“Gerçek şair her şeyi bilen kişidir,
Küçük çapta gerçek bir dünyadır o.”
(Hermann Hesse, Novalis)
Şair Ahmed Arif, Kerküklü baba Arif Ahmet Bey ve Erbilli anne Sâre Hanım’ın çocuğu olarak 21 Nisan 1927’de Diyarbekir, Sur içinde dünyaya geldi. Sâre Hanım, sekiz çocuklu bir ailede tek kız çocuğuydu. Sâre Hanım’ın yedi erkek kardeşi Irak ve çevresinde istihbarat faaliyetleri yürüten ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın adamları tarafından öldürülmüştü. Arif, daha iki yaşındayken annesi Sâre Hanım hayatını kaybetti. Babasının diğer hanımı Arife Hanım tarafından büyütüldü. Gerçek adı Ahmet Önal olan şair, babasının Siverek’e tayininin çıkmasıyla uzun bir süre burada kaldı. Çocukluğu burada geçti, Kürtçenin Kurmanci ve Zazaki lehçelerini Siverek’te; Arapçayı da Harran’da öğrendi. Urfa’da ortaokula başlayan Arif’in en verimli ve en mutlu yılları bu zamanlardı. Aynı yıllarda şiirle tanışarak hayatında yepyeni bir sayfa açtı. En sevdiği şair Faruk Nafiz’di. Buna ek olarak Nâzım Hikmet, Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar, Behçet Necatigil, Balzac, Andre Gide vb. usta kalemleri okumaya başladı.

Olumsuz arkadaş ortamı nedeniyle babası, Arif’in Diyarbekir’de okumasını uygun görmedi, onu Afyon Lisesine yolladı. Burası genç şair için tam dönüm noktası oldu; edebiyat bilgisini artırmak için uygun bir ortamdı çünkü. Afyon Lisesindeki öğretmenler Arif’in şair kimliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Arif, Refik Durbaş’a şöyle anlattı o günleri:
“Edebiyat hocamız Gündüz Akıncı idi. Gündüz Akıncı, büyük bir şanstı bizim için. Akıncı, ders kitaplarından çok roman okuturdu bize. Gündüz Hoca, bir karar aldırmıştı öğretmenler kurulunda. Her çocuk gece mütalaalarında roman okuyabilir diye. Nöbetçi hocalar karışmazlardı. Ama roman okuyanlar mutlaka özet çıkarırdı.”[1]
Türk edebiyatının önemli şair ve yazarlarıyla yetinmeyen Arif, bu dönemde dünya edebiyatının önemli eserleri ve yazarlarını da okudu. Büyük bir şevkle kendini André Malraux, Max Beer, Dostoyevski, Tolstoy, Gustave Flaubert, Emile Zola gibi önemli yazarları okumaya verdi. Okuyarak kendisini yetiştirmeye çalışan Arif’in ilk şiiri 1940’ta Seçme Şiirler Demeti adlı dergide basıldı ve on lira da telif aldı. Bu miktar babasının aylık olarak gönderdiği harçlığın iki katıydı.
Bir dönem tutuklu kalan Arif, hapishaneden çıktıktan sonra sürekli polis gözetiminde olduğu için öğrenimine devam edemez. Medeniyet, Öncü ve Halkçı gazetelerinde editör, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışır. Daha sonra 1967’de evlenir. Bu evlilikte oğlu Filinta dünyaya gelir ve baba olma duygusunu tadar. Gazeteci Zeynep Oral’a verdiği röportajda baba olma duygusunu şöyle ifade eder: “Yaşamımda en büyük sevinci baba olduğum gün duydum. İnanır mısınız, tam iki yıl oğlumun nüfus kâğıdını cebimde taşıdım. Cebimdeki sanki dünyanın en zengin cüzdanıydı. Oğlum olmuştu. Oğlum, dünyanın en zengin güvercini… Dünyanın en güçlü silahı.”
Yüreğimin dili
Şairin sözcükleriyle örülen bir şiir, gerçek yaşantılardan ilham alarak soyut bir dünya yaratır; aynı zamanda duygularının da yansımasıdır. Bu özel dünya, kelimeler aracılığıyla okurla paylaşılır. Şairin kaleminden dökülen bu ifadeler, özel bir bağ oluşturarak yazar ile okur arasında özel bir etkileşim sağlar.
Edebiyat, şiir… Arif’in hayatının ayrılmaz parçalarıydı. Ahmed Arif, hayatının her anında şiire tutkun bir şairdi. Günlük yaşamdan esinlenerek sayfalar dolusu şiir yazmayı sürdürdü. “Hınca hınç mısra doluyum.”[2] Fransızca öğretmeni tarafından verilen “Şair Ahmed” lakabı da onun bu tutkusunun bir özetidir. Arif, şiirleriyle ilgili şöyle der:
“Defterler dolusu şiir vardı. Gecede 8-10 sayfa yazardım, elbette kaliteli olanda vardı, olmayan da…”[3]
Ahmed Arif, toplumcu-gerçekçi çizgide şiirler yazdı; halk edebiyatı, ağıt, türkü, masal ve dengbejlerden beslendi. Şiirlerinde toplumunun insanının hallerini işledi, aşk, özgürlük, bağımsızlık, umut, hasret, yalnızlık…temalarına yer verdi. “Açardın yalnızlığımda mavi ve yeşil açardın.”[4]
Ve hayatı boyunca ülkesine ve toplumuna karşı bir sorumluluk hissi taşıdı, bu duygusunu cesurca ifade etti. Şiirlerinde, dönemin toplumsal ve siyasal yapısını büyük bir cesaretle eleştirdi.
“Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.”[5]
dizeleriyle, kendi yaşadığı zorlukları ve toplumunun maruz kaldığı haksızlıkları yüreklice dile getirdi.
Arif’in şiirleri, özellikle Diyarbekir gibi simgeler üzerinden değerlendirildiğinde, kendi yaşadığı coğrafyanın ve toplumunun gerçeklerini içtenlikle yansıtıyor. Yaşar Kemal’in söylediği gibi, “Diyarbakır’ı görünce Ahmed Arif’i anlamak daha kolaylaşıyor…”[6] Arif’in bu şehirle özdeşleşmesi, duygularını, yaşamını ve toplumsal olayları anlama çabasını daha belirgin hale getiriyor.
Arif’in dizeleri, sadece kişisel hayatına dair değil, aynı zamanda dönemi ve toplumuyla ilgili ortak tecrübeleri de içinde barındırıyor. Bu, Gülten Akın’ın ifadesiyle: “Toplumcu sanatçı, eleştirel gerçekçi bir açıdan dünyayı yansıtır.”[7] Şair, kendi iç dünyasından beslenerek yazdığı şiirlerle, toplumunun karşılaştığı güçlükleri ve haksızlıkları samimi bir dille yansıtır.
Ahmed Arif çok sayıda şiir yazmış olmasına rağmen, sadece tek bir şiir kitabı yayımladı. Söz konusu eser Hasretinden Prangalar Eskittim kitabıdır. 1968’de yayımlanan kitap, şairin 1947 ile 1959 yılları arasında yazdığı şiirlerinden oluşuyor. Türkiye’nin en çok baskı yapan şiir kitaplarındandır. Sol düşünceye mensup olduğu bilinen şairin bu eseri, sol hareketin edebî başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. Kitap, sadece okuyucuların değil, aynı zamanda dönemin toplumsal hareketlerine duyarlı gençlerin de ilgisini çekti. Bu şiirlerin birçoğu ezberlendi, bestelendi ve duvarlara yazıldı.
Kitapta yer alan bazı şiirler şunlardır: “Otuz Üç Kurşun”, “Sevdan Beni”, “Anadolu”, “Vay Kurban”, “Karanfil Sokağı”, “Unutamadığım”, “Suskun”, “Uy Havar!”, “Akşam Erken İner Mahpushaneye”…
Ahmed Oktay, Arif’in şiirlerinin yayım tarihinden önce yazılmış olmasına rağmen birçok kişi tarafından ezberlendiğini belirtti. Arif’in siyasal duruşu, şiirinin uzun süre yeraltında kalmasına sebep olmuş ve bu yüzden o, bir süre “gizli” bir şair olarak anılmıştır.
Hasretinden Prangalar Eskittim, dünya genelindeki edebiyatseverlerin dikkatini çekmiş ve Kürtçe, Almanca, Fransızca, İsveççe, Çekçe, Felemenkçe gibi dillere çevrilmiştir. Bu sayede birçok şair ve yazar için ilham kaynağı olmuş olan kitap, hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır.

Karşılıksız mektuplar
“Mektuplar gündelik yaşamın aynasıdır.” demiş Doğan Hızlan. Bir insanın sevinçlerini, hüzünlerini, hayal kırıklıklarını mektuplarından anlayabilmenin pekâlâ mümkün olabileceğini vurgulamak için. Bu bağlamda, Vincent van Gogh’un Theo’ya Mektuplar, Seneca’nın Ahlak Mektupları, Maya Angelou’nun Kızıma Mektuplar ve Hermann Hesse ile Thomas Mann’ın yazışmalarını içeren Mektuplar… bu türün önemli birer örneğidir.
Bu mektuplar, yazarların duygu dünyasını açığa çıkarırken aynı zamanda zamana ve topluma dair derin izler taşır. Mektuplar, yazıldıkları dönemin sosyal, kültürel ve duygusal atmosferini yansıtarak okura tarihsel bir bakış kazandırır.
Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektuplardan derlenen Leylim Leylim adlı kitap, şairin hayatına ışık tutan önemli bir kaynaktır. Ünlü şairin hayatı, mücadele dolu bir serüvene sahiptir; ancak sevdasını yüreğinde taşıyarak ve lirik dizeleriyle ifade ederek bu zorlukların üstesinden gelmiştir. Mektuplarında, duygularını ve hayallerini yansıtan Ahmed Arif, Leyla Erbil’e duyduğu aşkı açıkça ifade etmiştir.
Kitap, Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektuplar aracılığıyla aşkını ve özlemini dile getirir. Arif’, “Terk etmedi sevdan beni, aç kaldım, susuz kaldım…” dizeleriyle sevdasına olan bağlılığını ifade ettiği görülmektedir. Yazdığı bir mektupta Leyla Erbil’e şöyle hitap ediyor: “Kızmazsan, küfretmezsen, ‘Leyla’dan önce’, ‘Leyla’ dan sonra’ diye başlatıcam takvimimi.”[8]
Ancak, bu aşk tek taraflıdır. Leyla Erbil, Arif’e karşı aynı duyguları beslemediğini ve Arif’i sadece bir dost olarak gördüğünü belirtmiştir. Mektuplarının bazılarına serzenişlerle başlayan Arif, Leyla’ya duyduğu özlemi ve karşılıksız aşkının getirdiği üzüntüyü dile getirir. “Leyla, zalım Leyla! Leylam, merhametsiz ömrüm, astın bizi…” gibi ifadeler, şairin çektiği aşk acısını yansıtmaktadır.
Bu mektuplar, Ahmed Arif’in aşkının trajik ve hüzünlü bir öyküsünü anlatırken, aynı zamanda şairin duygu dünyasını ve sanatını daha yakından tanımamıza olanak tanır. Aşkın, özlemin ve çaresizliğin dizelere döküldüğü bu mektuplar, edebî bir ayna oluşturarak şairin ruhunu okura aktarmaktadır.
Ahmed Arif’in Leylim Leylim adlı kitabı, edebiyat alanındaki araştırmalara zengin bir kaynak sağlamaktadır. Bu eser, Türkiye’nin 50’li yıllarının entelektüel ortamını, Arif’in sürgündeki günlerini, yaşadığı baskıları ve aşkını içeren duygusal yönlerini en yalın hâliyle ortaya koyuyor. Arif’in, iyi bir şair olmasının yanı sıra, dönemin diğer önemli edebiyatçılarına, örneğin Yaşar Kemal, Cemal Süreya, Cahit Sıtkı Tarancı gibi isimler üzerinde de olumlu etkiler bıraktığı görülmektedir. Ahmet Oktay, o dönemin Ahmed Arif’ten etkilenen isimlerinden biridir. Şiiri ezberinde kurmayı ve mırıldanarak zihninde biriktirip kâğıda geçirmeyi Arif’ten öğrendiğini söyleyerek, ünlü şairin kendisi üzerindeki etkisini dile getiriyor.
Aynı dönemde Ahmed Arif’ten etkilenen ve onun yakın arkadaşı olan bir diğer önemli şair Cahit Sıtkı Tarancı da Arif’e olan hayranlığını anlatır. Arif’in “Otuz Üç Kurşun” şiirini defalarca okuyarak ağladığını Arif’e anlatır.
Ahmed Arif’in hayatına dair herhangi bir kaynak bırakmamış olması, onun hakkında bilgi edinmeyi zorlaştırmaktadır. Ancak, mektupları, şiirleri, verdiği röportajlar ve yakın dostlarının anlatıları gibi kaynaklar, onun yaşamına ve düşüncelerine dair önemli bilgiler barındırıyor. Bu bağlamda, Şeyhmus Diken’in kaleme aldığı Ahmed Arif, Abisi Olmak Halkının, Cemal Süreya’ya Mektuplar ve Refik Durbaş’ın Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu gibi kitaplar, Arif’in hayatına dair önemli bir açığı kapatarak onu anlamak ve değerlendirmek için önemli kaynaklar sunmaktadır.

Diyarbekir ve Ahmed Arif
Akarsular, doğdukları bölgelerin iklim özelliklerini taşır; geçtikleri toprakların rengini ve kokusunu bağrında saklarlar. Çünkü onlar, o coğrafyanın kucakladığı, orada varlık bulmuş canlılardır. Hangi yöne doğru akarlarsa aksınlar, başka sulara karışsalar da, bu özelliklerden sıyrılamazlar. Bu özellikler, artık onların mayasına karışmış ve kimliklerini oluşturmuştur.
Ahmed Arif’in hayatında iki şehir önemli bir yer tutar. Birincisi, doğup büyüdüğü yer olan Diyarbekir; ikincisi ise üniversite eğitimi aldığı, arkadaşlarıyla zaman geçirdiği ve mezarının bulunduğu şehir olan Ankara’dır. Arif, hayatının büyük bir bölümünü memleketinden uzakta geçirmiş olmasına rağmen, hiçbir zaman köklerinden kopmadı. Sesini ve yazılarını kullanarak toprağına olan bağlılığını her fırsatta dile getirdi.
Diyarbekir, Arif’in çocukluk anılarını ve kültürel mirasını barındıran, onun için özel bir coğrafyadır. Ankara ise gençlik yıllarının geçtiği, edebî çevresini bulduğu, dostluklar kurduğu bir şehirdir. Mezarının burada olması, Ankara’nın Arif için sadece bir geçiş noktası olmadığını, aynı zamanda kalbinin bir parçası hâline geldiğini gösterir. Arif, sesiyle ve yazılarıyla anavatanına sadık kaldı. Yaşadığı her yerde, Diyarbekir’in toprak kokusunu eserlerine yansıttı. Böylece, onun şiirleri sadece coğrafi bir bağlamda değil, aynı zamanda kişisel bir bağlılıkla da şekillenmiş oldu.
Cemal Süreya’ya yazdığı mektuplarda Arif, memleketi Diyarbekir konusundaki özel bir hassasiyetini dile getirir:”Kapak için kullanacağın fotoğrafımı öyle suratımın yarısını kapkara boyamadan, aydınlık ve alnımın olanca aklığını belirtecek şekilde vermeni isterim. Ayrıca yüzümdeki Diyarbekir çıbanı da olduğu gibi çıkmalıdır…”[9] Bu, Arif’in köklerine ve Diyarbekir’e duyduğu derin bağlılığın bir ifadesidir. Şeyhmus Diken’in aktardığına göre, Ahmed Arif’in vasiyeti üzerine Diyarbekir’den getirilen toprak, mezarının toprağına karıştırılır. Bu, Arif’in hayatının son anına kadar Diyarbekir’e olan bağlılığını sürdürdüğünü ve ölümünden sonra bile bu bağlılığının sembolik bir şekilde devam ettiğini gösterir.
Boz oğlum boz…
Ahmed Arif’in oğlu Filinta, heykeltıraşlık eğitimini tamamladıktan sonra ilk iş olarak hayattayken babasının büstünü yaptı ve 1 Haziran 1991’de tamamladı. Ancak, büstün babasına benzemediğini düşünerek onu yıktı ve tekrar yapmaya karar verdi. Bu durum üzerine Ahmed Arif, şu anlamlı sözleri söyledi: “Boz oğlum boz, nasıl olsa aslı buradadır.”[10]
Ertesi gün, yani 2 Haziran 1991’de Ahmed Arif vefat etti. Şiirleri ve duruşuyla okurların gönlünde taht kuran ünlü şair, yüzlerce seveninin arasında ve tabutuna bırakılan karanfillerle son yolculuğuna uğurlanırken, cenaze aracının arkasından şairin “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” şiirinden bestelenmiş şarkı yankılanıyordu. Bu anlamlı veda, Ahmed Arif’in hasretin, özlemin ve aşkın değerli bir şairi olduğunu göstererek, anısını ölümsüzleştirdi.
Keyifli okumalar!
[1] Ahmed Arif, Leylim Leylim, İstanbul, 21. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s, xvi
[2] Age, s.11
[3] Şeyhmus Diken, Ahmed Arif, Abisi Olmak Halkının, İstanbul, 2.Baskı, İletişim Yayınları, 2018, s.11
[4] Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim, İstanbul, 3.Baskı, Metis Yayınları, 2009, s,58
[5] Age, s,79
[6] Şeyhmus Diken, Ahmed Arif, Abisi Olmak Halkının, İstanbul, 2.Baskı, İletişim Yayınları, 2018 s.32
[7] Gülten Akın, Şiiri Düzde Kuşatmak, İstanbul, 3.baskı, Yapı Kredi Yayınları, 2019, s. 13
[8] Ahmed Arif, Leylim Leylim, İstanbul, 21. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 92
[9] Şeyhmus Diken, Ahmed Arif, Abisi Olmak Halkının, İstanbul, 2.Baskı, İletişim Yayınları, 2018 s,33-34
[10] Age.s,86










