Millî Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” yeni müfredat taslağının kamuoyunun görüşüne sunulmasıyla, eğitim tartışmaları Türkiye’nin gündemine oturdu ve ilgili tartışmalar uzun süredir devam ediyor.
Bu konudaki değerlendirmeler ve tartışmalar süredursun ben de farklı coğrafyalarda ve dönemlerde uygulanan eğitim müfredatlarını merkezine alan önemli bir kaynaktan bahsetmek isterim.
Söz konusu kitap, Füsun Üstel’in II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi alt başlığıyla İletişim Yayınları’ndan çıkan Makbul vatandaş”ın peşinden* başlıklı incelemesidir. Kitap, yayımlandığı yıl, “Afet İnan Tarih Araştırmaları” ödülünü aldı.
Karl Popper’in ‘toplum mühendisliği’ terimi, belirli bir ideoloji veya inanca göre topluma şekil verme sürecini tanımlar. Bu kavram, toplumun yapısını değiştirme, davranışlarını kontrol altına alma ve duyguları ile düşüncelerini yönlendirme niyetini içerir. Nazi Almanyası’nda Joseph Goebbels’in propaganda yöntemleri, Amerika Birleşik Devletleri’nde ‘Özgür Dünya’ ve Çin’de Mao Zedong’un ‘Kültür Devrimi’ bunun en iyi örnekleridir.
Tarihte imparatorluklar, devletler ve çeşitli güç grupları tarafından sıklıkla kullanılan bu stratejik araç, bireysel özgürlükler üzerine ciddi kısıtlamalar getirmesi ve insan iradesine dayalı olmaması gibi bazı etik tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Füsun Üstel’in ‘Makbul Vatandaş’ın Peşinde’ kitabı, okul üzerinden gerçekleşen bir toplumsal mühendislik örneğini inceliyor. Batı’da, Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlık eğitiminin tarihsel sürecini ele alarak, istenilen vatandaş profilinin nasıl yaratıldığı, kurumların, söylemlerin buna nasıl katlı sağladıkları ve bu idealin gerçekleştirilmesi için uygulanan eğitim çalışmaları mercek altına alınıyor.
İlk kez 2004 yılında basılan kitap, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in kuruluşuna, tek parti döneminden çok partili hayata geçişe ve 2000’li yılların başına kadar olan süreci işleyerek, ‘makbul vatandaş’ tanımının nasıl değiştiğini ele alıyor.
Üstel, her dönemin siyasi ve toplumsal koşullarını dikkate alarak vatandaşlık eğitiminin nasıl şekillendiğini ve hangi ideolojik temellere dayandığını üç bölümde açıklıyor. (1) II.Meşrutiyet ve vatandaşın “icad”ı, (2)Tek parti döneminde “okul’da Yurttaş Eğitimi”, (3)Çok Partili Demokrasi Yurttaşlığı.

Kitabın “Sunuş” bölümünde, Batı’da yurttaşlık eğitiminin gelişimi ve etkilendiği gelişmeler detaylı bir şekilde inceleniyor. Avrupa’da modern devletlerin ortaya çıkması, seküler ve laik anlayışların yayılması, bu gelişmeleri benimseyen birey ve toplum ihtiyacını doğurmuştur. Eğitimin dönüştürücü etkisini keşfeden siyasal kadro, okulları ve eğitim programlarını amaçlarına hizmet edecek şekilde değiştirmiştir.
Yazarın dikkat çektiği bir diğer nokta ise “çağdaş okul sistemi”nin ortaya çıkışıdır. Batı’daki okullaşma oranının artması ve eğitimin geniş kitlelere ulaşması, yurttaşlık eğitiminin de yaygınlaşmasını beraberinde getirdi. Bu yeni sistemin gelişmesine destek veren elitler, okulların kilise, lonca ve ailenin yerini almasını sağlayarak çocukları tamamen kendi inisiyatiflerine aldılar. Böylece, istedikleri vatandaş tipini oluşturma imkânına sahip oldular. Dini görüşün devlet okullarındaki etkisini zayıflatan bu gelişme dine dayalı anlayışı geriletirken, milliyetçi ve laik anlayışın güçlenmesini önünü açtı.
Kitapta, Batı’daki çocukluk anlayışının değişmesi ve bu değişimi başlatan düşünürler önemli bir yer tutuyor. Hıristiyanlığın çocukluğu günaha meyilli bir dönem, çocuğu ise doğuştan günahkâr olarak gören anlayışına Voltaire, Diderot, Helvetius, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi aydınlar karşı çıkmış ve görüşleriyle bu olumsuz düşüncelerin değişmesini sağlamıştır. Böylece, çocuklar artık birer özne ve özgür bireyler olarak görülmeye başlanmış ve bu gelişme, çocuk ve yurttaşlık eğitimi anlayışında ciddi değişiklikler yaratmıştır.
İngiliz düşünür John Locke, 1693 tarihli Some Thoughts Concerning Education (Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler) isimli kitabında Hristiyanlığın “çocuklar doğuştan günahkârdır” öğretisine karşı çıkarak insan zihninin doğuştan boş bir levha olduğunu iddia etmiştir. Bu görüşünü Latince “boş tahta” anlamına gelen “tabula rasa” deyimi ile açıklamıştır. Locke, insan zihninde doğuştan gelen bir bilgi yoktur; tüm bilgiler sonradan kazanıldığı görüşünü savunarak kaderci anlayışa karşı çıkmıştır. Bu düşünürler, insanın eğitilebilir olduğunu ve esnek doğasını ortaya koyarak yönetici kesimin eğitimin sorumluluğunu üstlenmesini ve okullarda istenilen vatandaş tipinin yetiştirilebilmesinin yolunu açmıştır.
Fransız ansiklopedist Denis Diderot, Rus hükümeti için yazdığı “Rus Hükümeti İçin Bir Üniversite Planı” başlıklı raporunda eğitim kurumlarının nitelikli birey ve yurttaş yetiştirilmesine şöyle değinir:
“Hükümdara gayretli ve sadık tebaalar; asillere faydalı vatandaşlar; toplum için bilgili, namuslu ve mümkün olduğu kadar sevimli unsurlar; ailelere iyi koca ve babalar; devlete düşünen büyük zekâlar; dine vicdanlı ve sulhsever hizmetçiler sağlamak.”
Fransız tarzı vatandaşlık
Avrupa’da yurttaşlık eğitimini uygulamada en başarılı devlet Fransa olmuştur. Bu nedenle, konunun daha iyi anlaşılması için Fransa’nın uyguladığı ve dünyadaki uygulamalara örnek olduğu yurttaşlık eğitimi planına ayrı bir parantez açmakta fayda var.
1880’li yıllardan itibaren, Eğitim Bakanı Jules Ferry’nin eğitim politikaları doğrultusunda, yurttaşlık eğitimi Fransa’da merkezi bir öneme sahip olmuştur.
Bu dönemde, laik, parasız ve zorunlu eğitimin yaygınlaşması, Fransız ulusunun şekillendirilmesi sürecinde önemli bir rol oynamıştır. Üstel, Fransa’da yayımlanan Yurttaşlık Bilgisi kitaplarını ve bu kitapların içeriğini detaylı bir şekilde ele alarak, “okul”un nasıl bir ideolojik araç olarak kullanıldığını gösteriyor.
Fransız İhtilalinden sonra, Cumhuriyetçi elitler, eğitimi Cumhuriyetçi ahlakı öğrencilere aşılamak için belli başlı mitlere ve sembollere dayalı bir yurttaşlık bilinci geliştirme aracı olarak kullanmıştır. Bunun ileride bazı sorunlar doğuracağını düşünen ve eğitim reformu alanında çalışan Paris temsilcisi Condorcet, şu önemli uyarıda bulunmuştur: “Devletin siyasal bir din yaratmadan ve özgürlüğü ihlal etmeden yurttaşları yetiştirme görevi bulunmaktadır.”
Condorcet’un düşünceleri uygulanan politikalara ilham kaynağı olduğu gibi, kaygılarını haklı çıkaracak değişiklikler de meydana gelmiştir. Yurttaşlık eğitimi programının içeriği, imparator, hanedan, prens ve ailesine bağlı insanlar yetiştirebilecek şekilde yeniden dizayn edilmiştir.
“1882 sonrasında okulun çocukları gelecekteki görevlerine (özellikle vergi vermek ve askerlik yapmak) hazırlamaya ve onlara en yakın mekânsal ve idari çevrelerini oluşturan ‘küçük vatan’larının (köy, kasaba, kent) ötesinde ‘büyük vatan’ fikrini aşılamaya yönelik entegrasyonist işlevi, açıkça ortaya çıkmıştır.” (akt.Üstel.s.18)
Fransa’da okutulan vatandaşlık dersinin muhtevası ve hedefi toplumda sert tartışmalara neden olmuştur. Bu tarz bir eğitimin zararlı olabileceğini ve eleştiremeyen, tartışamayan, kolayca yönlendirilebilen bir nesil yetiştireceğini savunanlar olduğu gibi, gençlere yeni rejimi kabullendirmekten öteye gidemeyeceğini iddia edenler de olmuştur.
II. Meşrutiyet dönemi: Yeni toplum inşası
II. Meşrutiyet dönemi, Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme çabalarının hız kazandığı ve Batı etkisindeki reform hareketlerinin yoğunlaştığı bir dönemdir. Bu dönemde bireysel haklar ve özgürlükler konularına odaklanılmıştır. Balkan Savaşları’nda toprak kayıplarının yaşanması, İttihat ve Terakki Partisi’ni, devletin dağılmasını önleyebilecek formüller bulmaya yöneltmiştir. Bu amaç doğrultusunda “yeni toplum-yeni insan” projesi hayata geçirilmiştir. Toplumun etnik, dini ve mezhepsel farklılıklarını ön plana çıkaran geleneksel kutlamaların yerine, toplumu bir araya getirecek, ortak bir aidiyet duygusu oluşturacak yeni kutlamalar oluşturulmuştur. Üstel, bu durumu “yeni bayramlar icat etme” olarak niteliyor. İcat edilen bayram-kutlamalar arasında şunlar bulunuyor: İyd-i Milli-yi Osmani (Osmanlı Ulusal Bayramı), Meclis-i Millinin Yevm-i Küşadı, Mektepliler Bayramı, Çocuklar Bayramı, İdman Bayramı.
Bu kutlamalar, savaş psikolojisinden kurtulmaya ve yeni bir kimlik oluşmasına katkı sağlamıştır.
Ethem Nejat, İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Tüccarzade İbrahim Hakkı gibi aydınlar, Osmanlı eğitim sistemini yetersiz bularak eleştirmiş ve Balkan uluslarının kaliteli eğitimleri sayesinde kendi kimliklerini koruduklarını ve bağımsızlık bilincine sahip olduklarını öne sürmüşlerdir. Artık çocuklar, ilkokuldan itibaren yurttaşlık bilinciyle yetiştirilmeye başlanmış ve ilkokuldan itibaren okutulacak kaynaklar hazırlanmıştır.
“Malumat-ı Medeniye” adı verilen dersler, laik ve modern bir toplum yaratma hedefi doğrultusunda, belli bir programa alınmıştır. Bu derslerle topluma vatan sevgisi aşılamak ve devlet görevlerini öğretmek amaçlanırken eğitim programları, şehir ve köy gerçekliğine göre farklılaştırılmıştır. Satı Bey, derslerin hükümet hizmetleri ve memurlar gibi somut örneklerle anlatılması gerektiğini savunurken “Malumat-ı Medeniye” derslerinin kaynaklarını hazırlayanlar arasında dönemin önde gelen aydınları, yurtdışında eğitim görmüş eğitimcileri, hukukçuları, doktorları ve yazarları arasında yer almıştır.
Memurlu ve maaş insanı zengin eder mi?
Vatandaşlara kazandırılmak istenen önemli niteliklerden biri çalışma kültürü olmuştur. Yeni müfredatta, çalışma ve girişimcilik yüceltilmiş; memurluğun devlete bağımlılık yarattığı ve kişisel girişimi engellediği vurgulanmıştır. “Memleketimizde görüyoruz ki Hıristiyanlar zenginlikçe, yaşayışta İslamlardan ileri gitmiştir. Çünkü Hıristiyanlar hükümete bel bağlamamış, saadetini kendi çalışmasında aramış, çalışmış ve çalışıyorlar. Müslümanlar ve alelhusus Türkler, hükümete kavuşmuşlar, millet-i hakimiyeyiz demişler, memur olmuşlar, resmi hizmetlerde bulunmuşlar ve bulunuyorlar. Fakat diğer kavimlerden fakir düşmüşlerdir. Çünkü insanı zengin eden memuriyet ve maaş değildir. Belki ticaret, ziraat ve zenaattir.”
İnsanları memuriyetten soğutma çabası, ders kitapları dışında dönemin dergi ve gazetelerine de yansımıştır. Çocuk Dünyası isimli dergide yayımlanan “Ticaret Ninnisi” bu çabanın bir örneğidir:
Büyüyünce oğlum tacir olacak,
Şu talihsiz yurda amir olacak,
Cebi sarı altınlarla dolacak
Çalış oğlum, tacir ol, ninni,
Memur olma amir ol, ninni!
Ticaretle kurtulacak memleket;
Kâinata nam verecek bu devlet,
Yaşar mı hiç ticaretsiz bir millet?
Çalış oğlum, tacir ol, ninni,
Memur olma amir ol, ninni!
Memurluğu düşüncenden sil, unut,
Paşalığı vicdanından sen uyut,
Ticarete pek muhtaçtır bil bu yurt:
Çalış oğlum, tacir ol, ninni,
Memur olma amir ol, ninni!
Hadis ve ayetlerle servet edinmenin ve zenginleşmenin öneminden bahsedilirken, Fransa’da olduğu gibi, hükümetin amaçlarına hizmet etmesi için dini inançtan yararlanmıştır.
Cumhuriyet döneminin makbul vatandaşı
İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde vatandaşlık kavramında önemli değişiklikler olmuş; Osmanlı’da vatanperverlik kavramı ön planda iken, Cumhuriyetin ilanının ardından ulus inşasının parçası olarak vatandaşlık anlayışı daha katı milliyetçi bir özellik kazanmıştır. Tevhidi Tedrisat Kanunu ile tüm okullar Maarif Vekaleti’ne bağlanırken ders içerikleri Cumhuriyet’in sembol ve değerlerini yansıtacak şekilde değiştirilmiş; bu düzenlemelerle birlikte ders konuları daha milli ve laik bir hale getirilmiştir. “Azınlık okulları ve yabancı okulları da, diğerleri gibi din derslerini müfredat programlarından çıkartarak, Türkçe, Türkiye Tarihi, Türkiye Coğrafyası ve Malumatı Vataniye öğretim programlarına aldılar.”
Malumatı Medeniye dersinin adı Malumatı Vataniye olarak değiştirilmiş; Osmanlı dönemi dersleri kaldırılarak, yerlerine ev idaresi, atölye gibi dersler programa eklenmiştir. Kısacası, Osmanlı dönemine ait görüş ve uygulamalar kaldırılarak, yerine yeni rejim olan Cumhuriyet’in ilkelerine uygun görüş ve uygulamalar dahil edilmiştir. Hasan Ali Yücel de ders konularının cumhuriyetin iyiliklerini aktaracak şekilde düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Üstel’in kitabında Tek Parti döneminde “milli yurttaş” kavramının önem kazandığı ve vatandaşlık anlayışının görevler ve haklar arasında sıkı bir denge kurularak belirlendiği vurgulanıyor. Bu dönemde vatandaşlar, devlete bağlı ve militan bir yurttaşlık anlayışıyla eğitilmiştir. Bu anlayış, etnik ve kültürel milliyetçilik ile ulus sözleşmesi söyleminin birleşmesiyle oluşmuş ve bu birleşim, Türkiye’deki vatandaşlık eğitimine uzun yıllar boyunca damgasını vurmuştur. Üstel, bu dönemdeki ilkokulları, “milli yurttaş” üretim merkezi olarak niteliyor ve eğitimin amacının farklı ırk, dil ve dine mensup çocukları “aynı”laştırmak olduğunu belirtiyor. “ilkokul, çocuklara milli kültürü aşılamak mecburiyetindedir. İlkokulun, içinde yetişen bütün vatandaşları aynı milli ülkülere, ayni milli gayelere bağlamak içim lazımgelen bütün bilgileri, itiyatları, alakaları, ülküleri, hizmet arzusunu en verimli şekilde kendilerine vermesi ve telkin etmesi en önemli görevidir.”
1960-1980 döneminde, Türkiye’deki vatandaşlık anlayışının daha ılımlı ve sivil-demokratik bir etki altına girdiği görülmektedir. Siyasal partiler, demokrasinin prensipleri gibi önemli üniteler eğitim programına alınmış; ancak 1980 darbesiyle vatandaşlık eğitimi yeniden devlet eksenli bir yapıya bürünmüştür. Bu dönemde,Atatürk milliyetçiliği, milli şuur ve milli güvenlik söylemleri ön planda tutulmuş, vatandaşlar bu anlayışla eğitilmiştir. “…ülkesi ve milletiyle devletin geleceğini hazırlama görevini üstlenen eğitim kurumlarında ve kuruluşlarında Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı…Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren yurttaşlar yetiştirmek başlıca hedeflerimizden olacaktır.”
Üstel’e göre, Türkiye’de vatandaşlık eğitimi hala devlet merkezli ve militan bir yapıya sahiptir ve bu durum, insan hakları duyarlılığının yaygınlaşmasını engellemektedir.
Sonuç olarak, Füsun Üstel’in kitabı Osmanlı’dan bugüne toplumun eğitimden beklentilerinin devlet tarafından dayatmacı bir yaklaşımla belirlendiğini,“makbul vatandaş” tanımının daima tepeden dayatıldığını ve buna uygun söylemler geliştirildiğini ortaya koyuyor.
Toparlayıcı bir soruyla son noktayı koymak gerekirse; her dönemde devletin belirlediği siyasal ve sosyal ihtiyaçlar doğrultusunda şekillendirilen bir “makbul vatandaş” tanımına hapsedilmiş; herhangi bir konuda fikri sorulmayan ve kendisiyle ilgili alınan kararlarla kuşatılan bir birey ne kadar bilgili, özgür ve saygın olabilir? Bu bireylerden oluşan bir ne kadar gelişkin, demokrat ve müreffeh olabilir? Malumat-ı medeniyeden malumat-ı vataniye, Osmanlı’dan AKP Türkiyesine devreden eğitim pratiklerine bakıldığında, bugünkü tablonun sorumlusu bu makbul vatandaşın ta kendisi olabilir mi?
Keyifli okumalar!
* Füsun Üstel, “Makbul vatandaş”ın peşinden-II.Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2021











