Gülener Kırnalı yazdı: Umberto Eco’nun sinek ısırığı ve Türkiye’nin son eşiği

Yıllar önce çevirdiğim bir Umberto Eco söyleşisine yeniden denk geldim. 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri olan Eco, İtalya’nın siyasi tarihinden hareketle siyasetin ve kamuoyunun işleyişinden dem vururken öyle bir cümle kuruyor ki yıllar sonra yeniden dinlediğimde, Türkiye’de otoriterleşmenin serencamını; bugün vardığımız noktayı, son 15 yılda birikerek normalleşen bütün kırılmaları ve “olmaz” dediğimiz nice şeyin nasıl peyderpey mümkün hâle geldiğini yeniden şimşek gibi hatırlattı:

“Tüm bu yaşananlar bir günde olmadı. Sanki bizi her gün bir sinek ısırıyor gibiydi.”

Umberto Eco bu cümleleri 2015’te yayımlanan Sıfır Sayı kitabı hakkında Fransız yayıncısı La Grande Librairie’ye verdiği röportajda söylüyor. Bu söyleşinin bir kısmını Türkçeye çevirmiştim, Çeviri Konuşmalar için yaptığım bu çeviriye şuradan ulaşabilirsiniz:

Devlet aklı, komplo ve kayıtsızlık

Eco’nun önceki romanlarına göre kısa ama bir o kadar da muazzam bir yoğunluğa ve öze sahip olan Sıfır Sayı, İtalya siyasetinin 1990’lı yıllardan öncesine doğru uzanan çok boyutlu serencamını ele alan bir gazetecilik hikâyesi üzerinden kurgulanıyor. Meselenin arka planıysa İtalya siyasi tarihinin “Anni di Piombo”, yani “Kurşun Yılları” diye bilinen; 1960’ların sonlarından 1982’ye kadar uzanan karanlık dönemi. Hepimizin bildiği -ve Türkiye siyaseti için de kullanılmış olan- Gladyo kavramını da içine alan bu dönem, devlet içindeki ve devletle iltisaklı karanlık yapılanmaların siyaseti ve toplumu kan ve gözyaşıyla dönüştürdüğü yıllar. Farklı ideolojilerdeki siyasi gruplar ve devlet güçleri arasındaki yoğun siyasi şiddet, suikastlar ve bombalamalarla dolu; bugün bile İtalya tarihinde “iç savaş benzeri bir dönem” olarak adlandırılan yıllar bu Kurşun Yılları.

Bu kitap, Eco’nun bütün eserleri gibi, belirli bir tarihsel bağlamda işlemesine rağmen insana, topluma, iktidara dair zamansız ve mekânsız özler sunuyor. 2015 yılında, ölmeden bir yıl önce verdiği bu söyleşide Eco, İtalya’dan hareketle benzer tüm sosyo-politik bağlamları işaret eden şu sözlerle devam ediyor: “Bilinçli bir şekilde haberleri her gün az az, peyderpey sundular. Öyle ki her şey bir günde olmayınca; yaşananlar ve haberler kamuoyunu gündelik olarak fazla rahatsız etmedi.”

Umberto Eco’nun bu kitapta ele aldığı üç temel mesele var: toplumun kayıtsızlığı, komplo ile gerçeklik arasındaki sınırın belirsizleşmesi ve bütün bunlar içinde medyanın siyasal iletişim işlevi. Eco’nun derdi basitçe “komplo teorileri” anlatmak değil. Tam tersine, komplo ile gerçekliğin birbirine karıştığı, hakikatin ancak parça parça sızdığı, kamusal aklın ise bu parçaları birleştirecek enerjiyi ve dikkati giderek kaybettiği bir siyasal iklimi anlatıyor. Bu komplocu zihniyetin Türkiye’deki tercümelerinden ve aparatlarından biri, her zaman ısrarla başvurulan ve bugün de en acayip anlarda bile gördüğümüz bir meşrulaştırma aracı olan ne idüğü belirsiz “devlet aklı” söylemidir. Evet, şaşırmazsınız, İtalya’da da bu söylem ve bu aparat kullanılmıştır ve Umberto Eco da sıklıkla bahsediyor. Toplumun kayıtsızlığı da burada pasif bir ilgisizlikten ibaret değil; sürekli dozlanan haberlerin, skandalların ve şiddetin zamanla olağanlaşmasıyla ortaya çıkan bir duyarsızlaşma hali. Medya ise bu süreçte sadece haber aktaran bir araç değil; hangi bilginin ne zaman, hangi dozda, hangi çerçevede dolaşıma sokulacağını belirleyen siyasal bir makine gibi işliyor.

Bu dönem Galatasaray Üniversitesi’nde verdiğim “Medya ve İktidar” dersinin okuması olarak bir kısmını koymayı düşündüğüm bir kitaptı, koymadım. Ama önümüzdeki sene mutlaka toplumun kayıtsızlığı ve komplo-gerçeklik ilişkisini özetlediği birkaç sayfayı ders izlencesine koyacağım.

Sinekten geregedana otoriterleşen Türkiye

Umberto Eco’nun
Gülener Kırnalı yazdı: Umberto Eco’nun sinek ısırığı ve Türkiye’nin son eşiği

Umberto Eco’nun “Sanki bizi her gün bir sinek ısırıyor gibiydi” ifadesi, kaynayan kazan ve kurbağayı anlatan klişe analojiden daha açıklayıcı bir benzetme. İlk başta kaşındırdılar, acıttılar; biz rahatsız oldukça daha fazla ısırmaya başladılar. Sonra öyle bir yere geldik ki, sinek ısırığı yaşadığımız iklimin ve coğrafyanın normaline dönüştü. Öyle ki, “hayatta olmaz” dediğimiz şeyler peyderpey oldu ve olmaya devam ediyor. Epeydir sinek değil gergedan ısırıyor ama ona bile karşı koyacak takatimiz ve refleksimiz çok bastırılmış, çok yavaşlamış durumda. “Yok artık, gergedan” diyenin kolu bacağı koptu; “gergedanın ısırması doğru değil” diyenler ya ‘etkisiz hale getirildi’ ya da gergedanlarca esir alındı.

Tüm bunları neden anlatıyorum? Bugün, iniş çıkışlarıyla 150 yıllık bir deneyimi olan Türkiye demokrasisinin geldiği noktaya nasıl geldiğimizi anlamak ve hatırlamak için. Çünkü ben de dönüp dönüp bu akıl almaz rezalete nasıl ulaştık diye son 15 yılın kırılmalarına yeniden bakar oldum.

Bu hafta Toplum ve Siyaset programındaki konuğum siyaset bilimci Prof. Dr. Murat Somer idi. Somer, uzun yıllardır otoriterleşme ve demokrasi üzerine çalışan ve bu alanda sadece Türkiye’nin değil dünyanın sayılı akademisyenlerinden biri. Söyleşimizde kendisine şunu sordum: “Türkiye’ye dair yıllardır konuştuğumuz bu otoriterleşme sürecinde, mutlak butlan kararı ve sonrasında yaşananlarla yeni bir safhaya mı geçtik?” Somer varılan noktayı şu şekilde özetledi: 2023 seçimleri öncesinde ‘seçimsel otokrasi’ diye tabir ettiğimiz bir rejim aşınması içinde olduğunu söylüyorduk. 2023 seçimleri sonrasında yaşanan güç kaymasıyla birlikte otoriter iktidar, bağımsızlığını yitirmiş yargı eliyle ana muhalefet partisini seçimi kazanamayacak duruma getirmek için düğmeye bastı. Dolayısıyla siyaset bilimi ölçümleriyle söyleyecek olursak Türkiye ‘kapalı otoriter rejim’ denilen kategorinin bütün özelliklerini gösteriyor.

Varılan noktanın bilimsel teşhisi bu: düpedüz kapalı otoriter rejim. Kuzey Kore ve Eritre’nin uzun zamandır amblematik örneklerini teşkil ettiği, demokrasi spektrumunun en rezil kategorisine resmen adım atmış noktadayız.

Buraya bir günde gelmedik ama eksilerek, yoksullaşarak, kanayarak geldik

Buraya bir günde gelmedik. Farklı nirengi noktaları konulabilir ama kabaca 2013’ten, yani Gezi’den beri koyu bir otoriterleşme istikametine girmiş; 2016 sonrasında bu istikamet içinde bambaşka bir boyuta taşınmış ve o zamandan beri neredeyse 10 yıl boyunca sadece bu istikamet ve bu boyut içinde mütemadiyen vites artırılan bir izleğin içindeyiz.

Bu nirengi noktasını kimse unutmamalı; 2013’te Gezi’de hepimizin isyanı, daha baştan bunaydı. Hatırlamayanlar ya da yaşı yetmeyenler için söyleyeyim: Gezi’nin ana motivasyonu, alkol yasağı, kızlı-erkekli yurtta ya da evde kalan öğrenciler tartışması gibi toplumsal hayatı otoriter bir şekilde İslami-muhafazakâr çizgiye çekmek için yapılan kanun değişikliklerinin yanı sıra sertleşen otoriter politika ve söylemlere karşı demokratik, çoğulcu, anayasaya ve insan haklarına referans yapan özgürlükçü ve çok geniş tabanlı bir toplumsal itirazdı.

Gezi, başlı başına, yıllardır sinekten gergedana dönen İslami-muhafazakâr-otoriter söylem ve politikalara daha başından “dur” demek için çıkmıştı. Ne yazık ki Gezi, kan ve gözyaşıyla bastırıldı. Ben, şahsen, (ve kimsenin tesiri altında kalmadan!) 24 yaşındaki bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu siyasi, toplumsal, kültürel gidişata itiraz etmek niyetiyle ve dirayetiyle sokağa çıkmıştım. Ve yan yana durduğum, omuz omuza verdiğim herkes de (benim tesirim altında kalmadan!) aynı öfkeyle, aynı dirençle ve aynı memleketi düzeltme duygusuyla canı pahasına sokağa çıktı. Ve hayatımın en umutlu, en acılı, en güçlü ve en hüzünlü haziran ayını 2013 yılında Taksim’de geçirdim. Türkiye tarihinin bu onurlu anının bir parçası olmaktan kıvanç duyuyorum.

O günden beri de toplumsal muhalefetin meydanlara çıkıp protesto etmesine, sokak siyasetine ve demokratik itiraz imkanlarına öyle bir ket vuruldu ki, her dönemeçte biraz daha artan bir baskıyla bu alanlar sistematik olarak yok edildi.

Aradan geçen 13 yılın sonucunda vardığımız noktayı, işte ben değil işin uzmanı söylüyor: Otoriterleşen devletler spektrumunda Azerbaycan’ın dahi gerisine düşmüş durumdayız. Bırakın protesto hakkını, demokratik eylemi, itiraz ve söz söyleme fırsatlarını; demokrasinin belki de birinci koşulu olan formel siyasette muhalefet etme hakkı fiilen lağvedilmiş durumda.

Son müstahkem mevzi nedir?

Bu 13 yılda yaşanan çok boyutlu toplumsal, ekonomik ve siyasal dönüşümü bu yazıya sığdırmak mümkün değil kuşkusuz. Ama tam da bu yüzden, bugünkü tuhaf ve korkunç eşiği doğru adlandırmak zorundayız. Mutlak butlan tartışması sadece teknik bir hukuk tartışması, parti içi bir mesele ya da yargı eliyle yaratılmış geçici bir siyasal kriz değil. Bu tartışma, seçimle iktidar değiştirme ihtimalinin daha seçim gelmeden sakatlanması; 150 yıllık demokrasi tarihimizde -askeri darbe olmaksızın- formel muhalefet hak ve biçiminin, yani muhalefetin siyasal varlığının ve rekabet kapasitesinin siyasi ve hukuki iktidar eliyle yok edilmesi anlamına geliyor.

Bunları şunun için söylüyorum: O kadar çok hayati kırmızı çizgimiz iğdiş edildi ki, mutlak butlan kâğıt üzerinde korkunç bir kırılma olsa da, fiili hayatta ısırıklardan delik deşik olmuş bedenlerimizin acıya bağışıklığı sebebiyle bunun 150 yıllık demokrasi tarihimizde görülmemiş bir kritik eşik olduğunu toplumsal olarak yeterince idrak edemiyoruz. Tıpkı bir önceki kırmızı çizgiler, kaybedilen önceki hayati mevziler gibi…

Buradan tekrar gelelim Umberto Eco’ya ve sinek ısırıklarına… Otoriterleşme çoğu zaman tek bir büyük darbeyle değil, gündelikleşen küçük darbelerle, azar azar verilen zehirle, her gün biraz daha düşürülen beklentilerle ilerliyor. Bir sabah uyandığımızda kapalı otoriter rejimde yaşamaya başlamıyoruz; önce “bu kadarı da olmaz” dediğimiz şey oluyor, sonra ona alışıyoruz, sonra daha büyüğü geliyor. Evet, çok fazla hayati kırmızı çizgi aşıldı; Türkiye’nin demokrasi bloğu (o blokta şu an kimler var bilemiyorum) her geçen gün yeni cepheler kaybederek neredeyse suya düşme sınırına geldi. Son müstahkem mevzi için geri çekilecek bir alan kalmadı. Asıl mesele bu. Bana kalırsa henüz her şey bitmiş değil; fakat tam da bu yüzden, buraya nasıl geldiğimizi ve vardığımız eşiğin ne kadar kritik olduğunu bütün açıklığıyla görmek ve idrak etmek zorundayız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.