ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ı tanımam. Tanıyacağımı da hiç sanmam. Emeklilik hayatının güzel bir yönü de zoraki ilişkilere yer olmamasıdır. İnsan sadece istedikleri ile görüşüyor, aktif hayattakiler de emeklilerle pek vakit geçirmeye gerek görmüyor. Dolayısıyla görev süresinin ne kadar devam edeceğini bilmediğim Barrack ile karşılaşma ihtimalim sıfıra yakın.
Tabii Barrack’ın meslek hayatımda karşılaştığım ABD Büyükelçilerinden epey farklı olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Zaten ABD Başkanları Barrack’ın selefi Jeff Flake’e kadar kırk yılı aşkın bir süre Ankara gibi zor sayılan görevlere dışarıdan siyasi atama yapmamayı uygun görmüşler, hep mesleki tecrübesi yüksek hatta bazen daha önce Türkiye’de görev yapmış diplomatları seçerlerdi. Aynı şeyi yine zor bir görev sayılan Kore’de de görmüştüm. Orada üç yılda gördüğüm üç ABD Büyükelçisi de bölgeyi iyi tanıyan meslekten diplomat kişilerdi. Buna karşılık İsveç, Brüksel ve Cenevre’de gördüğüm ABD Büyükelçileri başkanların seçim kampanyalarına bolca katkıda bulunmuş iş adamlarıydı. Önemli değildi çünkü işin çoğunu yardımcıları yapıyordu.

Ancak Trump’ın konvansiyonel bir başkan olmadığı, büyükelçilerinin de aynı tornadan çıktığı malum. Ocak 2025’te Beyaz Saray’a geri döndükten sonra yaptığı büyükelçi atamalarının sadece yüzde 8’i meslekten diplomat. Örneğin Paris’e atadığı dünürü Charles Kushner mali suçlardan dolayı hapis yatmış ve Trump tarafından affedilmiş olmanın özelliğini taşıyor. Ayrıca Barrack gibi ağzını açtığında Fransızları kızdırma kabiliyeti yüksek olan bir kişi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’u Filistin Devletini tanıdığı için Musevi düşmanlığına katkıda bulunmakla suçlayınca kendisine yöneltilen Dışişleri Bakanlığına protesto için davete de icabet etmeyip yardımcısını yollamıştı. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı Macron onun Fransa resmi makamlarıyla temas etmesinin engelleneceğini açıklamıştı. Bu normal durumlarda Büyükelçinin geri çekilmesinin talep edilmesi demektir. Benzer bir kriz geçtiğimiz yıl sonunda Kushner tarafından yeniden yaratılmış, ancak bu defa da ne kendisi ne de Trump Fransız hükümetinin kızgınlığına aldırmamışlar. Anlaşıldığı kadar Kushner Paris’te Fransız makamlarıyla temas edemeden oturmaya devam ediyor.
Barrack da benzer bir kalıpta. O da malum diplomat kökenli değil, iş adamı. Türkiye’ye geldikten sonra da Ankara’da mümkün mertebe az zaman geçirip İstanbul’da müsadere ettiği Başkonsolosun Boğaz’daki konutunda yaşamayı tercih ettiği bilinmektedir. Bir ara vaktinin önemli bir kısmını zaten özel temsilci sıfatıyla sorumlu olduğu Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinde geçirdiği de malum. Böyle bir durum da tamamen olağanüstü. Çift şapkalı ve yarı zamanlı bir ABD Büyükelçisinin Ankara’da görev yaptığını hiç hatırlamıyorum. Ancak iktidarın bu durumu kabullendiği anlaşılıyor.
Konuştuğu zaman da yandaş olmayan medya ile muhalefetin damarına sıkça bastığı da malumdur. Muhtemelen iktidarı da kızdırmakta ancak Trump ile yakın ilişkisini hesaba katan iktidar Barrack’ı karşısına almaktan kendi açısından haklı olarak çekinmektedir.
Son olarak Orta Doğu’daki ülkelerden bahsederken monarşiler ve tek adam ile yönetilenlerin diğerlerinden daha istikrarlı bir şekilde yönetildiğini söylemesi yine bazılarını havaya uçurdu. Aslında söylediklerinde bir gerçek payı vardı. Arap baharı Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’yi temelden sarsıp ilk üçünde kısa zamanda, Suriye’de ise neredeyse 14 yıl süren kanlı bir iç savaştan sonra rejimleri götürmüşken, Fas, Ürdün ve Körfez monarşilerinde Bahreyn’de görülen kısa bir çalkantı dışında halk ayaklanmaları meydana gelmemiş, rejimler tehlikeye girmemiştir. Bu hususa dikkat çeken yazıları yıllardan bu yana da yabancı basında görmekteyim. Demokrasi denemesi yapılan Arap ülkelerinde başarının çok sınırlı olduğunu Arap baharından sonra Tunus, Mısır ve Libya’da gördük. İlk ikisi tekrar alıştıkları tek adam rejimlerine döndüler, Libya ise fiilen ikiye bölünmüş vaziyette. Suriye’nin geçmişine bakıldığında Fransız mandasının bittiği 1946 yılından sonra 1963 yılına kadar iktidar baş döndürücü bir sürat ve bazen kanlı bir şekilde el değiştirmişti. Baas rejiminin 1963 yılında kurulmasıyla göreceli bir istikrar gelmişse de esas istikrar Esad hanedanının kurulmasıyla 1971 yılında gelmiştir. Tabii ki bu istikrarın ülke yararına olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ancak Suriye’nin tarihinde ilk defa kalıcı bir demokratik yönetime kavuşmasının mümkün olup olmadığını önümüzdeki dönemde göreceğiz.
Barrack’ın sözleri sanki ülkemize de monarşi öneriyormuş şeklinde yorumlandı ancak benim görebildiğim kadarıyla monarşiler için söylediklerinin ülkemizi kapsamadığını tasrih etmişti. Ancak ülkemizin başkanlık rejiminin de bir istikrar unsuru olduğunu söylemesi damarlara basmışsa da çok yanlış sayılmaz. Benim neslim 1980 darbesine götüren siyasi istikrarsızlığı ve yine darbe gölgesi altında yaşadığımız 1990’lı yılları hatırlar. Bir yılda beş hükümet gördüğümüz dönemler oldu. Şimdi zaten hükümet diye bir şey kalmadı, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi var. Bu sistemin yararlı olup olmadığı haklı olarak tartışılır ama en azından bir istikrar getirdiği kesin. Tabii normal bir yabancı büyükelçi böyle şeyler söylemekten çekinir. Ancak Barrack’ın sıradan bir büyükelçi olmadığını zaten başta belirtmiştim. Görev süresi sona ermeden damarlara basacak bir çok benzer görüş beyanlarında bulunacağına şüphe yok. Ancak sınır dışı edilmesini istemek de beyhude bir gayrettir. Barrack Türkiye’de oturmaktan sıkılıncaya veya en geç Trump yönetimi 2029 başlarında devredinceye kadar buradadır. Yapılacak en iyi şey çıkışlarına itibar etmemektir.
Ancak haklı veya haksız yabancıların hakkımızda söylediklerine çok büyük bir önem veren bir toplumuz. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in AB’nin Balkanları da içine almasının Rusya, Çin ve Türkiye’nin etkisini frenlemek için şart olduğunu söylemesi de bir infial yarattı. Aslında bundan on beş yıl kadar önce Brüksel’de görev yaptığım dönemde Balkanlara istikrar getirmek için birlikte çalışmamız gerektiğini bir AB üst düzey muhatabıma söylediğimde Türkiye’de bazı oluşumların bunun tersine hareket ettiğini örneklerle yüzüme vurmuştu. İlginç olanı o dönemlerde yapılanlardan çoğunlukla resmi kurumların, en azından Dışişleri Bakanlığının dahi haberi yoktu. Belki de resmi makamlar da bunların duyulmasını istemiyordu. Yani özellikle Balkanlarda AB’nin bizi bir ortak olarak görmemesi ne yazık ki yeni bir şey değildir. Tabii von der Leyen’in sözcüsü bir Alman gazetesine verdiği demeci sonradan yumuşatmaya çalıştı ama fırtına kopmuştu. Fırtına koparanlar iktidar ortağı partinin Moskova’ya temaslarda bulunmak için gönderdiği üst düzey temsilcisi ülkemizin Çin ve Rusya ile birlikte hareket etmesi gerektiğini söylediğinde neredeydiler, seslerini çıkardılar mı diye sormak gerekir. Aynı şekilde iktidar Batı karşıtı Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile BRICS’e göz kırptığında neredeydiler onu da sormalı. Hindistan’ın engellemeleri olmasaydı belki bugün ŞİÖ’deki statümüzü yükseltip tam üyeliğe doğru ilerlemiştik. Belki muhalefetin de bu orijinal fikirlere ses çıkarmaması Brüksel’de geniş bir konsensüse sahip oldukları izlenimini yaratmış olabilir. Ancak von der Leyen ile çoğu AB ülkelerinin yaklaşımının kısa zamanda değişeceğini sanmıyorum. Ülkemiz AB tarafından ortak olarak görülmek istiyorsa ortak gibi hareket etmenin yollarını aramalıdır. Çeşitli nedenlerle bunu yapmak istemiyorsa von der Leyen’in çıkışının benzerlerine alışmalıdır.
Son olarak ülkemize pek uğramayan genişlemeden de sorumlu Komiser Slovenyalı Marta Kos, Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşmada ülkemizden aday ve stratejik ortak olarak bahsetmesi memnuniyet yarattı. 1990’lı yıllarda Brüksel’de AB’deki ilk görevim sırasında o sıralarda bağımsızlığını yeni elde etmiş bir Slovenyalının günün birinde genişlemeden sorumlu AB Komiseri olacağını ve bizim de hâlâ dışarıda olduğumuz bir dönemde adaylığımız hakkında fikir serdedeceğini hiç düşünmezdim.
Marta Kos’un konuşması heyecan yarattı ama basında genelde sansür edildiği de maalesef bir gerçek. Kos’un konuşmasında önemli sayılacak hususlar ülkemizin adaylığının ilerleyebilmesi için hem içeride gerekli adımların atılmasının, hem de Kıbrıs konusunda çözüm istikametli şeyler yapmasının şart olduğunu söyledi. Bunlar yeni şeyler değil. Ülkemiz ile ilgili her AB belgesinde bunlar yıllardan bu yana tekrarlanıp durur. Ancak görmezden gelip onları yok farz etmek daha kolay geliyor şüphesiz.














