Nur Mehmet Güler yazdı | Alternatif ekonomi: Geleceği beklemeden

Soru şudur: İnsanı, doğayı ve yaşamın kendisini tüketen kapitalist ekonomi karşısında
çaresizce teslim mi olacağız? Yoksa bütün umutlarımızı, siyasal iktidarın ele geçirileceği
belirsiz bir geleceğe mi bağlayacağız? Belki de asıl soru şudur: Başka bir ekonomiyi
bugünden kurmaya başlayabilir miyiz?

Yirminci yüzyılın toplumcu teorilerinde  bu soruya verilen cevap büyük ölçüde aynıydı. Önce siyasal iktidar ele geçirilecek, ardından üretim araçları kamulaştırılacak, özel mülkiyet ortadan kaldırılacak, merkezi planlamaya dayalı bir ekonomi kurulacak ve zamanla devlet de sınıflar da ortadan kalkacaktı. Tarih bize bunun gerçekleşmediğini gösterdi. Devlet küçülmek yerine büyüdü, bürokrasi güç kazandı ve toplum karar süreçlerinden giderek uzaklaştı. Sonuçta ortaya çıkan yapı, birçok bakımdan kapitalizmin devlet eliyle yeniden üretilmiş bir biçimi oldu.

Bugün hâlâ aynı ikilemin içinde düşünmeye devam ediyoruz. Oysa belki de yanlış olan,
sorunun kendisidir. Toplumsal dönüşümü yalnızca devletin değişmesine bağladığımız
sürece, toplumun kendi yaratıcı gücünü ikinci plana itiyoruz. Oysa toplum, esas olarak
üretirken, paylaşırken, dayanışırken ve kendi kurumlarını oluştururken dönüşür. Bu nedenle alternatif ekonomi, geleceğin değil, bugünün meselesidir.

Demokratik cumhuriyet üzerine önemli tartışmalar yürütülüyor. Ancak her demokratik siyasal projenin bir ekonomi politikası olmak zorundadır. İnsanların gündelik yaşamına dokunmayan, üretim ve bölüşüm ilişkilerini değiştirmeyen bir demokrasinin yaşama şansı yoktur. Demokrasi toplumun üretimden tüketime kadar yaşamı belirleyen kararlara katılabilmesidir.

Alternatif ekonomi
Nur Mehmet Güler yazdı | Alternatif ekonomi: Geleceği beklemeden

Türkiye’nin ihtiyacı olan ekonomi modeli, üretimi esas alan, emeği güçlendiren, çevreyle
uyumlu, yerel kaynaklara dayanan ve mali sermayenin mutlak belirleyiciliğini sınırlandıran bir modeldir. Yerel üretici birlikleri, kooperatifler, belediyeler, meslek örgütleri ve demokratik halk örgütleri, yalnızca sosyal dayanışmanın değil, yeni bir ekonomik anlayışın da temel aktörleri olabilir. Alternatif ekonomi, yalnızca teorik bir tartışma değil; yaşamın içinde kurulabilecek somut kurumlar bütünüdür.

Bunu zorunlu kılan nedenler her geçen gün daha görünür hâle geliyor. Dünya ekonomisi
üretimden çok finansın yönlendirdiği bir yapıya dönüşmüş durumda. Borsalarda alınan
kararlar, milyonlarca insanın yaşamını etkiliyor. Silah sanayisi küresel ekonominin en kârlı
sektörlerinden biri hâline gelirken, savaş neredeyse ekonomik büyümenin en etkili 
araçlarından biri olarak görülüyor. Öte yandan iklim krizi artık geleceğin değil, bugünün
gerçeği. Kuraklık, seller, orman yangınları ve çevresel yıkım, sınırsız büyüme anlayışının
sürdürülemez olduğunu açıkça gösteriyor.

Bu konuda Amerikalı düşünür Michael Albert’in geliştirdiği katılımcı ekonomi modeli dikkat
çekicidir. Albert, ne kapitalist piyasayı ne de merkezi planlamayı çözüm olarak görüyor.
Bunun yerine işçi ve tüketici konseylerine dayanan, öz-yönetimi esas alan, dayanışmayı ve
hakkaniyeti önceleyen katılımcı bir ekonomi öneriyor. Ona göre insanlar mülkiyetlerine ya da güçlerine göre değil; emekleri, gayretleri ve üstlendikleri fedakârlık ölçüsünde karşılık
almalıdır. Üretim ve tüketim kararları toplumun doğrudan katılımıyla şekillenmelidir.

Günümüzde önemli olan kapitalizmi eleştirmek değil; onun yerine neyi koyacağımızı
konuşmaktır.

Alternatif ekonomi, bir devrimden sonra kurulacak uzak bir hayal değildir. Kooperatiflerde,
üretici birliklerinde, yerel dayanışma ağlarında, kadın ve gençlik girişimlerinde, ekolojik
üretim modellerinde ve demokratik yerel yönetim anlayışında bugünden filizlenebilir. Toplum kendi ekonomik kurumlarını kurdukça, siyasal dönüşüm de daha sağlam bir zemine oturacaktır.Eğer değişim gerçekten toplumun eseri olacaksa, onu ertelemek yerine bugünden inşa etmeye başlamalıyız. Çünkü başka bir ekonomi, yalnızca mümkün değil zorunluluktur.

Günümüzde “Demokratik Cumhuriyet” tartışması yalnızca anayasa, yurttaşlık, kimlik ve
siyasal temsil başlıklarıyla sınırlı ele alınamaz. Toplumun kendi kendini yönetme iradesi 
ekonomik alanda da karşılık bulmalıdır.

Bu nedenle Demokratik Cumhuriyet’in mutlaka bir ekonomi politikası olmak zorundadır. Bu ekonomi politikası, ne devletçi merkeziyetçiliğe ne de piyasanın sınırsız tahakkümüne teslim olabilir. Esas alınması gereken şey, toplumun kendi ihtiyaçlarını kendi örgütlü gücüyle karşılayabileceği demokratik, üretken ve dayanışmacı bir ekonomik düzendir.

Türkiye gibi derin eşitsizliklerin, bölgesel adaletsizliklerin, işsizliğin, yoksulluğun ve
güvencesizliğin ağır biçimde yaşandığı bir ülkede, demokratik dönüşüm ekonomik
dönüşümden ayrı düşünülemez. Siyasal demokrasi, ekonomik bağımlılığı ortadan
kaldırmadıkça eksik kalır. Her Özgür yurttaşın  üreten, yöneten, denetleyen ve paylaşım
süreçlerine katılan bir politik özne hâline gelmesini hedeflemeliyiz.

Bu açıdan birinci  ilke, üretim merkezli bir ekonomi olmalıdır. Türkiye ekonomisi uzun süredir rant, borç, finansal spekülasyon ve ithalata bağımlı bir büyüme anlayışıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Oysa gerçek kalkınma, üretim kapasitesinin toplum yararına örgütlenmesiyle mümkündür. Tarımda, sanayide, enerjide, teknolojide ve hizmet alanlarında yerel kaynaklara dayalı, emek gücünü koruyan ve toplumsal ihtiyaçları esas alan bir üretim modeli geliştirilmelidir.

İkinci temel ilke, yerel ekonomik örgütlenmedir. Her bölge, kendi imkânları, coğrafyası,
kültürü ve üretim birikimi üzerinden ekonomik planlamaya katılmalıdır. Belediyeler,
kooperatifler, üretici birlikleri, meslek odaları, sendikalar ve yerel halk meclisleri ekonomik
karar süreçlerinin parçası olmalıdır. Ekonomi yalnızca bakanlıkların, şirketlerin ve finans
çevrelerinin belirlediği bir alan olmaktan çıkarılmalıdır.

Üçüncü ilke, kooperatifleşme ve demokratik işletme modelleridir. Kooperatifler sanayide,
hizmet sektöründe, enerjide, gıdada, teknolojide ve barınmada  temel örgütlenme
biçimlerinden biri olarak düşünülmelidir. Çalışanların yönetime katıldığı, kârın sınırlı gruplar arasında birikmediği, emeğin ve toplum yararının esas alındığı işletme modelleri
yaygınlaştırılmalıdır.

Dördüncü ilke, temel kamusal hizmetlerin piyasanın insafına terk edilmemesidir. Eğitim,
sağlık, su, enerji, ulaşım, barınma ve sosyal güvenlik birer ticari meta değil; yurttaşlık
hakkıdır. Demokratik Cumhuriyet’in ekonomi politikası, bu alanları kamusal güvence altına
almak zorundadır. Çünkü temel ihtiyaçlarını karşılayamayan bir toplumun siyasal
özgürlüklerini gerçek anlamda kullanması mümkün değildir.

Beşinci ilke, ekolojik ekonomidir. Kapitalizmde kalkınma denildiğinde yalnızca büyüme
rakamlarına bakılıyor. Sonuçta doğayı tüketen, suyu kirleten, toprağı yok eden, havayı
zehirleyen bir ekonomik model, insanın geleceğini de yok ediyor. Bu nedenle Demokratik
Cumhuriyet’in ekonomi politikası, çevreyle uyumlu üretimi, yenilenebilir enerjiyi, yerel tarımı, suyun korunmasını ve ekolojik dengeyi esas almalıdır.

Altıncı ilke, demokratik planlamadır. Burada kastedilen, eski merkezi planlama modellerinin bürokratik yapısı değildir. Planlama, yukarıdan aşağıya emir veren bir devlet aklı olarak değil; yerelden başlayarak toplumsal ihtiyaçları belirleyen, kaynakları adil dağıtan ve üretimi ortak akılla yönlendiren katılımcı bir süreç olarak düşünülmelidir. Mahalleden belediyeye, bölgeden ülke ölçeğine kadar çok katmanlı bir ekonomik karar mekanizması kurulmalıdır.

Yedinci ilke, gelir ve servet adaletidir. Çalışan yoksullaşırken, servet sahiplerinin daha da
zenginleştiği bir düzen sürdürülebilir değildir. Vergi sistemi emeği değil, rantı ve büyük serveti hedef alacak biçimde yeniden düzenlenmelidir. Ücret politikaları, sosyal yardımlar ve kamusal yatırımlar, toplumun en kırılgan kesimlerini güçlendirecek şekilde ele alınmalıdır.

Sekizinci ilke, teknolojinin toplum yararına kullanılmasıdır. Dijitalleşme, yapay zekâ ve
otomasyon yalnızca sermayenin kârını artıran araçlar hâline gelirse, işsizliği ve eşitsizliği
büyütür. Oysa teknoloji, çalışma sürelerini azaltmak, üretkenliği toplum lehine artırmak,
eğitimi ve sağlığı yaygınlaştırmak için kullanılabilir. Demokratik ekonomi, teknolojiyi insanın yerine koymaz; insanın yaşam kalitesini yükselten bir araç hâline getirir.

Açık ki Türkiye’nin demokratik dönüşümünü  toplumun örgütlü gücünde, yerel demokraside, kooperatiflerde, kamusal hizmetlerde, ekolojik üretimde ve katılımcı planlamada aramalıyız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş