düşünen yaklaşımda anılabileceğini düşünüyorum. Mimarın Milano’daki konuşması bu nedenle Türkiye mimarlık kültürünün uluslararası platformda temsili açısından önemli bir işaret olarak okunmalı. Bu katılım, Türkiye’den tasarım haftasına uzanan çizginin yalnızca “ürün veya ticaretle ilgili” değil, mimarlık düşüncesi, kent, bağlam ve kültürel üretim boyutlarını da içerdiğini gösteriyor.
Sema Topaloğlu: Alcova’da “Waiting Room” ile malzeme ve duygular
Kendisini tanıdığımdan beri cam malzemeye tutkulu olduğunu bildiğim ve son yıllarda bu üretimlerini adeta bir cennet bahçesine dönüştüren Sema Topaloğlu, Milano Tasarım Haftası’nın Alcova’daki sürekli katılımcılarından biri.
Alcova, 2018’de daha önce de andığım üzere ilk İstanbul Tasarım Bienali küratörlerinden biri olarak yoğun biçimde çalışma mesaisinde bulunduğum Joseph Grima (Space Caviar) ve Valentina Ciuffi (Studio Vedèt) tarafından kuruldu; ilk yılından itibaren Milano’nun Inzago’daki eski mezbaha, Villa Borsani, Villa Bagatti Valsecchi, eski askerî hastane SS. Trinità ve Varedo’nun villa kuşağı gibi “gizli” yapılarını ve alanlarını geçici bir tasarım coğrafyasına dönüştüren özel bir küratoryal proje hâline geldi. Bugün Alcova, son yıllarda Milano Tasarım Haftası’nın en güçlü alternatif sergi platformlarından biri olarak terk edilmiş, tarihsel ya da beklenmedik mekânlarda çağdaş tasarım, sanat, malzeme deneyi ve koleksiyon objelerini bir araya getiriyor.
Topaloğlu’nun bu yıl da “Waiting Room” başlığıyla bu alanda yer alması, onun pratiğindeki şiirsel, dokunsal ve mekânsal tavırla birlikte Alcova’ya tam uyuyor.
Sema İstanbul merkezli stüdyosunda taş, ahşap, dökme metal ve deri gibi zorlu malzemelerle çalışıyor ama son dönemde camla üretilmiş floral formlar öne çıkıyor. Sema bu cam nesnelerle aslında bir atmosfer tanımlıyor. Malzeme, onda yalnızca bir üretim aracı değil; hatıraları, kırılganlığı ve gündelik hayatın sessiz duygusunu taşıyan bir varlık. Onun heykelsi mobilyaları ve obje yaklaşımı, Galerie Philia, Nilufar Gallery ve Carwan Gallery gibi son yılların collectible design anlayışını şekillendiren mekânlarla da ilişkili; yani onu yalnızca “Türkiye’den bir tasarımcı” değil, çağdaş galeri-tasarım sahnesi içinde konumlanmış çok dilli, çok ilişkili bir dünya sesi olarak okumak gerekiyor.
Alcova gibi güçlü bir atmosferde yer almak, pek çok başka yerde de izlediğim Sema’nın bence en yakıştığı yer. “Waiting Room” başlığı da bu anlamda yalnızca bir mekânı değil, bir ruh hâlini çağırıyor gibi: beklemek, geçişte olmak, temas etmek, zamanın nesneler üzerinde veya ortamda bıraktığı izi görmek…
Türkiye’nin en yaratıcı isimlerinden biri olan Sema da herkes gibi kendi kendine, kendi çabası ve çalışkanlığıyla her yıl Milano’da bahçelere çiçek açtırıyor.
Ceren Gürkan: Isola’da bireysel katılım
Seramik ve aydınlatma alanlarına yoğunlaşan Maiizen markasının kurucusu Ceren Gürkan da Milano’nun Isola sergisinde yer aldı. Özel bir kürasyon ile açılan “Shape of Belonging” isimli sergide, seramik ve camla yarattığı aydınlatma ve sehpa tasarımlarını sergileyen Ceren de Türkiye tasarım sahnesinin emek yoğun bireysel başarılarından biri. Geçtiğimiz yıllarda Arthan’da açtığı “Abyss” isimli aydınlatma sergisinin küratorlüğünü üstlendiğim Ceren’in duygu yoğun bir üretim anlayışı var; bu çerçevede hiçbir ürünü aslında salt fonksiyonel veya estetik olarak tanımlanamaz; her biri yüklü bir hikâyeyle birlikte gelir. Bu hikâyeler bu yıl Milano’ya ulaştı.
Gelenek artık bir kılıf olarak değil, bir bilgi olarak kullanılıyor
Bu yıl Milano’da yer alan bu kahramanlar, Türkiye’den gelen tasarım üretiminin artık tek bir estetik dil ya da tek bir kategoriyle açıklanamayacağını gösterdi. Bu görünürlükte deri, porselen, traverten, ahşap, cam, metal, gıda, ses, ritüel, mimarlık ve bekleyiş gibi çok farklı malzeme ve kavram alanları sunulmuş oldu. Türkiye’den tasarımcıların ve kurumların Milano’daki varlığı, yerel olanı doğrudan folklorik bir simgeye dönüştürmeden; malzeme, deneyim, üretim zekâsı ve kültürel hafıza üzerinden uluslararası bir dile çevrilmiş işler sundu. Bu tutum sürekli tartışılan “gelenekle çağdaş arasındaki köprü” meselesinin, tasarım üzerinden verilmiş bir cevabı olarak da görülebilir: gelenek artık bir kılıf olarak değil, bir bilgi olarak kullanılıyor; bunu başaranlar da tasarımcılar.
2026’da ortaya çıkan en güçlü mesaj Türkiye tasarımının artık Milano’da yalnızca katılan veya izleyen değil, kendi üretim yöntemleri, kendi malzeme hassasiyeti ve kendi kültürel derinliğiyle konuşan bir alanı olduğu. Bu alan hâlâ dağınık, hâlâ bireysel çabalarla ilerliyor; ama işte tam da bu yüzden önemli. Çünkü Milano gibi pahalı, yoğun ve rekabetçi bir ortamda böyle zorlu şartlarda dahi görünür olmak, yalnızca iyi bir ürün göstermekle ilgili değil, güçlü bir tutku, iyi bir hikâye, doğru bağlam ve güvenilir bir tasarım dili kurmakla mümkün. Yıllardır tasarımcılar bunu herkese ve her şeye rağmen kahramanca başarıyorlar!











