Selim Kuneralp yazdı: Avrupa’ya dönme zamanı

Avrupa Birliği ile ilişkiler tam on yıldır buzdolabında. Katılma müzakereleri o zamandan beri askıda, Gümrük Birliği’nin modernizasyonu müzakerelerinin başlayabilmesi için Avrupa Komisyonu’nun Konsey’den istediği yetki neredeyse on yıldır masada bekliyor, vizelerin kalkması için gerekli kriterlerin yerine getirilmesi amacıyla 18 Mart 2016 tarihinde zamanın Başbakanı Davutoğlu’nun istediği iki aylık süre dolalı on yıl olacak ve kriterlerin yerine getirilmesi için çalışmaların sürdüğü zaman zaman Dışişleri Bakanı tarafından ifade edilse de bu konuda herhangi bir ilerleme görülmemektedir. Kurumsal açıdan da ilişkiler donmuş vaziyette. Ortaklık Konseyi ve Karma Parlamento Komisyonu yıllardan bu yana toplanmamakta, eskiden Dışişleri Bakanı en az yılda iki defa gayrı resmî bakanlar toplantısına çağırılırken bu davetler şimdi ancak zaman zaman arızî bir şekilde yapılabilmektedir. Bazı teknik temaslar yapılıyorsa da içerik ve düzey açısından pek tatmin edici sayılmazlar.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa'ya dönme zamanı
Selim Kuneralp yazdı: Avrupa’ya dönme zamanı

Bu durumun esas itibarıyla iki nedeni var. İlk neden ülkemizin özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden sonra içeride meydana gelen sertleşme neticesinde demokrasi ve hukuk kurallarından uzaklaşmış olması, ayrıca AB değerlerinin temelini teşkil eden laiklik, din ile devletin birbirlerini etkilememesi gibi konularda da AB’den giderek ayrılması ve tabii Kıbrıs sorununun devam eden çözümsüzlüğüdür. Ülkemizde görmezden gelinen şeylerden birisi Kıbrıs’ın 2003 yılında imzaladığı, 2004 yılında da yürürlüğe giren AB’ye Katılma Antlaşması’na göre Adanın sadece Güneyi değil, Kuzeyi de AB parçasıdır; zira tüm dünya gibi AB de Kıbrıs’ın tek meşru temsilcisi olarak bizim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) olarak adlandırdığımız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni görmektedir. Katılma Antlaşması’na göre Kuzey de AB parçasıdır ancak AB tarafından tanınmadığı için AB mevzuatı orada geçerli değildir. Nitekim Türkiye göçmenleri hariç KKTC vatandaşları otomatik olarak Kıbrıs Cumhuriyeti, dolayısıyla da AB vatandaşı sayılmaktadır. Tabii Kıbrıs sorunu çözümlenmeden Adanın AB’ye kabul edilmesi çok büyük bir hata olmuştur ancak ne yazık ki bu hatanın sorumluluğu iki taraf arasında paylaşılmıştır. Nisan 2004’te Annan Planı’nın Kıbrıslı Türkler ve Türkiye tarafından kabul edilmesine rağmen Rumlar tarafından reddi Kıbrıs’ın AB’ye girmesini engellememiştir. Bu AB’nin hatasıydı haliyle. Ancak Annan Planı 2001-2002 yıllarında müzakere edilirken çeşitli versiyonları zamanın Türkiye ve KKTC yöneticileri tarafından reddedilmişti. Oysa sonradan kabul edilen Annan Planı, Katılma Antlaşması 14 Nisan 2003 tarihinde imzalanmadan önce kabul edilmiş olsaydı, bu antlaşmanın bir parçası olacak ve Rumlar tarafından reddi mümkün olamayacaktı; çünkü planın reddi Katılma Antlaşması’nın reddi anlamına gelecekti.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa’ya dönme zamanı

Neticede olan oldu ve geriye dönüşü imkânsız bir hâle geldi. Bugün Kıbrıs sorununa bir çözüm aranacak olsa, sadece Annan Planı’nın dayanağını teşkil eden Birleşmiş Milletler parametrelerini değil, AB mevzuatını da göz önünde tutmak gerekecektir. Bu da haliyle yutulması bir hayli zor bir hap olacaktır; çünkü muhtemelen Annan Planı’nda öngörülen iki taraf arasında uzun sürecek bölgeler arasındaki geçiş sınırlamalarının AB mevzuatına aykırı olduğu iddia edilebilecektir.

Kıbrıs’ın AB üyeliği gerçekleştikten sonra yapılan tüm çözüm denemelerinin Rumların kozların ellerinde olduğu görüşünden hareketle akamete uğraması üzerine ülkemizi ve KKTC’yi yönetenler iki egemen devletli çözüm tezini geliştirmeye çalıştılar. Ancak bu tez de ne AB tarafından ne de en yakınımız oldukları farz edilen Türk dünyası ülkeleri tarafından kabul edildi. Geçtiğimiz yıl KKTC’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini muhalefetin adayının kazanması üzerine tutumun değişeceği ve müzakerelerin tekrar başlayabileceği umulmuştu. Ancak bu beklentiler gerçekleşmedi ve AB’nin defalarca kabul etmeyeceğini açıkladığı iki devletli formül üzerinde ısrar edilmeye devam ediliyor. 2019-20 döneminde Doğu Akdeniz’in ihtilaflı sularında tarafımızdan yapılan araştırmalar, Libya ile yapılan ve hiçbir zaman yürürlüğe giremeyen, bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarını dikkate almadığı iddiasıyla AB tarafından da geçersiz sayılan Deniz Hudut Anlaşması yeni krizlere yol açmıştı. Bu krizlerin neticesinde AB ile birçok alanda diyalog da kopmuş, ancak araştırmaların durması ve gemilerin ihtilaflı sulardan çekilmesi üzerine diyalog kısmen tekrar başlamış; fakat 2016 öncesine dönüş mümkün olmadı. Geçtiğimiz hafta açıklanan Rum Yönetiminin ABD kökenli Chevron şirketi ile yaptığı deniz dibi araştırma anlaşmasının ülkemizde görmezden gelinmesi yeni bir kriz yaratmak istenmediğinin işareti sayılabilir. Ancak ilişkilerin normalleştirilmesi için yeterli değildir.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa'ya dönme zamanı
Selim Kuneralp yazdı: Avrupa’ya dönme zamanı

Bu arada iktidarın Avrupa ile ilişkilerinin buzdolabına kalkması üzerine rotayı 2017 başlarında Beyaz Saray’ı ilk defa devralan Trump’a çevirdi. Trump’ın ilk dönemi de iniş ve çıkışlarla doluydu. “Akıllı ol” mektubu hafızalardan silinmedi. Ancak Trump’ın bir özelliği muhatabı liderlerin demokrasi ve hukuk performanslarıyla pek ilgilenmemesidir. Ayrıca Kıbrıs sorunuyla hiçbir şekilde ilgilenmediği görülmektedir.

Trump’ın birinci döneminde bu bakımdan Rahip Brunson şoku dışında ülkemizle ilişkiler açısından fazla bir sıkıntı yaşandığı söylenemez. Biden’ın 2020 seçimlerini kazanması ise ülkemizde hayal kırıklığına yol açmıştı. Yine de Biden’ın düzenlediği demokrasi forumlarına ülkemizi davet etmemesi dışında ülkemizin ABD ile ilişkilerinde onun döneminde ciddi bir bunalım geçirdiği söylenemez. Biden döneminin ortalarında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ülkemizin stratejik konumuna dikkatler çekmiş ve gerek AB gerek ABD ilişkilerinde bunu öncelemişlerdi.

Yine de Trump’ın Beyaz Saray’a geri dönüşü iktidar çevrelerinde yeni beklentilere yol açmış, hatta sevinçle karşılanmış denebilir. Ancak herkesçe malum olduğu şekilde Trump’ın ikinci dönemi birincisinden epey farklı oldu. İlk döneminde onu sınırlayan ve “odadaki yetişkinler” şeklinde adlandırılan deneyimli kişilerin yerine yakın çevresine sadece sadakat bağlarıyla bağlı ve onun her akıl dışı fikrine onay verecek kişileri topladığını görüyoruz. Yine de İsrail’in Gazze’de sebep olduğu katliamlara rağmen ona verdiği destek ülkemiz ile Trump yönetimi arasındaki ilişkilere zarar vermedi. Tersine ne yapacağı çok belli olmayan ve uluslararası hukuka uygunluğu epey tartışma konusu olan Trump’ın kurduğu Barış Kurulu’na katılan ender ülkelerden biri ülkemiz olmuştur. Ancak Trump’ın zaman geçtikçe giderek irrasyonel bir çizgi benimsemesi, hukuk gibi bir kavramı tanımaması, sadece kendi kişisel iradesini yol gösterici olarak görmesi ABD politikasının alışılmış raylardan iyice çıkmasına yol açtı. Bunu ilk önce Venezuela’nın pek makbul olmayan lideri Maduro ile eşinin ABD’de yargılanmak üzere kaçırılmasında gördük. Arkadan da akla ziyan, hiçbir ciddi hazırlığı olmayan, açık hedefi ve çıkış stratejisi bulunmayan İran saldırısına şahit olduk. Tüm dünya ekonomisini sarsan, vahim sonuçlar doğuran ve bölgemizi alt üst eden bu savaşın ne kadar süreceği, Trump’ın günden güne fikir değiştirmesi nedeniyle belli olamıyor. Yapılanlarda mantık aramanın beyhudeliği karşısında iktidarın da şaşkına döndüğünü tahmin etmek zor değil. Gerçi Trump bu ortamda Halkbank davasını iktidar için zararsız bir şekilde kapattırmayı ihmal etmemiş ve böylelikle ona büyük bir hediye yapmıştır. Her vesileyle övücü bir dil kullanması haliyle iktidar ve yakın çevresini memnun etmektedir.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa'ya dönme zamanı
Selim Kuneralp yazdı: Avrupa’ya dönme zamanı

Bu arada İran’ın art arda ülkemize yönelttiği füze saldırılarının NATO bayrağı altında ABD güçleri tarafından engellenmesi ülkemizde NATO’ya ilgiyi de artırmıştır. En eski üyelerinden birisi olduğumuz ittifakın sağ ve sol medyada yapılan tezvirata rağmen halkın yüzde 60’ından fazlasının desteğine sahip olması da epey ilginçtir. Arkadan Adana ve Boğazlarda kurulacağı açıklanan çok taraflı NATO karargâhlarıyla ilgili haberler de geldi. Bu karargâhların kurulmasının savaştan çok önce planlandığını değerli meslektaşım Fatih Ceylan’dan öğreniyoruz. Yine de tesadüf de olsa bu gelişme olumlu bir tesadüftür. Basın haberlerinde Boğazlardaki karargâhın kurulması çalışmalarına NATO’nun en büyük ordusundan bir ABD subayı değil, birer İngiliz ve Fransız üst düzey subayı tarafından katkıda bulunulacak olması dikkatimi çekti.

Bu da belki bir tesadüftür ama Trump’ın ABD’nin çıkarlarına hizmet etmediği gerekçesiyle NATO karşıtlığı hatırlandığında belki de tesadüf değildir. Her hâl ve kârda Avrupalılar (artık AB üyesi olmayan Birleşik Krallık da önemli bir rol oynadığı için o adı kullandım) savunmalarını kendi ellerine alma zorunda hissetmeye başladılar. Ülkemiz de bu yeni denklemde haliyle yer almak için çaba göstermektedir. Ancak yukarıda belirttiğim nedenlerle AB ile buzdolabında durmaya devam eden ilişkilerimiz etkin bir rol almasını engellemektedir.

Yine yukarıda belirttiğim nedenlerle Kıbrıs sorununda bir ilerleme beklemek korkarım ham hayaldir. İçinde bulunduğumuz ortamda da AB’nin beklediği ve tüm üye ülkeler ile adayları bağlayan Kopenhag siyasi kriterlerine uyum için gereken yapısal reformların yapılması da beklenemez.

Ancak atılması çok zor olmayan bir adım var. Haziran 2025’te AB zirvesinde askerî sanayiinin geliştirilmesi projelerine AB dışı ülkelerin katılması konusu ele alındığında bunların AB ile aynı dış politika ve güvenlik hedeflerine sahip fikirdeş ülkeler olmaları gerektiği karara bağlanmıştı. Tabii bu kavramın somut bir tarifi yok. Ancak mevcut ortamda ülkemizin bu tanıma uymadığını; zira AB’nin dış politikadaki ortak tutumlarının sadece yüzde 4’üne katıldığını Komisyon’un son yıllık Türkiye raporundan öğreniyoruz. Oysa ben bu rakamın yüzde 80’leri aştığı dönemleri hatırlarım. Mevcut oranı yüzde 4’ten yükseltmek siyasi iradeden başka bir şey gerektirmemekte ve ülkemizin Avrupa’ya geri dönme arzusunun önemli bir işareti olarak görülebilecektir. Bu ilişkileri normalleştirmek için tek başına yetmeyecek bir adım olur ancak irade beyanı olarak muhakkak ki dikkat çeker.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.