Behçet Darğın yazdı: Sınavların gölgesindeki Türk edebiyatı

Türk eğitim sistemindeki ders müfredatları ve içerikleri ÖSYM’in yapacağı sınavlara göre belirlenir. İşlenecek konun önem derecesi de sınavlardan soru gelip gelemeyeceğine göre ya artar ya da azalır. Lise yıllarımda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmen(ler)imiz derslerinde bir konu üzerinde durmadıklarında, sınavlarda soru gelmeyen bir konu olduğunu hemen anlardık, zaten kendileri de “Şuana kadar sınavlardan soru gelmeyen bir konu olduğu için çok da önemli değil” derledi. Sınavlardan soru gelmiş, gelme ihtimali olan konular ise “çok önemli” diye belirtilir ve ayrıntılı bir şekilde anlatılırdı. Edebiyat dersinde sorulan yazar–eser eşleştirmeleri, en çok tercih edilen soru kalıplarından biri olup öğrencilerin en çok zorlandığı soru türlerinden biridir; sanırım hâlâ da öyle.

Bu yüzden edebiyat derslerinde öğretmenlerimiz yazar ve eserler üzerinde sıkça durur, “Bu yazarın şu eseri bugüne kadar … defa sorulmuş. Tekrar sorulma ihtimali çok yüksek; iyi ezberleyin, unutmayın.” diye telkinlerde bulunurlardı. Bahsedilen ya da sorulan eserlerin neredeyse tamamı roman, öykü ve hikâyelerden oluşurdu; arada bir birkaç piyes ya da şiir kitabı da yer alırdı, yeşillik olsun diye. Deneme, edebiyat eleştirisi vb. öğretici metinlerden pek söz edildiğini hatırlamıyorum. Bu nedenle; Türkiye’de birçok öğrencinin kitaplarla, okumayla tanışması sınavların gölgesinde gerçekleşmiştir maalesef. Okurlar; kitaplar ve yazarları“sınava girdiğim yıl şu yazar, şu kitap sorulmuştu; ben de doğru/yanlış yapmıştım…” şeklinde hatırlar. Bu nahoş süreçten geçmiş biri olarak, Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği, Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler’i ve Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı da benim için böyle anılarla yüklü. Bu eserleri her gördüğümde, çok çalışıp bir türlü sevemediğim o sınavlar silsilesi aklıma geliyor; bu yüzden söz konusu yazar ve kitaplar bana itici geliyor. Oysa bu, sağlıklı bir tanışma biçimi değil; aksine, oldukça travmatik. Ne yazık ki bu travmatik kitap–okur ilişkisi kolay kolay sona ermiyor; üniversiteye ve Kamu Personeli Seçme Sınavı’na (KPSS) hazırlanırken de-mevcut düzen sürdükçe-aynı şekilde devam ediyor.

Okur, yayıncı, edebiyat

Türkiye’deki okur profilinde, daha çok “okumuş” kesimin öne çıktığını görüyoruz. Bu kesim, tahkiyeli (roman, öykü, hikâye…) metinlerin isimlerine (içeriklerine değil) maruz kaldıkları bir süreçten geldiği için, bilinçaltlarında bu türlere ait izler bulunması doğaldır; tercihlerinin de bu doğrultuda şekillenmesi son derece olağandır. Tanıştığım ve görüştüğüm yayıncılarla yaptığımız sohbetlerde sıkça şu ifadeleri duyuyorum: “Hocam, ülkemizde en çok roman, öykü kitapları satılıyor. Biz de yazarlardan bu kitapları istiyoruz. Deneme, eleştiri yazıları gibi türler ise elimizde kalıyor; satamıyoruz.” Arz–talep ilişkisini göz önünde bulundurduğumuzda, ülkemizde okunan edebî türlerin haritası da böylece netleşmiş oluyor.

Kitap eleştirmenliği

15 yıl sonra karşılaştığımız, aynı dergide yazılarımızın yayımlandığı üniversite birinci sınıf felsefe hocam bana, “Neden derin araştırmalar gerektiren, zor bir iş olan kitap eleştirmenliğini seçtin?” diye sordu. Ben de, “Seçmedim, kendimi bir anda içinde buldum” diye cevap verdim.

Kitap okumaya başladığım ilk dönemlerde, belli yazarların belirli kitaplarını benzer temalara sahip eserleri art arda okumam bir süre sonra kitapların benim için anlamını yitirmeye yüz tuttuğu bir evreye sürükledi beni. Tam da bu noktada, kitap eleştiri yazıları imdadıma yetişti. Beni, yeni yazarlarla tanıştırdı, bildiğimi sandığım yazarların bilinmeyen yönlerini gösterdi, yepyeni türlerle buluşturdu. Gözümde artık okumanın sınırları buhar olup uçmuştu. Kendimi, uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında, tükenmez bir kaynağın içinde hissediyordum. Okuduğum kitapları başkalarıyla paylaşma isteğiyle kitap tanıtım yazıları kaleme almaya başladım. Yazılarım gazete, dergi ve haber sitelerinde yayımlandı. Bu durum beni çok mutlu etti. Okurken tadına vardığım eserleri paylaşmak, kitaplar üzerinden okurlarla bir bağ kurmak… Bu gerçekten müthiş bir duyguydu. Kitap araştırmalarım, bir süreden sonra haftalara, hatta aylara yayılması, başlangıçta ancak bir A4 sayfasını dolduran yazılar, zamanla en az üç sayfaya ulaştı, hatta bazı editörlerden yazılarımız biraz kısaltmam gerektiği uyarıları geldi. Kitap bilgilerine; yazarın portresini, diğer eserlerine dair notları, hatta ilgili film, dizileri, belgesel de eklemeye başladım. Böylece çalışmalarım derinleşti, kapsamı genişledi, farkına varmadan kitap eleştiri, portre yazıları yazmaya başlamışım.

Seçme metinler-edebi portreler ve yazılar

Bilgi, keskin çizgilerle birbirinden ayrılabilecek bir şey değil. Okurun edebiyattan şahsiyetleri, kitapları bilmesi gerektiği gibi tıp, tarih, filoloji, tarım gibi farklı alanlardaki kaynakları bilmesi gerekir. Birçok seçeneği sahip olan okur, böylece istediği konuda, istediği kitap seçip okuyabilecek. Bu nedenle sadece edebi eserlerle sınırlı kalmadım; farklı disiplinlerde önemli bulduğum kitapları inceleyip üzerlerine yazılar kaleme aldım.

Yıllar içinde arşivimde coğrafya, biyografi, psikoloji gibi alanlarda çok sayıda metin birikti. Ben de bu birikimin içinden yalnızca edebi olanları seçerek “Seçme Metinler – Edebi Portreler ve Yazılar” adıyla bir kitapta topladım. Bu kitapta 30 yazara ve 100’den fazla esere değindim. Bu, bilinçli bir tercihti. Sınavların zihnimizde bıraktığı tortuları ve oluşturduğu travmatik okur–kitap ilişkisini silmek; okuru dünya edebiyatının envai çeşit tatlarıyla buluşturmak temel gayem. Kitabı inceleyen Cambridge Üniversitesi’nden Dr. Deniz Çifçi’nin bu noktaya işaret eden değerlendirmesini olduğu gibi aktarıyorum: “Edebiyatın sosyolojik düşünceye rehberlik ederek, bireysel ve toplumsal travmaların, kırılmaların ve değişim-dönüşümlerin sosyal, psikolojik ve kültürel etkilerinin farklı biyografik metinler üzerinden okuyucuya aktarıldığı değerli bir çalışma…”

Sınavların gölgesindeki Türk edebiyatı
Sınavların gölgesindeki Türk edebiyatı

Türkiye’de görece az tanınan Dag Solstad, Ngũgĩ wa Thiong’o gibi yazarlara yer verirken; daha yakından tanıdığımız isimlerin gölgede kalmış yönlerine de dikkat çektim. Örneğin, romanlarıyla bildiğimiz Elif Şafak’ın denemelerine, tiyatrocu kimliğiyle tanınan Haldun Dormen’in yazarlığına ve anılarına değindim. Bunun yanı sıra Hermann Hesse, Orhan Pamuk, T. S. Eliot, Isaac Asimov, Mehmed Uzun gibi modern dünya edebiyatının önemli isimlerini ve eserlerini ele aldım. Tam bu noktada, Amerikalı yazar Jack London’ın Martin Eden romanındaki şu pasajı hatırlamak yerinde olacaktır:“…Sen kitapları okuyarak kendi yolunu kendi başına buldun. Bundan sonra yalnız kalmayasın diye seni bu akşam kitap okuyan diğer adamlarla tanıştıracağım.”

Metinleri aracılığıyla kendi yolumuzu çizdiğimiz, düşüncelerimizi şekillendiren yazarlara farklı açılardan bakmak; onların geçmişleri ile eserleri arasındaki ilişkiyi görmek ve yaşadıkları dönemi eserlerine nasıl yansıttıklarını anlamak, yazarı ve eserini okurun gözünde edebi unsur olmanın dışına çıkarır.

Kitaba eleştiriler…

Kitabın isminde yer alan “edebî” kelimesi, metnin içeriğini belirli ölçüde sınırlıyor. Bu nedenle okur, kitapta yer alan tüm isimlerin edebiyatçı olmasını bekliyor. Prof. Dr. Mete Kaan Kaynar, Kitaba Dair programında Kemal H. Karpat ve Yuval Noah Harari’nin edebî yazarlar olmadığını, buna rağmen kitapta yer aldıklarını eleştirisinde bulundu. Ben de bu iki kişilik listeye Psikiyatr Gabor Maté’yi de ekleyerek üçe tamamladım.

Bazı yazarlar çok yönlüdür; bir alanda öne çıksalar da onları tek bir türle sınırlayamazsınız. Eserleri buna izin vermez. Ancak yazarların en büyük talihsizliği, bir alandaki güçlü metinleri diğer türlerdeki eserlerini gölgelemesidir. Kemal Karpat, bu örneklerden biri. Kaynar’ın eleştirisini Karpat üzerinden yanıtlamak pek ala mümkün. Tarihçi kimliğiyle tanınan bir bilim insanı Karpat’ın kendi anılarını kaleme aldığı Bir Ömrün İnsanları ve hayat hikâyesini nehir söyleşi şeklinde anlattığı biyografik eseri Dağı Delen Irmak bulunmaktadır. Kitaptaki yazıda özellikle bu eserleri ön planda tutularak, yazarın görünmeyen edebi yanına değinilmiştir.

Bunun yanı sıra, kitap sayesinde daha önce tanımadıkları yazarları keşfettiklerini ve yeni kitaplarla tanıştıklarını ifade eden çok sayıda olumlu eleştiriler de yapıldı.

Kitabın“sunuş” kısmında yazdığım bir cümleyi tekrar zikretmek isterim:“…yazıları yazarken, bunların bir gün kitap olacağı hiç aklıma gelmezdi.”

Keyifli okumalar!

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.