Selim Kuneralp yazdı: Türk boğazları ve Hürmüz

Hürmüz Boğazı’ndaki çekişme dikkatleri Türk boğazlarının statüsüne ve bunun bir örnek teşkil edip etmediğine ilişkin dış basında bazı arayış ve fikir jimnastiklerine yol açtığına şahit oldum. ABD ile İran arasındaki çekişmenin ne şekilde sonuçlanacağını şimdiden tahmin etmek mümkün değil. Dünyanın petrol ticaretinin yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin İran’ın keyfine bırakılmaması şüphesiz uluslararası toplum için elzem bir hedeftir. Üstelik İran rejiminin çok az sayıda geçişe izin vermekte olduğu ve gemilerden 1-2 milyon dolar tutarında haraç kesmesi de kabul edilebilecek şey değil. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçtiğimiz günlerde hatırlattığı gibi ücret ancak Panama ve Süveyş kanalları gibi insan eliyle kazılmış ve bakım gerektiren su yollarından geçişlerde talep edilebiliyor. Kanaatimce İran bu akıl almaz iddiasıyla savaş başladıktan sonra kazandığı uluslararası toplumun sempatisini ciddi bir şekilde kaybetme tehlikesiyle karşılaşıyor. Umarım bu çekişme barışçıl bir şekilde çözümlenir. İdeali serbest geçişi garantileyen bir uluslararası sözleşme olur. Ancak birbirlerine zıt öncelikleri olan Körfez ülkelerinin aynı masa etrafında toplanmaları bugünkü koşullarda düşünülebilecek bir şey değil. Ancak çıkarlar o kadar büyük ki sorunun sürüncemede bırakılması da mümkün değil.

Selim Kuneralp yazdı: Türk boğazları ve Hürmüz
Selim Kuneralp yazdı: Türk boğazları ve Hürmüz

Bu satırları yazdığımda İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki engellemesini İsrail ile Hizbullah arasındaki ateşkes devam ettiği sürece kaldırdığına ilişkin İran Dışişleri Bakanı Araçki’nin açıklaması geldi. Tabii bu açıklamanın gücü ellerinde tutan Devrim Muhafızlarını ne ölçüde bağladığını zaman gösterecektir. Ancak boğazın üzerindeki İran engeli kalkarsa Trump’ın İran rejimini dize getirdiği sonucuna varılacaktır. Tabii her zamanki aşırı özgüveniyle Trump’ın kalıcı bir barış anlaşmasına varılmadıkça İran gemileri üzerindeki ABD ablukasının devam edeceğini açıklaması pek hayra alamet değildi. Önümüzdeki günlerde durum açıklığa kavuşmaya başlayacaktır.

Gelelim boğazlarımıza. Osmanlı döneminde Boğazların statüsünde meydana gelen evrim konusunu burada ayrıntılı bir şekilde irdelemeye çalışacak değilim. Konu hakkında sayısız doktora tezleri ve kitaplar yazılmıştır. Avrupa ülkelerinde lisansüstü eğitim gören vatandaşlarımızın bir dönem favori tez konularının başında bu gelirdi.

Birkaç kelimeyle özetleyecek olursak Osmanlı döneminin yükselme döneminde boğazlar üzerinde mutlak bir egemenlikten bahsetmek mümkündür. Boğazlar savaş gemilerine kapalı, ticaret gemilerinin geçişi ise izne ve ücrete tabiiydi. Rusya’nın 18’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Karadeniz’in kuzey sahillerini ele geçirip topraklarını genişletmeye başlamasıyla konuya bir de askerî boyut eklendi. Rusya için kendi savaş gemilerinin geçmesine izin veren ve diğer ülkelerininkilerini engelleyen bir uygulama öncelik sahibi oldu. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanının bastırılmasına yardımcı olmasına karşılık Osmanlı yönetimi 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşmasıyla boğazları ilk defa bir uluslararası anlaşma konusu yapmış ve bu antlaşma ile boğazları Rus savaş gemileri hariç tüm diğer ülkelerininkilere kapatmıştı. Ancak özellikle Büyük Britanya’yı rahatsız eden bu durum uzun sürmedi ve 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesiyle tüm savaş gemilerinin geçişleri engellenir oldu. Kırım Savaşı’nın sona ermesi üzerine imzalanan 1856 Paris Antlaşması ise Rusya’nın boğazlardan savaş gemisi geçirmesini engellemekteydi. Hatta Antlaşma’ya göre Rusya’nın Karadeniz’de savaş gemisi muhafaza etmesi bile yasaktı. Bu hüküm uygulanamadı ancak Rusya’nın boğazlara olası bir saldırısına karşı göz dağı niteliğinde, Rusya hariç büyük güçler Birinci Dünya Savaşı’na kadar birer savaş gemisini İstanbul’da muhafaza hak ve imkânını kazandı. Rusya’nın 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından 1914’e kadar dış siyaset hedeflerinin başlarında savaş gemilerini boğazlardan geçirebilme imkânını kazanmak vardı. Ancak bunda başarılı olmadığı, savaş başladıktan sonra da Çanakkale Muharebesi’nin amacının da boğazları müttefiklere, dolayısıyla Rusya’ya açmak olduğu malumdur.

Selim Kuneralp yazdı: Türk boğazları ve Hürmüz
Selim Kuneralp yazdı: Türk boğazları ve Hürmüz

Kurtuluş Savaşı’mızdan sonra hâlen yürürlükte olan Lozan Barış Antlaşması’na ek bir boğazlar Sözleşmesi de imzalandı. Sık sık gündeme gelen Limni ile Semadirek’in silahsızlanması, boğazlar bölgesinin silahsızlanmasına paralel olarak öngörülmüştü. Bu Sözleşme Atatürk döneminde takip edilen uzlaşmacı dış siyasetin bir örneğini, belki de en önemli örneğini teşkil etmektedir. Boğazların kontrolü Türkiye’ye değil, Türkiye’nin 1932 yılına kadar üyesi dahi olmadığı Cenevre merkezli Milletler Cemiyeti bünyesinde kurulan ve Türkiye’nin temsil edildiği bir uluslararası komisyona bırakılmıştı. Bu dönemde geçişler gerek savaş gerek ticaret gemileri için serbestti.

Ancak boğazların güvenliğindeki boşluk yaklaşan İkinci Dünya Savaşı ortamında bir sorun yaratmaya başlamıştı. Burada da Atatürk uzlaşmacı kimliğini gösterdi. Savaştan sonra silahsızlanmış olan Almanya’nın Ren bölgesini Hitler tek taraflı bir şekilde işgal ederken Atatürk yine uzlaşma yolunu tercih etti ve 1936 Montrö Sözleşmesi bu şekilde müzakere edildi.

Barış zamanında yapılan tüm anlaşmalarda olduğu gibi Montrö bir denge teşkil etmektedir. Türkiye 1923 Sözleşmesi ile kaybettiği egemenliği geri almış, ancak Osmanlı döneminden farklı olarak geçişleri kontrol etme ve keyfine göre sınırlandırma imkânını elde edememişti. Batılı ülkeler yaklaşan savaş ortamında Türkiye’yi yanlarına alabilecek bir düzenleme istiyorlardı. İki yıl sonra Hatay sorununun da Türkiye’nin lehine sonuçlanmasıyla birlikte Montrö 1939’da Fransa ve Birleşik Krallık’la imzalanan ittifak antlaşmasının zeminini hazırlamıştı. SSCB ise Hünkâr İskelesi’nden sonra tarihinde ilk defa savaş gemilerini boğazlardan geçirme imkânını elde etmiş, en az aynı derecede önemli olan üçüncü ülkelerin savaş gemilerinin hem tonaj hem süre bakımından Karadeniz’deki mevcudiyetini sınırlamıştı. Ayrıca Sovyet devriminden sonra ilk defa da Batılı ülkelerle aynı masada eşit bir şekilde oturma imkânını bulmuştu.

Selim Kuneralp yazdı: Türk boğazları ve Hürmüz
Selim Kuneralp yazdı: Türk boğazları ve Hürmüz

Montrö belki de o dönemde imzalanmış olup da hâlâ yürürlükte olan ender uluslararası anlaşmalardan biridir. Aslında Lozan Barış Antlaşması’ndan başkası da aklıma gelmiyor.

Montrö 1923 Boğazlar Sözleşmesi’nin ilga edildiğini dibacesinde belirttiğinden ve Sözleşme’de bu adaların silahsızlanmasının devam edeceğine dair bir hüküm bulunmadığından Limni ve Semadirek adalarının silahsızlanmasına da son verdiği genelde kabul edilmektedir. Zaman zaman ülkemizde bu görüşe itiraz edenler çıksa da Türkiye bu konuyu uluslararası ortama taşımaktan çekinmiştir.

Montrö bazı çevrelerde ebediyete kadar devam edecek bir anlaşma olarak görülmektedir. Oysa Lozan Barış Antlaşması’ndan farklı olarak Montrö yirmi yıllığına yapılmış, 1956 yılından itibaren de beşer senelik dönemler için otomatik olarak yenilenmesi öngörülmüştür. 29’uncu madde tadil önerilerinin ne şekilde ele alınacağını da ayrıntılı bir şekilde tarif etmektedir. Aslında içinde bulunduğumuz ay bir beş yıllık sürenin daha dolmasına isabet etmekte ancak imzacılardan herhangi birinin böyle bir tadil önerisi getireceğine ilişkin bir işaret yok. Bu arada ABD’nin imzacı olmadığını, dolayısıyla bir tadil teklifi getirmesinin imkânı bulunmadığını, öyle bir niyeti varsa imzacılardan birkaç tanesini ikna etmesi gerektiğini hatırlatalım. Herhangi bir dönemde böyle bir girişimde bulunduğunu hatırlamıyorum. Montrö’yü değiştirmek sadece İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin tarafından gündeme getirilmişti. Stalin’in gerekçesi de savaş sırasında en az iki defa Alman savaş gemilerinin Montrö’ye aykırı bir şekilde boğazlardan geçip Karadeniz’e girmesine ülkemizin göz yumduğu iddiasıydı. Stalin’in pek dostane olmayan bu isteği ülkemizi Batı’ya dönmeye ve NATO’ya girmeye yönlendirdiği malum.

Montrö’nün sayfaları karıştırıldığında özellikle savaş gemilerinin taşıyabilecekleri silahlar tanımlanırken çağın ne kadar gerisinde kaldığı göze çarpıyor. O zamanki teknolojiyle gemilerin vurucu gücü taşıdıkları topların hacmiyle ölçülürdü. Bugün ise savaş gemilerinde top değil füzeler vardır. Ağır top taşıyan gemilerin bunları taşıyabilmek için çok büyük olması gerekmekteydi. Montrö’deki tonaj sınırlamaları da bu durumu yansıtıyordu. Bugünkü savaş gemileri için böyle bir sorun kalmadı. Füzeler en güçlü toplardan çok daha etkin olmalarına karşın göreceli olarak daha hafif. Savaş gemileri de haliyle küçüldü. Ayrıca Montrö’de o zamanlar mevcut olmadıkları için uçak gemilerinden bahis yok. Sovyetlerin 1970’li yıllarda Karadeniz’de inşa edip Akdeniz’e çıkarmak istedikleri uçak gemileri o dönemde bir heyecan yaratmıştı. Ancak gemilerin boğazlardan geçerken güvertelerinde uçak bulundurmamaları kriz olasılığını azaltmıştı. Montrö’nün Soğuk Savaş döneminde SSCB lehine yorumlandığının bir örneği de geçiş öncesi vermeleri gereken bildirimde geminin adının belirtilmesi gerekirken sadece istenildiği gibi değiştirilebilen borda numarasını bildirdikleri de bir vakıadır.

Montrö’nün bugünkü şartlara uymadığının bir yönü de imzacılar arasında bulunan SSCB ile Yugoslavya’nın yerlerinde yeller esmekte olmasıdır. Bu iki ülkenin halefiyet durumları herhalde hukukçuları epey meşgul edebilir. Örneğin tüm eski Sovyet Cumhuriyetleri halef ülke ise Karadeniz’e binlerce kilometre mesafede olanlar da mı taraf ülke sayılacaktır? Halef ülke sadece Rusya ise Karadeniz’e sahili olan Ukrayna ile Gürcistan ne olacaktır? Aynı sorun 7-8 parçaya bölünmüş Yugoslavya için de mevcuttur.

Dolayısıyla fazla geç olmayan bir gelecekte, muhtemelen Rusya-Ukrayna savaşının bitiminden sonra Montrö’nün değişmesi konusunun gündeme gelmesi ihtimaline karşı hazırlıklı olmakta ve mümkünse bu konuda bazı hazırlıklarda bulunulmasında fayda var. Bunu yaparken Montrö dönemindeki yöneticiler Atatürk, İnönü ve müzakereci Dışişleri Bakanı Aras’ın bu Sözleşmeyi ebediyete kadar yaşatmak gibi bir hedefleri olmadığını da hatırlamakta fayda var. Ne yazık ki her şeyin iç siyasete bulaştırıldığı ülkemizde Montrö de kimileri tarafından katiyen dokunulması mümkün olmayan ve sadece tapınılması gereken bir put olarak görüldüğü için serin kanlı bir fikir jimnastiği pek mümkün görünmüyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.