Başlıktaki sözler bana değil, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı vatandaşımız Fatih Birol’a ait. Üstelik bu tespit ve içerdiği uyarıyı Hürmüz Boğazı’nın İran-ABD çekişmesi nedeniyle kapatıldığı son bir ay içinde bir değil, birkaç defa tekrar etti.
Enerji krizi yabancı hükümetleri ve medyayı hâliyle epeyce meşgul ediyor. Gerçi yapılan bazı değerlendirmelere göre dünya ekonomisi 1973 ve sonrasında yaşadığı petrol krizine nazaran bugün petrole o kadar da bağımlı değil. Birçok sanayi dalı hidrokarbonları daha tasarruflu kullanacak şekilde evrimden geçti. Dünya borsalarının bu yeni krizden çok fazla etkilenmemiş olması da kısmen buna bağlanıyor. Oysa Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol dünya tüketiminin yüzde 20’sine tekabül ediyordu. Boğazın kapalı olması günde 14 milyon varilin dünya piyasalarına ulaşmasını engellemektedir. Talebin bu eksiği kapatacak şekilde azalabilmesi için varil fiyatının 150 doları bulması hesaplanıyor. Çekişmenin devam etmesi, hatta her an alevlenmesi ihtimalinin mevcut olması nedeniyle Boğazın açılması yakın bir gelecekte pek olası görülmüyor. Alternatif kaynakların devreye girmesinin de o kadar kolay olmadığı anlaşılıyor. Rusya ilk akla gelen kaynak olurdu. Hatta Trump yönetimi Ukrayna savaşı başladıktan sonra Rus petrol ihracatına uygulanan yaptırımları gevşetme yoluna gitmişti. Ancak Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yaptığı başarılı saldırılar neticesinde Rusya’nın üretim ve ihracat kapasitesinin arttırılma imkânının da bulunmadığı sık sık dile getiriliyor.
IEA ülkeleri krizin kısa süreceği beklentisiyle 11 Mart günü stoklarından 400 milyon varillik bir miktarı piyasaya sürmeyi savaşın ilk haftalarında birlikte taahhüt etmişlerdi. Çin de aşağı yukarı aynı zamanda IEA ülkelerinden daha büyük olan stoklarından petrolü piyasaya sürmeye başlamış, bu sayede hem kendisinin hem de bazı Doğu Asya ülkelerinin ihtiyaçlarını karşılayabilmişti. Ancak Çin’in petrolünün yüzde 60’ını Körfez’den temin etmesi mevcut kilitlenmenin kendisi için büyük bir sorun yarattığı açık. Nitekim bir müddet sonra petrol ürünlerinin ihracatını durdurdu. Bu satırları yazdığım sırada Trump’ın İran ablukasını kırmak için başlattığı operasyon ciddi bir netice vermemişti. Hatta, başladıktan iki gün sonra ablukayı kırma teşebbüsünden Trump vazgeçmişti. Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemi sayısı günde 7’yi ancak buluyor. Oysa normal zamanda bu geçişler yüzlerle sayılıyordu.

Kilitlenmenin kısa zamanda aşılmayacağı algısı yayıldıkça esas itibarıyla Batılı ülkelerden oluşan IEA üyelerini stokları eritme konusunda yeniden düşünmeye sevk etti. Boğaz kapanmadan önce oradan çıkmış tankerlerin hamulelerini en geç 20 Nisan’da boşalttıkları hesaplanmaktadır. Stoklar da kaydedilen en düşük seviyelerine ulaşmıştır. Avrupa ve Asya’da yakıt fiyatları iki katına çıkmış, dış kaynaklara bağımlı olmayan ABD’de bile bu artış yüzde 25’i geçmiştir.
Bu durumun geçici olduğuna inanç, Trump’ın İran ile çekişmesinin uzun süre devam edemeyeceği, yaklaşan Kongre ara seçimlerinden önce bir çözüme ulaşacağı algısına dayanmaktadır. Gerçekten de arabalarına düşkün ABD halkı için pahalı yakıt ve yükselen enflasyon Başkan’ın partisinden öç alınmasını gerektirecek bir gerekçe sayılmaktadır. Demokratların 2024 seçimlerini kaybetmelerinin nedenlerinden birini teşkil ediyordu.

Trump’ın hesabı, İran’ın şimdiye kadar 25 milyar dolara mal olmuş bombardımanların İran rejimini dize getireceği yönündeydi. Ancak liderlerinin önemli bir bölümü bu bombardımanlarda katledilmesine ve zayiatın muazzam olmasına rağmen rejim pes etmedi. Zaten kendi vatandaşlarınınki dahil insan hayatına en ufak bir değer vermeyen rejimin pes etmesini beklemek, Trump yönetiminin İran’ı iyi okuyamadığının bir örneğini daha teşkil etmektedir. Bununla birlikte İran’ın elinde bulunan ve takriben 10 bombanın imalatına yeterli olduğu düşünülen 400 küsur kiloluk zenginleştirilmiş uranyum stokunu rejimin elinde bırakacak bir sonucun kendisi için büyük bir hezimet sayılacağının bilincinde olmalı. Oysa İran rejimi son yaptığı teklifte Hürmüz Boğazı’nın statüsü üzerinde yoğunlaşmış, hatta nükleer program konusunu konuşmayı kabul etmediğini açıklamıştır. Trump’ın 2018 yılında yırtıp attığı, İran’ın 2015 yılında ABD, Rusya, Çin, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya olarak bilinen P5+1 ile imzaladığı anlaşmaya göre nükleer programa birçok sınırlamayı kabul etmişti. İran’ın şimdi benzer bir taahhütten geri dönmesi rejimin içinde sertlik yanlısı Devrim Muhafızlarının ağırlığının arttığının işareti olmalı. Bunların öteden beri sivillerden farklı olarak nükleer silah üretme iddiasından vazgeçmedikleri de bilinmektedir. Bu durum Trump’ın işini daha da zorlaştırmaktadır. Savaş ABD halkı tarafından desteklenmemekle beraber, partisinin içinde yeni ve amansız bir saldırının daha gerçekleşmesi hâlinde rejimin çökertilmesinin mümkün olduğuna dair sesler çıkmaya başlamıştır. Böyle bir iddianın neye dayandığı meçhul tabii. Trump’ın hafta başında İran’a verdiği ancak pek yeni bir unsur içermediği anlaşılan son teklifi, vakit kazanma meraklısı olan İran yetkilileri tarafından hâlâ incelenmekte. Arada Hürmüz Boğazı’nda çıkan çatışmaların ateşkesi bozmadığı iddiası Trump’ın tekrardan savaşa girmek istemediğinin işareti sayılmalıdır. Ancak netice almadan sürecek bir ortamı ve binlerce askeri gemilerde tutmanın maliyetini daha ne kadar kaldıracağı da birçok bilinmeyen arasında. İran’ın elinde bol miktarda zaman var. Trump için aynı şey söylenemez.

Dolayısıyla mevcut durumun uzunca bir süre daha böyle devam etmesi, ancak daha da bozulmaması olabilecek en iyi ihtimal olarak görülmektedir. Yapılan hesaplara göre Boğaz açılsa bile piyasanın normale dönmesi için haftalar, hatta aylar gerekecektir. Saldırı riski tamamen ortadan kalkmadıkça gemi sahipleri gemilerini Hürmüz’den geçirme riskini üstlenmeyecektir. Gözü pek armatörler çıksa bile o gemileri sigorta edecek şirket çıkması şüphelidir.
Birçok ülke bu krizin devam edeceği beklentisi içinde bazı tedbirleri almaya başladı. Özellikle Hürmüz Boğazı çıkışlı petrole en fazla bağımlı olan Asya ülkelerinde çalışma haftasının kısaltılması, hatta bazısında otomobillerin trafiğe çıkışlarında bizde 1970’li yıllardaki uygulamayı hatırlatan tek-çift plaka düzenlemesi gibi tedbirlere geçmişlerdir. Bazıları ise günde satın alınabilecek benzin miktarında 15-50 litre gibi kısıtlamalar getirmektedirler. Afrika’nın birçok ülkesinde benzin kuyrukları tekrar görülmeye başladı. Şimdiye kadar piyasayı desteklemekle yetinmiş olan Avrupa da yavaş yavaş talebi azaltacak uygulamalar üzerinde düşünmeye başladı. Slovenya ve Slovakya şimdiden yakıt satışlarında sınırlamaya gidiyor.
Tabii bu durum hem enflasyona hem de büyümeye darbe indirecektir. En fazla etkilenecek olan sektör ulaşımdır. Jet yakıtı konusunda bir darboğaz olduğu, bunun geleneksel olarak Körfez ülkelerinden temin edildiği anlaşılmaktadır. Birçok hava yolu şirketi şimdiden seferlerini kısma, fiyatlarını yükseltme yoluna gitmiştir. Bu trendin önümüzdeki hafta ve aylarda daha da yükselmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Dış basın beklenen şokun Haziran ayından geç gelmeyeceği ve bütün dünyayı çok sert bir şekilde vuracağı yönünde haberlerle dolup taşıyor. Bizde ise belki zaten çok yüklü olan iç gündem nedeniyle bu konulara çok fazla yer ayrıldığını görmüyorum. Belki de son dönemlerde iyice azaltılmış olan Rusya’dan petrol alımları tekrar arttırıldı. Önümüzdeki aylarda rakamlar ortaya çıkınca böyle bir gelişme olup olmadığını göreceğiz.
Ancak dış basını inceleyince THY’nin uçuş sayısını azaltma konusunda 3000 ile dünyanın büyük hava yolları arasında başı çektiğini görebiliyoruz. Bu konuda basınımızda haberler çıkmışsa bunlara şahsen rastlamadım. Ancak geçtiğimiz günlerde açıklanan enflasyon rakamları bu krizin de bize teğet geçmediğini göstermektedir. Sanırım hem iktidar, hem muhalefet, hem de medya yağmur duasına çıkar gibi savaşın durması duasına çıkmış vaziyette, o arada çok sevdiğimiz şekilde kafalarını kuma gömmeyi tercih etmektedirler.

1970’li yıllarda gördüğümüz tek-çift plaka uygulaması veya benzin satışlarında sınırlamalara gidilmesi gibi yöntemlere başvurulmasının hele bir seçim dönemine yaklaştığımız mevcut ortamda tercih edilmeyecek bir şey olduğu herhâlde şaşırtıcı değildir. Nihayet bu tür yollara giden hükümetlerin akıbetini benim gibi o devirleri yaşamış olanlar gayet iyi hatırlarlar. Ancak o zecri tedbirlere başvurmak zorunda kalmadan önce yapılması gereken yükselen fiyatlara uyum tedbirleri de o tarihlerde alınmamış, neticede bir ara ülkemizdeki benzin fiyatları dünyanın en ucuzları arasında kalmıştı. Ancak bu tabii sürdürülebilir değildi.
Bugün de benzer hataların yapılmasından, durumun ciddiyetinin kamuoyundan saklanıp bütün ümitlerin krizin kısa zamanda biteceğine bağlanması gibi bir durumun oluşmakta olduğundan endişe etmekteyim. Nitekim iktidar, benzin fiyatlarının sadece yüzde 20 oranında artmasından, fiyatlara müdahale edilmemiş olsaydı bu artışın çok daha yüksek olacağını anlatmakla böbürlenmektedir. Devletin bu uygulamadan kaybı ise açıklanmamaktadır. Korkarım önümüzdeki aylarda bunun bedelini hepimiz ödeyeceğiz.














