Türkiye’de olağan hayat akışını unutalı çok zaman oldu. Belki de bir “olağan akış” hiç olmadı. Hâliyle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına da sıradan bir siyasal iklim içinde girmedik. Yaklaşık yarım asırdır ülkenin hukukunu, siyasetini ve toplumsal hayatını belirleyen çatışma eksenli güvenlik paradigması, son süreçle birlikte çözülmeye başladı.
Ortadoğu, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan siyasal denklemin parçalandığı büyük bir jeopolitik dönüşüm yaşıyor. Dijital devrim, yapay zekâ ve yeni üretim teknikleri ekonomik hayatı yeniden şekillendiriyor. Liberal temsili demokrasiler dünyanın birçok yerinde meşruiyet krizleriyle boğuşuyor. Böylesine çok katmanlı tarihsel bir dönemeçte Türkiye’nin esasında yepyeni bir modele, tam demokratik bir “sisteme” gereksinimi var.
Hâliyle yeni kurulan bir siyasi partiden beklenti, yeni isim, yeni kadro ve yeni sembollerle sınırlı olamaz. Türkiye’nin içinde bulunduğu kaotik geçişe ve tarihsel, stratejik değişime yanıt olabilecek bir programa ve siyasal söyleme sahip olup olmadığına bakmak gerekir. Olağan zamanlarda nüans farkları ve reform programları yeterli olabilir. Fakat ülke olarak tarihsel bir kırılma ve çıkış dönemindeyiz. Dolayısıyla gerekli olan “restorasyon” değil; yeni bir yön, yepyeni kurucu bir paradigmadır.

Peki, YENİ Parti’nin programını bir seçim beyannamesi olarak değil de Türkiye’nin geleceğine ilişkin siyasal bir iddia olarak okuduğumuzda, bu beklentileri karşılıyor mu? Program ne kadar yeni, CHP programından ne kadar farklı? Programın dili; hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, parlamenter sistem, sosyal devlet, liyakat, üretim ekonomisi ve demokratikleşme gibi başlıklarda CHP’nin uzun yıllardır savunduğu çizgiyle büyük ölçüde örtüşüyor. Elbette bunlar Türkiye’nin çözmesi gereken temel sorunlardır. Ancak mesele, bu sorunların doğru teşhis edilmesi değil; önerilen çözümün tarihsel dönemin ihtiyaçlarına denk düşüp düşmediğidir.
Türkiye’nin yaşamakta olduğu problem sadece bir kötü yönetim krizi olarak tanımlanamaz. Devletin kuruluş esasları, devlet ile toplumsal kimlikler ve bireyler arasındaki ilişkiler sorunludur ve krizin esas kaynağı budur. Hukuk devleti olamayışımızın, demokratikleşemememizin, Kürt meselesinin çözümsüzlüğünün, katı merkezi tekçi yapımızın, ekonomik adaletsizliğin, yoksulluğun ve derin siyasal kutuplaşmanın ortak zemini olan devlet merkezli, bağımlı, güdük parti ve siyaset anlayışının sınırlarına dayandık. Ötesine geçmek, yeni döneme uygun yeni modeller önermeyi gerektiriyor.
YENİ Parti’nin programı, CHP’nin tarihsel mirasını daha yumuşak bir dille tekrar ediyor. Devlet merkezli siyaset anlayışından toplum merkezli yeni demokratik siyasal perspektife geçişi göremiyorum burada.
CHP, tarihsel olarak Cumhuriyet’in kurucu partisidir. Bu tarihsel rolü inkâr edilemez elbette. Ancak tam olarak kurucusu olduğu paradigmanın kendisinin problemin kaynağı olduğunu görmüyor. YENİ Parti de aynı eksende yürümeye kararlı görünüyor. İktidara yönelttiği eleştirilerin neredeyse tamamının, dört elle sarıldıkları Cumhuriyet’in kurucu kodlarında bulunduğunu kabul etmek istemiyorlar. Evet, yüzyıl önce bir devlet inşa etmek önemliydi. Ancak kabul etmek gerekir ki yüz yıldır yaşadığımız kriz; hukuk ve demokrasi yoksulluğu, farklı kimlikleri yok sayan tekçilik, toplumu politik alanın tamamen dışına atan otoriterlik gibi devletin yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi de bu devletin özetidir. Şimdi mesele, devleti demokratikleştirmek ve toplumu siyasetin gerçek kurucu öznesi hâline getirmektir. Eski ile yeni arasındaki fark esastandır. YENİ Parti’nin önündeki makas şudur: Eskinin ısrarlı savunucusu olmaya devam mı edecek, yoksa toplumcu demokratik bir zemine oturup “gerçek yeninin” kurucu ortaklarından biri mi olacak? Doğrusu, asıl kopuşun burada gerçekleşmesi beklenirdi.
Program incelendiğinde, daha çok mevcut devlet yapısının yeniden işler hâle getirilmesini hedefleyen bir restorasyon anlayışı öne çıkıyor. Bağımsız yargı, güçlendirilmiş parlamenter sistem, liyakat ve kurumsal onarım elbette önemlidir. Ancak bunlarla yeni bir siyasal paradigma konuşturamazsınız. Devletin yeniden nasıl işleyeceği temel önceliğiniz olduğu sürece, toplumun siyasal karar süreçlerinin asli kurucu gücü hâline nasıl geleceği sizin için tali bir konu olarak kalmaya devam edecektir.
CHP Programı ile YENİ Parti programı arasında süreklilik, kopuştan daha güçlüdür. Her iki metin de sosyal devleti, hukuk devletini, parlamenter demokrasiyi, kuvvetler ayrılığını, liyakati, sosyal yardımları hak temelli hâle getirmeyi ve kamunun düzenleyici rolünü merkeze alıyor. CHP programında “hak temelli güçlü sosyal devlet”, “temel vatandaşlık geliri”, “istihdam temelli sosyal güvenlik”, “bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması” gibi başlıklar ayrıntılı biçimde yer alıyor. Bu çerçeve, YENİ Parti programında da büyük ölçüde korunuyor. Dolayısıyla ekonomi ve sosyal politika bakımından YENİ Parti, yeni bir paradigma önermekten çok mevcut çerçeveyi yeniden formüle ediyor.
YENİ Parti, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi, anadil hakları ve Kürt meselesinin demokratik çözümüne ilişkin daha açık ve doğrudan bir dil kullanıyor. CHP aynı alanlarda daha genel kavramlarla hareket ediyor; temel hak ve özgürlükleri vurguluyor ancak etnik ve kimlik temelli sorunları daha dolaylı bir dille ele alıyor. Bu nedenle YENİ Parti’nin farklılığı, ekonomik modelde değil, kısmen demokratikleşme söyleminde ortaya çıkıyor. Bununla birlikte bu farklılaşma da programın genel karakterini değiştirecek ölçüde değil.
Devletin ekonomideki rolü, sosyal devlet anlayışı, kamu yönetimi, eğitim ve sosyal politika başlıklarında iki program aynı siyasal geleneğin devamı niteliğinde. CHP’nin sosyal devlet yaklaşımında yer alan temel vatandaşlık geliri, kamusal bakım hizmetleri, kadın istihdamını artırmayı amaçlayan “mor ekonomik dönüşüm”, dezavantajlı gruplara yönelik kapsamlı sosyal politikalar gibi önerilerle YENİ Parti’nin yaklaşımı da önemli ölçüde örtüşüyor.
Bu nedenle YENİ Parti, CHP’den ideolojik bir kopuşu değil, CHP’nin temsil ettiği devlet merkezli çizginin demokratikleşme ve kimlik politikaları bakımından genişletilmiş bir varyantını temsil ediyor diyebiliriz. YENİ Parti şayet “gerçekten yeni” bir paradigma iddiası taşıyorsa, bunu söylem düzeyinde değil; devlet-toplum ilişkisi, merkeziyetçilik, yerel demokrasi, ekonomi politik ve demokratik dönüşüm stratejisi gibi temel konularda çok daha net bir farklılık ortaya koyması gerekir.
Bu, esasında sadece YENİ Parti’ye değil, Türkiye muhalefetinin genel siyasal ufkuna ilişkin daha temel bir sorun olarak okunabilir.
YENİ Parti, iktidarı otoriterleşmekle, hukuku aşındırmakla, kuvvetler ayrılığını zayıflatmakla ve devleti toplumun üzerinde konumlandırmakla eleştiriyor. Bu eleştirilerinde haklıdır. Ancak aynı muhalefet, bu sorunları üreten devlet merkezli siyaset anlayışını köklü biçimde sorgulayan yeni bir demokratik model ortaya koyamadığında, eleştirdiği siyasal zeminin dışına da çıkamıyor. Kısacası YENİ Parti, rakibine yaptığı eleştirilere alternatif bir program sunmak yerine, rakibine benzeşerek, hatta aynı argümanları kullanmaya başlayarak ve neredeyse aynı yollardan yürüyerek iktidara gelmek istiyor.
Başka bir ifadeyle, iktidarın siyaset yapma biçimine itiraz edilirken aynı siyasetin kurucu mantığı korunuyor.
Bu nedenle ortaya çıkan tablo, niteliksel bir kopuştan çok yönetsel bir farklılaşma izlenimi veriyor. İktidarın el değiştirmesi hedefleniyor fakat ne yazık ki bu iktidarı mümkün kılan devlet merkezli siyasal paradigma esaslı biçimde tartışmaya açılmıyor bile.
Devleti toplum adına yeniden tanımlamayı hedeflemeyen hiçbir program, ne kadar demokratik vaat içerirse içersin, Türkiye’nin tarihsel dönüşüm ihtiyacını karşılayamaz. Toplum merkezli bir siyaset kuruluşuna ve kurumsallaşmasına ihtiyacımız var.
Kürt meselesi, hukuk devleti, demokratikleşme ve yeni anayasa tartışmaları aynı kurucu sorunun farklı görünümleridir. Bunlar birbirinden kopuk reform başlıkları değil; devlet ile toplum arasındaki ilişkinin demokratik esaslarda yeniden kurulmasının parçalarıdır.
YENİ Parti’nin programına yöneltilebilecek en temel eleştiri, Türkiye’nin içine girdiği yeni tarihsel dönemin büyüklüğüne denk düşen yeni bir siyasal ufuk ortaya koyamamasıdır.














