Nur Mehmet Güler yazdı | Devletin yeni paradigma arayışı: Demokrasi mi, otokrasi mi?

Bir buçuk yılı geride bırakmasına rağmen, kamuoyunda “çözüm süreci” olarak tanımlanan bu dönemin gerçekte ne olduğu, kimler tarafından başlatıldığı ve neyi amaçladığına ilişkin sorular hâlâ ortada duruyor. Süreç üzerine çok konuşuldu; konuşmaların önemli bir bölümü, sürecin tarihsel ve siyasal mahiyetini açıklamaktan çok, günlük politik ihtiyaçlara göre anlam üretmeye yöneldi.

Kimileri süreci, iktidarın ömrünü uzatmaya dönük taktik bir hamle olarak gördü. Kimileri, devletin güvenlik politikalarının yeni bir biçimi olarak değerlendirdi. Kimileri de yaşananları, küresel ve bölgesel gelişmelerin değişimi zorladığı geçici bir uzlaşma arayışı olarak okudu.

Bu değerlendirmelerin her birinde gerçeğin bir parçası bulunabilir. Ancak parçaların toplamı, gerçeğin bütününü vermez. Böylesine uzun, kanlı ve çok katmanlı bir sorunun çözülmesine, çatışmanın sona erdirilmesine dönük arayışı yalnızca seçim hesaplarıyla, Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin kişisel tercihleriyle ya da konjonktürel çıkarlarla açıklamak mümkün değildir.

Devlet ya da iktidar, yarım yüzyıla yaklaşan bir çatışma düzenini yalnızca “iyi niyetle” değiştirme çabasına bile girişmez. Kürt Siyasi Hareketi de tarihi boyunca sürdürdüğü mücadele biçimini yalnızca geçici bazı kazanımlar uğruna terk etmez. Böyle dönemler, genellikle tarafların arzu ve niyetlerinden öte, tarihsel zorunlulukların ortaya çıkardığı dönemlerdir.

Devletin yeni paradigma arayışı
Nur Mehmet Güler yazdı | Devletin yeni paradigma arayışı: Demokrasi mi, otokrasi mi?

Merak edilen bir soru da şudur: Süreci kim başlattı?

Sürecin kim tarafından başlatıldığı, sürecin siyasal niteliğinin anlaşılması bakımından önemlidir. Kamuoyuna yansıyan bilgiler, dolaylı açıklamalar ve sürecin gelişme biçimi, ilk temas ve teklifin devlet cephesinden geldiğine işaret ediyor. Hatta bu sürecin başlaması için Öcalan’ın ikna edilmeye çalışıldığına ilişkin bilgiler de vardır.

Bu durumda yaşananları, Öcalan’ın veya Kürt hareketinin devletten talep ettiği bir müzakere imkânı olarak değil, devletin belli zorunluluklar karşısında geliştirdiği bir arayış olarak ele almak gerekir. Ancak “devlet başlattı” söyleminden, devletin tek ve yekpare bir iradeye sahip olduğu anlamı çıkarılmamalı. Türkiye’de devlet dediğimiz yapı; hükümetten, güvenlik bürokrasisinden, askerî yapılardan, yargıdan, diplomatik aygıttan, ekonomik karar merkezlerinden ve iç ve dış farklı siyasal eğilimlerden oluşan karmaşık bir iktidar alanıdır. Bu alanın bütün parçalarının aynı düşüncede olması, pek tanık olunan bir durum değildir. Hatta yakın tarihte devletin farklı katmanları arasında yaşanan ciddi görüş ayrılıkları ve çatışma deneyimleri hafızalarda canlıdır.

Bu nedenle süreci başlatan iradeyi yalnızca hükümetin dönemsel tercihlerine indirgeyerek açıklayamayız. Ortada, devletin devamlılığına, güvenliğine ve geleceğine ilişkin daha geniş bir kaygı bulunmaktadır. Hükümet elbette kendi iktidarının devamını, siyasal geleceğini ve toplumsal desteğini düşünmektedir. Fakat devlet aklı bakımından mesele, hükümetin geleceğinden daha geniştir.

Soru şuydu: Mevcut devlet düzeni, eski güvenlik ve çatışma paradigmasıyla daha ne kadar sürdürülebilir? Yani aslında Kürt hareketi kadar net olmasa da devlet içindeki arayışın özü de bir “paradigma” değişikliğidir.

Peki Öcalan neden bu süreci kabul etti?

Bu sorunun yanıtı, Öcalan’ın reel sosyalizmden kopuşunda, devlet ve iktidar eleştirisinde, demokratik toplumcu anlayışında ve Türklerle Kürtlerin ilişkisini yeniden kurma arayışında bulunabilir. Öcalan’ın amacı, yalnızca silahlı çatışmayı sona erdirmek veya hareketin yasal, hukuki alana dönmesini sağlamak değildir elbette. Yaklaşık otuz yıldır geliştirmeye çalıştığı daha köklü bir düşünsel ve siyasal dönüşümü hayata geçirmek istiyor. Öcalan, 1995’ten itibaren gerçekleştirmeye çalıştığı, iç ve dış engellerden ötürü bir türlü tamamlayamadığı köklü dönüşümü bu kez başarmak istiyor. Buna “Toplumcu Paradigma” diyelim.

Karşısındaki paradigmaların tümü “devletçi”dir.

Devlet cephesinde tek bir model yok. Hükümetin kafasındaki model, mevcut olanı sürecin beraberinde getireceği olanaklarla tahkim etmek, sürdürmek, hatta kalıcılaştırmak olarak okunabilir.

CHP ya da geniş anlamda kendisini “Kemalist” olarak tanımlayan siyasal yapılar ise devletin kurucu kodlarına dönmeyi esas alan, en az hükümetin modeli kadar problemli bir perspektifle hareket ediyorlar.

MHP’nin sürece yaklaşımında temel kavram, devletin bekasıdır. Esas hedefi ise daha çok, silahlı hareketi devreden çıkararak Kürtleri devlet bütünlüğü içinde yeniden tanımlamaktır. MHP açısından “kardeşlik”, büyük ölçüde ortak devlet ve ortak millet fikrine katılım üzerinden şekillenmektedir.

Öcalan’ın demokratik entegrasyon anlayışı ise farklılıkların, kendi örgütlü kimliklerini koruyarak ortak siyasal yapıya katılmasını öngörmektedir. Devletin mevcut bütünlüğüne katılım ile bu bütünlüğün demokratik biçimde dönüşmesi oldukça farklıdır.

Sürecin geleceğinde en önemli tartışmalardan biri, bu iki entegrasyon anlayışı arasında yaşanacak gibi görünüyor. Kısacası sürecin özgünlüğü ve stratejik niteliği, esasında kaynağını, farklı ve çatışan modeller olsa da her cephede görülen köklü bir değişim ve yeniden kuruluş arayışından alıyor.

Sürecin devlet cephesinden başlatılmış olması, onun demokratik sonuçlar doğuracağı anlamına gelmiyor. İktidarın niyeti ve beklentisi ile sürecin ortaya çıkarabileceği tarihsel imkânlar aynı şey değildir. Devletler değişime, ahlaki veya demokratik gerekçelerle değil, kendi varlıklarını korumak amacıyla yönelirler. Devlet, kendi bekası için bir kapı açar; fakat açılan kapı, toplumun mücadelesi ve müdahalesiyle devletin başlangıçta öngördüğünden çok daha geniş demokratik sonuçlara yol açabilir. Tarihte büyük dönüşümler çoğu zaman bu gerilim üzerinden gelişmiştir.

Bu nedenle sürecin yaratabileceği imkânları, hükümetin niyetleri ve hesaplarıyla sınırlamamak gerekir. Devletin bekası ile demokratik dönüşüm her zaman birbirine karşıt olmak zorunda değildir. Aksine, kimi tarihsel dönemlerde devletin varlığını sürdürebilmesi, kendisini demokratik yönde dönüştürmesine bağlı hâle gelir.

Eski biçimiyle devam etmekte ısrar eden devlet, varlığını korumaya çalışırken kendi çözülüşünü hızlandırabilir. Toplumun çoğulluğunu tanıyan, hukuku güçlendiren ve siyasal katılım kanallarını açan bir devlet ise kendisini sınırlandırarak daha kalıcı bir meşruiyet kazanabilir. Devletin başlangıçtaki amacı kendi güvenliğini sağlamak ve bölgesel riskleri azaltmak, Kürt hareketinin amacı ise daha geniş bir demokratik dönüşüm, toplumsal özgürlük ve siyasal statü olabilir. Bu amaçların ortak yanlarının az olduğu açıktır. Fakat belli bir tarihsel kesitte, birbirleriyle temas ederek amaçlarına doğru ilerlemeleri zorunludur. İşte siyaset, bu temas alanında başlar. Sürecin geleceğini, tarafların başlangıçtaki niyetlerinden çok, toplumun bu alanı ne ölçüde genişletebileceği belirleyecek. Toplumsal mücadelenin belli bir aşamasında siyasi çatışma giderek keskinleşecek ve bir ikilem ortaya çıkacaktır: Cumhuriyetin demokratik dönüşümü mü, statükonun korunması ya da otokrasi mi?

Muhalefet oldukça hareketli. Toplumun belli bir kesimi ile iktidar karşıtlığına dayalı bir uzlaşı üzerinden ciddi bir buluşma da var. Şimdi yeni bir partiyle yoluna devam etmeyi kararlaştıran Cumhuriyet Halk Partisi’nin kadrolarının bu dönüşümün tam olarak neresinde konumlanacaklarını göreceğiz.

Maalesef muhalefette program yok, vizyon yok!

Kürt hareketinin Demokratik Cumhuriyet hedefi çok net; ancak bu hedefin, Türkiye’deki gerçek toplumsal muhalefetle ortaklaşıldığı oranda başarı şansı olur. Bu süreçte devlet, zorunlu olarak kendisini yeniden tanımlayacaktır. Bu yeniden tanımlamanın yönü belli değildir. Demokratikleşmeye de daha gelişmiş bir güvenlikçi restorasyona da evrilebilir. Bunu belirleyecek olan, bu düzeyler ve paradigmalar arasındaki siyasi mücadeledir.

Devlet, demokratik bir cumhuriyete doğru da ilerleyebilir, eski inkârcı ve merkezî düzenini farklı araçlarla da sürdürebilir. Güncelliğini ve aciliyetini koruyan temel konu, silahlı mücadele dönemini resmen sona erdirecek ve demokratik siyaset dönemini başlatacak olan yasanın çıkarılmasıdır. Yasanın önemi, yasa dışı olan silahlı isyanın tanınması ve çatışma ile düşmanlığın yasal olarak bitirilmesidir. Bunu önemsemek gerekiyor; bu, paradigma değişikliğinde tarihsel bir kırılmadır.

Türkiye’nin demokratik dönüşümünü tamamlamasının ve yapısal, kronikleşmiş sorunlarını çözmesinin önündeki esas engel kalkmış olacak. Demokratik dönüşümü gerçekleştirecek olan, elbette demokratik siyaset ve mücadeledir. Bu misyonla ortaya çıkacak siyasi parti ve örgütlerin, dönüşümü kendi bünyelerinde başarmış olmaları gerekir. Zira Türkiye’nin yaşadığı sorunlar, eski kavramlarla, eski siyasi partilerle ve araçlarla çözülemeyecek kadar ağırlaşmıştır.

Bu tabloda demokratik dönüşümün katalizörü, Kürt Hareketi’dir. Peki bu zaman diliminde, bu misyona uygun bir pratik politika sergiledi mi? Kürt siyasi hareketinin de kendi siyasal dilini, topluma yaklaşımını ve mücadele anlayışını yeni dönemin ihtiyaçlarına göre yeniden üretmesi gerekirdi. Vizyonunu, kendi bağımsız politik gücüne dayanarak sürecin kurucu öznesi olmak biçiminde tanımlayan bir hareket, siyasal tartışmayı devletin atacağı adımlara bağlayan bir söylemin döngüsüne takılıp kalamaz.

Elbette devletin atacağı hukuki ve siyasal adımlar son derece önemlidir. Bunların talep edilmesi de siyasetin doğal ve meşru bir parçasıdır. Politik aktörler, çoğu zaman taktik nedenlerle belirli söylemler geliştirirler. Müzakere süreçlerinde ihtiyatlı davranmak, farklı olasılıklara karşı hazırlıklı olmak veya devlet üzerinde siyasal baskı oluşturmak amacıyla bazı keskin ve net vurgular yapabilirler. Bunlar siyasetin doğasında vardır. Fakat siyasal söylem yalnızca muhatabına ulaşmaz. Toplum da o söylemi dinler. Toplum, geleceğe ilişkin beklentisini, moralini ve siyasal tutumunu büyük ölçüde öncü kadroların kullandığı dile göre şekillendirir. Bu nedenle politik amaçlarla söylenen her sözün toplumun ruhunda bıraktığı iz de hesaba katılmalıdır.

Son bir buçuk yıllık süreçte Kürt toplumunda zaman zaman belirsizlik, bekleyiş ve umutsuzluk duygusunun güçlenmesinde, sürecin sürekli devletin atacağı adımlara indirgenerek tartışılmasının etkili olduğu bir gerçektir. Toplum, kendi geleceğinin öznesi olmaktan çok, devletin vereceği kararı bekleyen edilgen bir konuma sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Oysa Öcalan’ın uzun yıllardır geliştirdiği paradigma, tam tersini önermektedir. Demokratik toplum, devletin kuracağı bir düzen değildir. Devlet, demokratik yaşamın önündeki hukuki ve siyasal engelleri kaldırabilir; fakat demokratik toplumu kuracak olan, toplumun kendisidir.

Bu nedenle yeni dönemin temel sorusu, “Devlet ne yapacak?” değil; “Muhalefet ne yapacak, Kürt hareketi ‘kurucu’ rolünü ne kadar başarıyla yaşamsallaştıracak?” olmalıdır. Sürecin merkezine bu sorular yerleşmediği sürece toplum, ister istemez bekleyen ve izleyen bir konuma itilecektir. Devlet içindeki eski güvenlik refleksleri, siyasal kutuplaşma, milliyetçi korkular, bölgesel savaşlar, ekonomik kriz, uluslararası güç mücadeleleri ve toplumsal güvensizlik, süreci risklere ve tehlikelere açık hâle getiriyor. Riskler kadar olanakların da bulunduğu, başarma potansiyeli yüksek bir geçiş dönemindeyiz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş