Selim Kuneralp yazdı: Macaristan ve Türkiye

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılması ve bunun neticesinde Soğuk Savaşın sona ermesiyle evvelce Sovyet boyunduruğu altında yaşayan Orta ve zDoğu Avrupa ülkeleri için en önemli öncelik Rus egemenliğinin geri gelmesine karşı sağlam güvenceler bulmaktı.  Bunların birincisi NATO, ikincisi de AB üyeliğiydi.

Ülkemizde sık sık iddia edilenin aksine bu ülkeleri NATO’ya girmeye kimse zorlamadı. İttifak üyeliği onların tercihiydi. Zaten NATO ilk kuruluşundan itibaren genişlemeleri hep katılmak isteyen ülkelerin talebi üzerine olmuştur. Hatta ülkemizin de İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde Sovyet tehdidinden kaçınmak için NATO üyeliğini talep ettiğinde savaş sırasında tarafsız kalmasından rahatsız olan ABD’nin bu müracaata soğuk baktığı, buna karşılık gençliğinde Çanakkale’de savaşmış olan zamanın Birleşik Krallık Başbakanı Attlee’nin Türk ordusunu methederek ABD Başkanı Truman’ı ikna ettiği, Kore Savaşı’na da yine bu amaçla katıldığımız bilinmektedir.

Varşova Paktı’ndan yeni kurtulmuş ülkelerin NATO üyeliğini tamamlamak için AB’ye üyelik müracaatında bulunmaları da o dönem için doğal bir gelişmeydi.  Zaten AB’nin selefi Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958 yılında kurulduğunda NATO’nun ekonomik kolu olarak da tanımlanmıştı. Soğuk Savaşın bittiği dönemde ilk önce 12, 1995 yılında da 15 esas itibarıyla Batı Avrupa ülkelerinden oluşan AB için ise bu ülkeleri içeri almak hem Rusya’yı kıtadan uzak tutmak hem de Roman İmparatorluğu’ndan sonra ilk defa Avrupa’nın Doğu ve Batı kanatlarını hem de barışçıl bir şekilde birleştirme amaçlarını güdüyordu.

Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin belki Çekya hariç o zamana kadar fazla bir demokrasi tecrübesi olmaması aşılamaz bir engel olarak görülmedi. AB bu ülkelerin kısa zamanda Batıdaki ortaklarına benzeyeceğini ve hukukun üstünlüğünü kabul eden birer demokratik ülke olacaklarına büyük bir kibirle kendini inandırmıştı. Aslında önlerinde karanlık diktatorya ve iç savaş geçmişlerini kenara bırakıp AB üyeliğinden sonra birer örnek ülke haline gelen Yunanistan, Portekiz ve İspanya vardı. 15 yıllık bir aradan sonra geçen hafta tekrar gittiğim Madrit’te AB üyeliğinin her bakımdan ülkeye ne büyük nimetler getirdiğini, ekonomik kalkınmaya ilaveten iç savaşlar ve darbelerle dolu tarihinde ilk defa sağlam bir demokrasiye sahip olduğunu biraz da hayıflanarak kendi gözlerimle gördüm.  İspanya 50 yılda muazzam bir gelişme gösterirken biz neden bu kadar gerisinde kaldık, her alanda aramızdaki mesafe neden bu kadar büyüdü diye kendi kendime sordum durdum.

1990’lı yılların ortasında Doğu’ya genişleme kararı alındığında yeni üyelerin de Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi kısa zamanda üyeliğin gerektirdiği disiplinleri benimseyip birer “normal” Avrupa ülkesine dönüşecekleri umulmuştu. Bu nedenle müzakereler hızla ilerlemiş, aday ülkelerin AB müktesebatını kağıt üzerinde üstlenmeleri yeterli görülmüş, yeni mevzuatın gerektiği şekilde uygulanıp uygulanmadığına pek dikkat edilmemişti. Zaten hızlı ilerleyen müzakereler sonucunda Kıbrıs ile Malta’nın da dahil olduğu ilk grup 7 yıl içinde, Bulgaristan, Romanya ve Slovakya’dan oluşan ikinci grup da 10 yıl içinde AB üyesi olmuştu. 

Ne yazık ki AB üyeliğinin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi getirdiği söylenemez. En azından bu ülkelerin hiçbirinde Batı’da gördüğümüz istikrarlı kurumlara rastlamak mümkün olmadı. Birçoğunda yolsuzluklar ciddi boyutlara ulaşır oldu. AB bunları üye yapmakta acele ettiğini fark etmiş ancak iş içten geçmişti. Fatura sıradaki ülkelere çıkarıldı. Eskiden genişleme AB’nin en başarılı politikası olarak görülürken sonradan kötü bir şöhret edindi. Artık aday ülkenin gerekli AB mevzuatını üstlenmesi yeterli bulunmuyor, ayrıca bunu uygulaması da sıkı denetim altında tutuluyor, bu nedenle de genişleme iyice yavaşlar oluyordu. Katılma müzakerelerini 2012 yılında başlatmış olan Karadağ’ın en erken 2028’de, bu müzakereleri 2022’de başlatan Arnavutluk’un da belki 2030’da üye olmaları mümkün görülüyor. Aslında Rusya 2022’de Ukrayna’ya saldırmasa ve Balkanlarda AB ile bir etkinlik mücadelesine girmiş olmasaydı, bu iki ülkenin ve sırada bekleyen Moldova ile Makedonya’nın üyelikleri pek gündeme oturmayacaktı. Ancak Rusya’yı Balkanlarda frenlemek önceki genişlemelerde olduğu gibi önemli bir öncelik. Hatta savaş içindeki Ukrayna için dahi antlaşmalarda yeri olmamasına rağmen bir çeşit ortaklık, oy hakkı olmaksızın toplantılara katılım gibi formüller arandığını görüyoruz. Orada da amaç Rusya’ya karşı Ukrayna’ya güvence vermek.

İstikrarlı demokrasinin nerede ise hiçbir Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde kök salmadığı açık. Ancak Macaristan bu açıdan en kötü performansa sahip ülke.  Soğuk Savaşın son yıllarında genç bir öğrenciyken siyasi hayatına Sovyet baskısına karşı öğrenci hareketinin liderliğiyle başlayan Başbakan Viktor Orban zaman içinde ülkesinin bütün kurumlarının içini boşaltmış, ailesi ve yakın çevresine muazzam servetler kazandırmış, hatta “gayrı liberal demokrasi” gibi bir kavramın gelişmesine sebep olmuş ve bundan iftihar etmeye kadar gitmiştir.  Damadı ülkenin en zengin adamı, çocukluk arkadaşı da ondan sonraki en zengin adamı olmuştur. Bunlar 16 yıl süren son iktidarı döneminde yavaş yavaş gelişen şeyler olmuştur. Yolsuzlukların ayyuka çıkmasının neticesinde AB’den alması gereken 19 milyar euroluk fon da dondurulmuştu. Yanlış politikalar nedeniyle Macaristan ekonomisi yavaşlamış, refah düzeyi bozulmuştur.

Macaristan seçimleri
Selim Kuneralp yazdı: Macaristan ve Türkiye

Orban’ın AB standartlarına uyumsuzluğu sadece bunlardan ibaret değildi.  Malum AB’nin dış politikasından da bir hayli uzaklaşmış, hatta Putin ile yakın ilişkileri özellikle Ukrayna savaşı başladıktan sonra AB için ciddi bir çıban başı halini almıştır. 

Netice malum. 12 Nisan’da yapılan genel seçimleri muhalefet beklenmeyen bir performans göstererek kazandı. Yeni yönetim Anayasayı değiştirmek için gerekli çoğunluğu elde etmesi sayesinde görevi devralması beklenen 4 Mayıs’tan itibaren Orban’ın döşediği kurumsal mayınları temizleme gücüne sahip olacaktır.  İlk aşamada ülkesinin Rusya politikasında bir değişikliğe gitmiş, Ukrayna’ya bazı Batı Avrupa ülkelerinden farklı olarak çok sıcak bakmasa bile en azından AB’nin bu ülkeye yardımları Orban gibi bloke etmemiş, daha iktidarı resmen devralmadan Aralık ayından bu yana bekleyen 90 milyar euroluk yardım paketinin önündeki Macar engelini kaldırılmasını sağlamıştır. Orban’ın gitmesi AB için büyük bir rahatlamaya yol açmıştır. Gerçi geçtiğimiz hafta sonu Bulgaristan’da yapılan genel seçimleri kazanan eski Cumhurbaşkanı Rumen Radev’in partisinin ve kendisinin Rusya yanlısı olduğu biliniyor ama seçmenin onu bundan dolayı değil yıllardır ülkeyi yolsuzluk batağına sokmuş olan siyasi oligarşiye karşı olmasından dolayı tercih ettiği anlaşılmaktadır. Radev’in yeni bir Orban olmaması ve dolayısıyla AB’nin başını ağrıtmaması beklenmektedir.

Macaristan ve Türkiye

Macaristan seçimleri haliyle ülkemizde epeyce ilgi uyandırdı. Bunda dillerimizin ortak kökeni nedeniyle Macaristan’ın Orban döneminde Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci olmasının payı büyüktür. Aslında İslam karşıtlığı ve Netanyahu dostluğu ile ünlenen Orban’ın bu nedenlerle Türkiye’de sempati uyandırması normalde beklenmezdi. Ama bu yönleri birçokları tarafından görmezden gelindi.

Bazıları da Macar muhalefetinin seçim zaferinin ülkemiz için bir örnek teşkil edip etmediği konusunda mütalaalar serdettiler. Ülkelerimiz arasındaki rejimler arasında benzerlikler olduğuna şüphe yok. Ancak maalesef bence farklılıklar benzerliklerden daha fazla.

En büyük fark Macaristan muhalefetinin tek bir parti ve lider arkasında toplanabilmiş olması. Nerede ise tüm muhalefet partileri seçimlerden çekilip Peter Magyar’ın arkasında toplandılar. Neticede yeni Macar Parlamentosunda hiç sol kökenli parti olmayacak. Ülkemizde böyle bir birleşmenin mümkün olduğunu sanmıyorum. Bu da bizdeki muhalefetin benzer bir performans göstermesinin önündeki en büyük engeli teşkil ediyor.

Ancak tabii Macaristan ile aramızdaki en büyük fark onun AB üyesi, bizim ise olmamamızdır.  Her ne kadar gayrı liberal demokrasinin piri olsa ve bağımsız olması gereken kurumları kendine bağlamışsa da muhalefetin üzerine gitme konusunda AB üyeliğinin sebep olduğu sınırlamalar mevcut.  Ne yazık ki üye olmadığımız için bu frenler bizde mevcut değil.             

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.