Dünyanın en etkili medya kuruluşlarından Wall Street Journal (WSJ), ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı sert sözlerle hedef alan bir başyazı yayımladı. Gazetenin yayın kurulu, Barrack’ın ABD’nin Ortadoğu politikasını savunmak yerine Türkiye, Hizbullah ve İran konusunda Washington’ın çizgisiyle çelişen açıklamalar yaptığını yazdı. Tom Barrack için “İstanbul’daki adamımız” diyen WSJ’nin bu yazısını sizler için Türkçeleştirdik.

Amerikan büyükelçilerinin görevi, bulundukları ülkelerde ABD politikasını savunmaktır; ev sahibi ülkeleri ABD politikasına karşı savunmak değil. Türkiye Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın bu konuda bir hatırlatmaya ihtiyacı olabilir.
Barrack, 17 Nisan Cuma günü Antalya Diplomasi Forumu’nda 30 dakika içinde Ortadoğu’ya demokrasiye karşı uyarılarda bulunmayı, Hizbullah ile işbirliğini teşvik etmeyi, Lübnan ateşkesini küçümsemeyi, Lübnan görüşmelerine İran’ın dahil edilmesini savunmayı, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini satın almasını önemsiz göstermeyi ve Türkiye adına İsrail’i tehdit etmeyi başardı.
Barrack, bu başlıkların her birinde ABD’nin politikasını baltalıyor. İran’ın Lübnan’ın iç işlerinde yeri yok ve ABD Başkanı Donald Trump, İran’ı Lübnan ateşkesinden uzak tutmak için büyük çaba harcadı.
Barrack, “Bizim Hizbullah ile bir yol bulmamız gerekiyor ve bu yol Hizbullah’ı öldürmekten geçmemeli” ifadelerini kullandı. Terör örgütü Hizbullah için “aynı zamanda siyasi bir örgüt” diyen Barrack, örgütün siyasi hedefinin İran’ın İslam Devrimi’ni yaymak olduğunu belirtmedi. Ayrıca Barrack, Lübnan ordusundaki Sünnilerin Hizbullah’taki Şii “kuzenlerine ateş açmayacağını” söyleyerek Beyrut yönetimini sorumluluktan kurtardı.
Bunu duyan Lübnan, Hizbullah’ı silahsızlandırma konusunda ABD’den gelen baskıları neden ciddiye alsın? Barrack bunun yerine “temel refahı” savunuyor ancak tamamen silahlı bir Hizbullah’ın, istediği zaman Lübnan’ı yıkıcı savaşlara sürükleyebildiği bir ortamda bunun gerçekleşmesi zor.
Barrack, İsrail ile Hizbullah’ı “eşit derecede güvenilmez” olarak nitelendirirken, ABD’nin arabuluculuğunda varılan Lübnan ateşkesini de küçümsedi. “Ateşkes ilan ediyorsunuz ama ardından ‘Eğer biz, yani İsrail, kendi değerlendirmemize göre saldırı altında olduğumuzu düşünürsek harekete geçeriz’ diyorsunuz. Buna gerçekten ateşkes denebilir mi?” diye sorarak ellerini havaya kaldırdı.
Barrack, Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının yeniden satılması gerektiğini savundu ve bu meseleyi, Ankara’nın ABD’nin tüm itirazlarına rağmen satın aldığı Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerinden ayrı ele aldı. Üstelik bunu yaparken, Türkiye’nin S-400 alımını, Yunanistan’ın 1990’larda Kıbrıs anlaşmazlığı bağlamında edindiği S-300 sistemleriyle aynı kefeye koydu.
Türkiye’de ana muhalefet lideri Özgür Özel, Barrack’ın “merhametli monarşiler” modelini övmesinin ardından Barrack’ın “persona non grata (istenmeyen kişi)” ilan etti. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise başlıca rakibini 2 bin yıla kadar hapis cezası ile yargılatmaya çalışıyor.

Bunlar, bu kadar pervasızca söz söylenecek kadar basit meseleler değil. Ocak ayında da Barrack’ın, Suriye’deki IŞİD tutukluları konusunda ciddi hatalar yaptığını yazmıştık. Kürt müttefiklerimizi, bu tutukluları korudukları süreçte yüzüstü bırakmış; sonunda ABD ordusu devreye girerek durumu toparlamak zorunda kalmıştı.
Reuters, temmuz ayında Barrack’ın Suriye’de federalizme karşı çıkışlarının, Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’da, ülkenin güneyindeki Dürzi bölgelerine asker sevk etmesi için ABD’den yeşil ışık aldığı izlenimi yarattığını bildirdi. Bu güçler ve onların denetimindeki milisler çok sayıda Dürzi’nin ölümüne yol açtı, ardından İsrail de hava saldırıları düzenledi.
Barrack’a İsrail’in Türkiye’ye ilişkin endişeleri sorulduğunda, bu kez İsrail’e geri durması mesajı verdi, “Türkiye, üzerine gidilecek bir ülke değil” dedi. Bu ne anlama geliyor? Asıl yapılması gereken, Erdoğan’a Hamas’ı öven açıklamalar yapmaktan vazgeçmesini tavsiye etmek olurdu.
Barrack ayrıca bölgede “kimsenin Yahudilerle sorunu olmadığını”, itirazların yalnızca Siyonizm’e yöneldiğini ve bunun da esasen “tanımsal bir mesele” olduğunu söyledi. Bu da, kendini “realist” olarak görenlerin bile nasıl at gözlüğü takabileceğini gösteriyor.








