Öncülük meselesi, her tarihsel dönemin siyasal düşünce yapısını yansıtan en temel göstergelerden biridir. Toplumu kim ve nasıl yönetecektir? Yaklaşık yüz elli yıldır sol sosyalist hareketlerin temel problemlerinden biri de toplumsal dönüşüme kimin öncülük edeceği sorusu olmuştur.
PKK’nin feshi etrafında yürütülen tartışmalar ağırlıklı olarak silahlı mücadelenin sona ermesi veya “örgütsel yeniden yapılanma” boyutlarıyla sınırlı kalmaktadır. Oysa asıl sona erdirilen, tarihsel misyonunu tamamlamış olan Leninist öncü parti modelidir. Bu bağlamda asıl tartışılması gereken, Marx’tan Lenin’e uzanan devrimci siyaset teorisi ve klasik öncü parti modelinin günümüz koşullarında geçerliliğini yitirip yitirmediğidir. Zira PKK, Leninist öncü parti geleneğinin son ve en önemli halkalarından birini temsil etmektedir.

Marx, proletaryayı “kendinde sınıf” olarak tanımlamış ve onun “kendisi için sınıf” hâline gelerek siyasal iktidarı ele geçirmesi gerektiğini vurgulamıştır. Marx’a göre işçi sınıfı başlangıçta yalnızca ortak ekonomik koşulları paylaşan nesnel bir kategori iken, ortak sömürü ilişkileri bu sınıfı henüz politik bir bilinçle donatmamıştır. İşçi sınıfı, ancak kendi çıkarlarının farkına vardığında, tarihsel misyonunu kavradığında ve siyasal bir özne niteliği kazandığında “kendisi için sınıf”a dönüşebilecektir.
Peki bu dönüşüm nasıl gerçekleşecektir? İşçi sınıfı kendiliğinden devrimci bir siyasal bilinç geliştirebilir mi, yoksa bu bilinç dışarıdan mı taşınmalıdır? Siyaset teorisinin kritik kavşağı bu soruda yatmaktadır. Marx, bilincin dışarıdan taşınması gerektiği fikrini ve öncülük arayışını ortaya koymakla birlikte, bunu sistematik bir siyaset teorisine dönüştürmemiştir. Çünkü onun döneminde kitlesel işçi partileri ve modern siyasal örgütlenme biçimleri henüz emekleme aşamasındaydı.
Marx’ın yarım bıraktığı siyaset teorisini Lenin tamamlamıştır.
Lenin’in tasarladığı parti, profesyonel devrimcilerden oluşan, yüksek disipline sahip bir çekirdek örgüttür. Çarlık Rusyası gibi otoriter bir rejimde, ağır baskı koşulları altında mücadele yürütmek, Batı Avrupa’daki görece açık siyasal ortamlardan oldukça farklı bir örgütlenme modeli gerektiriyordu. Lenin’in geliştirdiği öncü parti modeli, tam da bu tarihsel-toplumsal koşulların bir ürünüdür. Demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle işleyen bu modelde kararlar tartışılır, ancak karar alındıktan sonra tüm kadrolar disiplinli bir biçimde aynı doğrultuda hareket eder. Emir-komuta zinciri, rapor-talimat sistemi ve katı disiplin anlayışı bakımından bu model, klasik ordularla önemli yapısal benzerlikler taşır; Lenin’in kendisi de bu benzetmeyi kullanmıştır.
Profesyonel kadro partisi modeline yönelik eleştiriler, daha 1903 RSDİP Kongresi’nde Martov tarafından dile getirilmiş, Rosa Luxemburg ise devrimin yaratıcılığının bizzat toplumdan kaynaklandığını, aşırı merkezileşmiş bir partinin zamanla toplumun yerine geçme tehlikesi taşıdığını vurgulamıştır. Luxemburg’a göre işçi sınıfının gerçek özgürlüğü ancak kendi kendini özgürleştirmesiyle mümkündür. Parti, toplum adına düşünme ve karar alma iddiasına kalkıştığı anda özgürleştirici niteliğini yitirmeye başlar.

Tarihsel olarak Leninist-Bolşevik çizgi üstün gelmiş ve 20. yüzyıl reel sosyalizminin örgütsel paradigmasını büyük ölçüde belirlemiştir. Bu model kısa sürede uluslararası komünist hareketin hâkim örgütlenme biçimi hâline gelmiş; komünist partiler toplumun öncü aklı ve kurtarıcısı olarak konumlandırılmıştır. Toplumu bilinçlendirme, örgütleme, devrimi yönetme ve yeni bir toplum inşa etme işlevi partiye atfedilmiştir.
Özellikle Sovyetler Birliği ve benzeri ülkelerde, toplumu özgürleştirme amacıyla kurulan parti, zamanla toplum adına konuşan ve topluma yabancılaşan bir yapıya evrilmiştir. Devrimci öncü parti, devletin kendisi hâline dönüşürken, özgürleşmesi gereken toplum pasifleşmiş ve sindirilmiştir. Kendini toplumun üstünde konumlandıran profesyonel kadrolar ise ayrıcalıklı bir yönetici tabakaya dönüşmüştür.
Sorunun kökeni, Rosa Luxemburg veya Martov’un yaklaşımlarının tarihsel olarak galip gelememiş olması değildir. Asıl sorun, devletçi ve iktidarcı siyaset anlayışında; toplumsal yaşamdan ve üretim ilişkilerinden kopuk, kendini idealize eden, toplumun kendisine mutlak hizmet borçlu olduğu inancıyla hareket eden kadro tipolojisinde aranmalıdır. Kadro, siyasi partinin temel yapı taşıdır.
Yirminci yüzyıl, hem liberal hem de sosyalist siyasal akımların devlet merkezli siyaset teorileri geliştirdiği devrimler çağı olmuştur. Toplum, bu mücadelelerde ya seçmen kitlesi ya da kitlesel destek unsuru olarak görülmüştür. Yüzyılın büyük deneyimleri, devrim süreçlerinin kendi içinde yeni iktidar ilişkileri ürettiğini açıkça göstermiştir.
Her tarihsel dönem kendi siyasal örgütlenme biçimini yaratır. Bir dönemin ilerici olan öncü modeli, koşullar değiştiğinde engelleyici role bürünebilir. Leninist öncü parti modeli de 20. yüzyıl devrimler çağının özgül bir ürünüdür. Günümüzün demokratik toplumcu mücadelesi ise yeni bir siyasal özneye, yeni bir örgütlenme modeline ve yeni bir siyaset teorisine ihtiyaç duymaktadır.
PKK’nin tarihsel deneyimi bu genel çerçeveden bağımsız değildir. Kuruluşundan itibaren Marksist-Leninist geleneğin en disiplinli örneklerinden biri olarak şekillenen PKK, profesyonel kadro yapısı, demokratik merkeziyetçilik, hiyerarşik örgütlenme, askeri disiplin ve fedai kültürüyle klasik öncü parti modelinin en kapsamlı uygulamalarından birini sunmuştur. Uzun yıllar sürdürdüğü mücadele, silahlı direniş pratiği ve toplumsal-kültürel dinamikler bünyesini şekillendirdi. Öcalan’ın özgün liderlik tarzına rağmen temel modelde köklü bir dönüşüm gerçekleşmedi.
Yazının ikinci bölümünde PKK’nin örgütsel varlığına son vermesinin nedenlerini ve yeni toplumsal öncülük arayışını yazmaya çalışacağım.














