16 yıl önce, CHP’de yaşanan liderlik değişimi üzerine bir yazı yazmış ve şu soruyu sormuştum: “Kılıçdaroğlu bir plan dâhilinde mi geldi?” O gün, CHP’deki değişimi yalnızca parti içi dengelerle açıklamanın yetersiz olduğunu, Türkiye siyasetinde daha geniş bir yeniden dizayn sürecinin işlediğini savunuyordum.
Aradan yıllar geçti. Kılıçdaroğlu, CHP’nin başında tam 13 yıl kaldı. Bu süre içinde seçimler kazandı mı? Hayır. Partiyi iktidara taşıdı mı? Hayır. Peki, geriye ne kaldı?
Bu soruya hakkaniyetle cevap vermek gerekir.
Kılıçdaroğlu, CHP’yi Deniz Baykal döneminin sert devletçi, ulusalcı Kemalist çizgisinden kısmen uzaklaştırdı. Özellikle bu anlayışın esas taşıyıcısı olan Önder Sav ve ekibini ilerleyen yıllarda ekarte etti. Kürt meselesi, demokratikleşme, başörtüsü, muhafazakâr kesimlerle ilişkiler ve toplumsal barış gibi konularda CHP’nin dilini değiştirmeye çalıştı. Adalet Yürüyüşü gibi Türkiye siyasi tarihine geçecek önemli bir demokratik itirazın da öncüsü oldu. Milyonların vicdanında karşılık bulan o yürüyüş, belki de Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatındaki en güçlü andı.
Ancak siyaset yalnızca doğru sözler söyleme sanatı değildir; sonuç alma sanatıdır. Kılıçdaroğlu’nun temel sorunu burada başladı. Toplumun farklı kesimlerini bir araya getirmeyi başardı; ancak CHP’nin ve genel olarak Türkiye siyasetinin ihtiyaç duyduğu zihinsel dönüşümü yapamadı. Zira böyle bir vizyonu yoktu.
Kılıçdaroğlu liderliğindeki asıl kırılma, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. Türkiye’de muhalefet, belki de tarihinin en geniş ittifakını kurmuş; ekonomik kriz derinleşmiş, iktidarın yıpranmışlığı görünür hâle gelmişti. Buna rağmen seçim kaybedildi. Üstelik yalnızca bir seçim değil, muhalefetin psikolojik üstünlüğü de kaybedildi. Kılıçdaroğlu, yıllarca biriktirdiği siyasi sermayeyi birkaç hafta içinde tüketti.
O günden sonra esasında tartışılması gereken şey, Kılıçdaroğlu’nun iktidar alternatifi olup olmadığı değil, CHP’nin ne zaman değişeceği sorusu olmalıydı.
Özgür Özel’in genel başkan seçildiği kurultay, yalnızca bir lider değişimi değildi; aynı zamanda bir ara dönemin kapanışıydı. Bir rövanştı. Ulusalcı Kemalist çizginin CHP’de yeni dengeler oluşturup hâkimiyetini yeniden sağlama sürecinin başlangıç tarihiydi.
“Mutlak butlan” kararıyla yeniden CHP’nin genel başkanlık koltuğuna oturtulan Kılıçdaroğlu’nda da, “hesap sorma” söylemine gizlenmiş bir intikam hırsı görüyorum. CHP’ye yapacağı asıl büyük kötülük bu olur.
Türkiye siyaseti hiçbir şeyi basit yaşamıyor. Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu “mutlak butlan” tartışmaları yalnızca hukuki bir mesele değildir. Evet, hukuk kılıcıyla siyaseti dizayn etmektir. Kesinlikle kabul edilebilir değildir. Ama asıl tartışılması gereken, CHP’nin değişim sorunu ve hangi siyasi hatta yürüyeceğidir.
Burada ilginç olan şudur: Kılıçdaroğlu, yıllarca CHP içindeki statükoya karşı değişimin temsilcisi olarak sunuldu. Bugün ise aynı Kılıçdaroğlu, değişimin önünde duran, geçmişi temsil eden bir figür olarak görülüyor. Siyasetin ironisi budur. Dün reformcu diye alkışlananlar, bugün statükocu olmakla suçlanabiliyor. Söylem daha da sertleşiyor; dün “kahraman” bugün “hain” olabiliyor.

Peki, Kılıçdaroğlu’na gerçekten ne oldu?
Kanımca yaşanan şey, kişisel bir dönüşümden çok daha fazlasıdır. Kılıçdaroğlu, siyaset sahnesine çıktığında bir ihtiyacın ürünüdür. Aynı ihtiyaç ortadan kalkınca tarihsel rolü de sona ermiştir. Fakat bunu kabul etmek, birçok siyasetçi gibi onun için de kolay olmamıştır. Ve iktidar, bu çelişkiden yararlanarak CHP’ye karşı bütün sınırları zorlayacak şekilde bunu kullanmıştır. Kullanmaya da devam etmektedir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo yalnızca Kılıçdaroğlu’nun hikâyesi değildir. Bu, aynı zamanda CHP’nin, muhalefetin ve Türkiye’de demokratik siyasetin hikâyesidir.
İstinaf Mahkemesi “mutlak butlan” kararı alırken “ihtiyati tedbir” şartı ekliyor. Bu durumda yürürlükteki yasalara göre Özgür Özel’in genel başkanlığı düşmüş oluyor. Dava Yargıtay’a taşındığı için —ki başvuruyu Özgür Özel yaptı— CHP, “yargı süreci devam ediyor” gerekçesiyle kongreye gidemiyor. CHP’yi en kısa sürede kongreye götürmenin hukuken mümkün olup olmadığını bilemiyorum. Kılıçdaroğlu’nun üstleneceği son tarihi rol bu görev olabilir.
CHP üzerinden yürütülen tartışmalar daha çok ayrıştırmaya, parçalanmayı derinleştirmeye ve karşıtlığı körüklemeye hizmet ediyor. “İktidar partisine yöneltilen eleştiriler haklı ve yerindedir” denebilir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsına yöneltilen öfke ve yapılan hakaretler tartışılabilir; ancak bunların hiçbiri çözüme katkı sunmuyor, CHP’ye, demokrasiye ve ülke siyasetine hizmet etmiyor. Kaldı ki sorun da çözümü de bu teknik tartışmaların çok daha ötesindedir diye düşünüyorum.
Esas mesele, Türkiye’de siyasetin topluma yabancılaşması, toplumsal sorunlardan ve çözümlerinden uzaklaşmasıdır. Başta CHP olmak üzere siyasi partilerin, dünyadaki değişimi, tarihsel ve toplumsal dinamikleri doğru okuyarak kendilerini yenilemeleri gerekir; aksi hâlde tükenmeleri kaçınılmazdır. CHP kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayacaksa, kimliğini belirleyen devletçi refleksleri toplumculukla, milliyetçi refleksleri ise daha güçlü bir demokratlık zihniyetle dönüştürmek zorundadır.
Türkiye bugün stratejik bir değişim kavşağındadır. Özellikle Kürt meselesi dâhil olmak üzere demokrasi ve hukuk sorunlarının köklü çözümünde öncü bir rol üstlenmek istiyorsa, çözümü önce kendi içinde üretmesi gerekir. Bu, hangi liderle yola devam edeceğinden çok daha önemlidir.
Ne var ki muhalefet, uzun yıllardır iktidarın belirlediği gündemin peşinden sürüklenmeyi siyaset yapmak sanıyor. Oysa daha bağımsız bir politik duruşa, ülkenin gündemini belirleyecek tutarlı ve öngörülü bir perspektife sahip olması beklenir. Muhalefetten beklenen şey, toplumun gerçek sorunlarıyla buluşan, bu sorunlara köklü ve inandırıcı çözümler üreten programlar ortaya koyabilmesidir. Toplumun, ahlaki ilkeler çerçevesinde politik bir özne hâline gelmesini sağlamaktır.
CHP bunu mu yapıyor? Hayır. İktidarın oluşturduğu ve kontrol ettiği politik atmosfer içinde, ajite edilmiş bir söylemle popülizm yapıyor. Kitlelerin dönemsel öfkesine hitap etmek, kalıcı siyasi değer üretmiyor.
CHP var olmak ve Türkiye’nin geleceğinde rol oynamak istiyorsa, kendi iç yapısında, Jakoben ve üsttenci iktidar anlayışında, klikçi ve polemikçi tarzında dönüşüm yapmalı; antidemokratik ilişkilerden arınarak demokratikleşmelidir. Topluma rağmen değil, toplumla birlikte siyaset yapmayı esas almalıdır.
CHP etrafında yürütülen tartışmalardaki esas gündemlerden biri de “para, rant ve iktidar” ilişkisidir. Seküler olmak yetmiyor. Ayrıştırdığınız din-devlet ilişkilerinde dinin yerine sermayeyi koymak, günümüzde siyasetin en büyük problemlerinden biri hâline gelmiştir. Dolayısıyla paranın siyasette ve ülke yönetiminde belirleyici olmaktan çıkarılması, rolünün minimize edilmesi, belki ayrıştırılması gerekmektedir. Siyasetin başka türlü “arınması”, “temizlenmesi” de zaten mümkün değildir.









