Gezi Parkı direnişi, tüm ağırlığı ve renkliliğiyle gündemde. Pek çok politik çevre onu yönlendirme çabasında olsa da bunlar, halkın en doğrudan, kendiliğinden, doğal ve elbette haklı taleplerini dile getirdiği; tepkileriyle ördüğü eylemlerdir. Arkasında içeride ya da dışarıda bir çapanoğlu arayanlar, halkı ciddiye almıyor; yılların, hatta son etabı artık çekilmez hâl alan on yılların biriken tepkisini görmüyorlar. Ne acıdır ki, bu durum dışarıda daha doğru okundu. Basında inkârı mümkün olmayan köşe yazarlarını ve Gezi’ye güzellemeler yazanları da, müsaadeleriyle, bu güzel eylemlerin bir parçası olarak görmek istiyorum.
Gezi direnişi bir kıvılcımla alev aldı, şaşırtıcı bir hızla büyüdü ve beklendiği gibi sönmedi. Çünkü devlet baskısı, son yıllarda toplumun tüm yaşamına müdahale etme hakkını kendinde gören bir dikta anlayışıyla pervasızca kullanıldı. Bu durum, sürüleştirme, iradesizleştirme, hatta onursuzlaştırma harekâtına dönüştü. Düşünün; hayatınızın her boyutu hakkında size rağmen karar verilecek ve bunu adım adım kabullenmeniz beklenecek. Bu, diktatörlerin toplumu teslim alma ve sindirme yöntemidir.
Gezi direnişi, bu aşamada her kesimin ilgisine mazhar olacaktır. Elbette uluslararası ve yerel tüm güçler tavır belirleyecek, gidişat üzerinde etkide bulunmaya çalışacaktır. Gerçek şu ki, dev bir kaya yerinden oynamıştır. Burada belirleyici olan, ya da olması gereken, toplumun kendi dinamikleridir. En kötü tavır ise sessiz kalmaktır.
Elbette ortada “Arap Baharı” denilen ve sonuçları çok da iç açıcı olmayan örnekler var. Ancak Türkiye bu ülkelerin tümünden farklıdır. Türkiye’de darbelerle yavaşlatılan ama hiç sönmeyen elli yıllık bir mücadele birikimi vardır. Daha da önemlisi, Kürt Özgürlük Hareketi ülke boyutlarını aşan, dengeleri zorlayan bir dinamik olmayı sürdürmektedir. Türkiye, iddia edildiği gibi hiçbir zaman tam anlamıyla demokratik bir ülke olmadı; fakat demokrasi bilinci, Mısır, Tunus, Libya ve Suriye ile kıyaslanamayacak kadar gelişkindir. Biz, bu ülkelerden herhangi biri gibi olmak zorunda değiliz; olmamalıyız da. Ama onlarca yıldır hasretini çektiğimiz özgürlük olanağı kapımıza gelmişken ondan korkmayalım.
Farklı kesimlerin kaygılarının kaynağı, birbirlerine karşı derin ve katı önyargılarla şartlandırılmış olmalarıdır. İktidarın elini güçlendiren temel husus da budur. Tamam, birileri her zaman olduğu gibi “durumdan vazife çıkarmaya” çalışıyor; fakat onlara kendimizi kullandırmayalım. Meydanı Ergenekon artıklarına ve İttihatçı darbeci mantığa bırakmayalım. Kürt hareketine ve Kürt halkına karşı oluşturulmuş haksız imaj henüz tam anlamıyla yıkılmış değil. Devrimci sol ile Kürt hareketi de yeterince buluşabilmiş değildir.
Aleviler, farklı etnik kimlikler, Müslüman olmayan halklar, Kürtler, Türkler, solcular, Müslümanlar, emekçiler, sanatçılar, işverenler, çevreciler, kadınlar ve gençler… Çakışan ya da paralel taleplere sahip tüm bu kesimlerin ortak isteği demokrasi değil mi? Gezi Parkı’nda dile getirilen ve sloganlaştırılan taleplere karşı çıkan ya da onları önemsiz gören var mı? Sanmıyorum. Asıl handikap, toplumun temel dinamikleri arasında yeterli güvenin inşa edilememiş olmasıdır. Güven kazanma ve kazandırma çabasının öncülüğünü ise öncelikle Kürt Özgürlük Hareketi yapmalıdır.
Barış ve çözüm süreci açısından bir fırsat, bir katalizör olarak görülmesi gereken Gezi direnişine “acaba”larla yaklaşmak büyük kaybettirir. “Acaba AKP giderse yerine kim gelir?”, “Ergenekoncular yeniden iktidarı ele geçirir mi?”, “Cemaat giderek daha mı etkili oluyor?”, “Sonuçta ABD müdahale eder mi?”, “Birileri ortamı provoke ederek barış sürecini boşa çıkarmaya mı çalışıyor?” Evet, kaygılar çok fazla. Üstelik bunların bir kısmı da yabana atılacak türden değil. Ancak kanımca işin özüyle ilgilenmek daha doğrudur. Eğer mesele demokrasi ise, bunu kimin geleceği ya da gideceği meselesine indirgememeliyiz. Zaten bugün demokrasiyi seçim sonuçlarıyla, savaşı ise ölü sayılarıyla ölçen bir hükümet anlayışıyla karşı karşıyayız.
Bir kesimin diğerlerini yönetmesini kader olmaktan çıkaralım. Bir avuç darbeci, fırsatçı ya da ırkçı milliyetçi çevre dışında, ortak taleplerde buluşmayı engelleyecek ne olabilir? Biz sel gibi akarsak, ortada köhnemiş yasaların, iktidarcı ve egemenlikçi anlayışın, ötekileştirici kurumların kalacağını mı sanıyorsunuz? Sonrası yepyeni bir ülke olacaktır.
Nasıl yaşayacağımızı, nasıl yönetileceğimizi —her tür insan yönetimine karşı olsam da, anlaşılan o ki bu iş bir süre daha devam edecek— kendimiz belirledikten sonra ortada şahıslar ve diktatörler kalmayacaktır. Elbette sonrasında kimin geleceği de önemlidir. Ancak buna da bu sürecin ulaştığı noktada yine biz karar vereceğiz. Yani ortaya çıkacak olan, bizim eserimiz olacaktır.
“BİZ DAHA İYİ BİR ÜLKE YARATIRIZ” iddiamız ve buna dair güvenimiz var mı?
O hâlde ne duruyoruz?

Gezi’ye bugünden bakmak: Biz daha iyi bir ülke yaratabildik mi?
Gezi Direnişi’nin üzerinden yıllar geçti. O günlerde yazdığım “Biz Daha İyi Bir Ülke Yaratırız” başlıklı yazıyı yeniden okurken, kendime şu soruyu sordum: O günden bugüne bu ülkede gerçekten ne değişti?
Bugün Gezi’ye dönüp baktığımızda, iktidarın yıllardır anlatmaya çalıştığı masallardan sıyrılarak konuşmak gerekiyor. Gezi ne birkaç ağacın meselesiydi ne de dış güçlerin kurguladığı bir senaryo. Gezi, bu ülkenin milyonlarca yurttaşının baskıya, kibre, dayatmaya ve tek sesli bir toplum yaratma çabasına karşı yükselttiği güçlü bir itirazdı.
O gün insanlar yalnızca bir parkı savunmak için sokağa çıkmadı. İnsanlar hayatlarına sürekli müdahale edilmesine, nasıl yaşayacaklarının, ne düşüneceklerinin, neye inanacaklarının yukarıdan belirlenmesine itiraz etti. Toplumu bireysel ve farklı kolektif kimlikleriyle eşit özne olarak değil, terbiye edilmesi gereken tebaa olarak gören anlayışa karşı çıktı.
Bugünden bakınca daha net görüyoruz: Gezi’nin temel talebi demokrasi, özgürlük ve onurdu.
Peki ne oldu?
Açık konuşalım. Gezi’nin yarattığı büyük toplumsal enerji kalıcı bir siyasal hatta dönüşemedi. Meydanlarda kurulan dayanışma, ortak bir demokratik program ve örgütlü bir mücadele zemini hâline getirilemedi. Bu önemli bir eksiklikti ve bunun bedeli sonraki yıllarda ağır ödendi.
Ama aynı açıklıkla şunu da söylemek gerekir: Gezi’den sonra yaşanan otoriterleşmenin sorumluluğunu Gezi’ye yüklemeye çalışanlar ya bilinçli olarak gerçeği çarpıtıyor ya da hâlâ toplumu anlamamakta ısrar ediyor. İktidar, Gezi’yi demokratik bir itiraz olarak görmek yerine düşmanlaştırmayı tercih etti. Çünkü mesele birkaç haftalık protesto değildi; mesele, toplumun korkmadan konuşabileceğini göstermesiydi.
Sonraki yıllarda siyasal alan daraldı, kutuplaşma derinleşti, güvenlikçi politikalar olağanlaştırıldı. Gezi’ye katılan milyonlar değil, Gezi’den korkan siyasal akıl bu sürecin mimarı oldu.
Peki bütün bunlar Gezi’nin başarısız olduğu anlamına mı geliyor?
Hayır.
Çünkü Gezi’nin değeri yalnızca ortaya çıkardığı sonuçlarda değil, açığa çıkardığı toplumsal hakikatte yatıyor.
O gün farklı kimliklerden insanlar birbirlerini yeniden keşfetti. Yıllarca birbirine karşı korkularla, önyargılarla ve siyasi mühendislikle konumlandırılmış kesimler aynı meydanlarda yan yana durabildi. Kürtler, Türkler, Aleviler, Sünniler, sosyalistler, demokratlar, kadınlar, gençler, çevreciler…
Evet, bu ortaklaşma eksikti. Evet, kalıcı bir siyasal güce dönüşemedi. Ama Türkiye toplumunun resmi ideolojinin ve kutuplaştırma siyasetinin çizdiği sınırların çok ötesinde bir demokratik potansiyele sahip olduğunu gösterdi.
Yıllar önce özellikle üzerinde durduğum konulardan biri Kürt sorunu ve çözüm süreciydi.
O dönemde Gezi’nin demokratikleşmeyi hızlandırabileceğini, çözüm sürecine toplumsal bir derinlik kazandırabileceğini düşünüyordum. Ne yazık ki süreç tersine evrildi. Çözüm süreci sona erdi, çatışmalar yeniden başladı ve Türkiye tarihsel bir fırsatı heba etti.
Ancak bugün hâlâ barışı, demokratik çözümü ve toplumsal uzlaşmayı konuşuyorsak, bunun nedeni o ihtiyaçların ortadan kalkmamış olmasıdır. Sorunlar yerinde duruyor; yalnızca üzerleri daha kalın bir örtüyle kapatılmış durumda.
Gezi’ye dair en önemli gözlemlerimden biri toplumdaki güvensizlik duvarlarıydı. Aradan geçen yıllar bu duvarları yıkmadı. Hatta siyasal iktidar çoğu zaman bu duvarları daha da yükseltmeyi tercih etti. Çünkü kutuplaşma, demokratik meşruiyet üretemeyen iktidarların en kullanışlı aracıdır.
Yine de Gezi’nin bıraktığı iz silinmedi.
Çünkü Gezi insanlara yalnız olmadıklarını gösterdi. Bu ülkede milyonlarca insanın özgürlük, adalet ve demokrasi taleplerinde buluşabileceğini gösterdi. Belki iktidarı değiştirmedi ama korkunun mutlak olmadığını gösterdi. Belki rejimi dönüştürmedi ama yurttaşlık bilincinde geri döndürülemeyecek bir iz bıraktı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, yıllar önce sorduğum soru hâlâ önümüzde duruyor:
“Biz daha iyi bir ülke yaratırız” iddiamız ve buna dair cesaretimiz hâlâ var mı?
Asıl mesele budur.
Çünkü ülkeleri yalnızca devletler, iktidarlar yönetmez; toplumlar da kendi geleceklerini kurar. Ve hiçbir iktidar, toplumun daha iyi bir ülke hayal etme iradesini sonsuza kadar bastıramaz.
Gezi’nin bize bıraktığı en değerli miras da budur: Daha demokratik, daha özgür ve daha adil bir ülkenin mümkün olduğuna dair inanç.
O inanç hâlâ yaşıyorsa, bütün karalama kampanyalarına, bütün baskılara ve bütün çarpıtmalara rağmen Gezi de yaşamaya devam ediyor demektir.














