Gülener Kırnalı yazdı | Başörtüsüne karşı haç: Fransa’da yeni laiklik kavgası

Fransa’da geçtiğimiz hafta bir belediye meclisinde yaşanan birkaç dakikalık tartışma, ülkenin yıllardır çözemediği laiklik, göç ve kimlik gerilimleri üzerinde yükselen aşırı sağın giderek daha da derinleştirdiği fay hatlarını tek bir sahnede buluşturdu. Fransa’da büyük yankı uyandıran bu olay, bir başörtüsü ile masaya konulan bir haçın çok ötesinde anlamlar taşıyor.

Başörtüsüne karşı haç
Gülener Kırnalı yazdı | Başörtüsüne karşı haç: Fransa’da yeni laiklik kavgası

Paris’in hemen yanı başındaki Ivry-sur-Seine belediye meclisinde başörtülü bir kadın üye, siyasi görüşleri ve mücadelesi sayesinde seçildiğini, orada başörtüsüyle bulunmaktan gurur duyduğunu söyledi. Ardından aşırı sağcı Rassemblement National’in (RN) belediye meclisi üyesi söz aldı. Önüne bir haç koydu, belediye yönetimini laikliği reddetmekle suçladı ve “Je vous salue Marie” (Katolikliğin en bilinen dualarından biri olan, Latincesiyle Ave Maria) duasını okumaya başladı.

Ortaya hâliyle son derece absürt ve gergin bir görüntü çıktı: Laikliği savunduğunu söyleyen bir siyasetçi, laikliğin reddedildiğini ileri sürerek belediye meclisini bundan böyle “haç altında” toplamakla tehdit ediyordu.

Bu tartışma Türkiye’den bakıldığında da hayli tanıdık. Başörtüsü bireysel bir hak mı, siyasal bir simge mi? Kamusal bir görevi yerine getiren kişi dinî kimliğini görünür biçimde taşıyabilir mi? Laiklik devletin tarafsızlığı mı, yoksa dinin ve dinî sembollerin kamusal alandan çıkarılması mı demek? Türkiye’de özellikle 28 Şubat süreci ve sonrasında, ardından da AKP’nin iktidara gelmesini takip eden 2000’li yıllarda yıllarca tartışılan bu sorular, bu kez 2026 Fransa’sında; göç, İslam karşıtlığı ve yükselen aşırı sağın şekillendirdiği yeni bir siyasal bağlam içinde yeniden karşımıza çıkıyor.

Ancak Ivry’deki olay yalnızca geçmişten gelen bir laiklik tartışmasının tekrarı değildi. Aynı zamanda iktidara hiç olmadığı kadar yaklaşan Fransız aşırı sağının Müslümanlara, Hristiyanlığa, laikliğe ve Fransız kimliğine nasıl baktığını gösteren küçük ama yoğun bir siyasal gösteriydi.

Belediye meclisinde neler yaşandı?

Tartışma, Kévin Nader’in belediye meclisinin iç tüzüğüne eklenmesini istediği bir değişiklikle başladı. Nader, meclis üyelerinin dinî aidiyetlerini açık biçimde gösteren kıyafet ve işaretler kullanmasının yasaklanmasını istiyordu. Önerinin hedefinde, belediye meclisinde başörtüsüyle bulunan kadın üyelerin olduğu açıktı.

Ivry-sur-Seine Belediye Başkan Yardımcısı Fenda Diarra söz aldı. Belediye Başkanı Philippe Bouyssou’nun liderliğindeki geniş sol ittifaktan seçilen Diarra, kendisine yöneltilen sözler karşısında cevap vermekte tereddüt ettiğini, ancak siyasi görüşleri ve mücadelesi sayesinde seçildiğini söyledi:

Bugün burada seçildiysem, görüşlerim ve mücadelem sayesinde seçildim. Burada başörtümle seçilmiş olmaktan gurur duyuyorum.”

Ardından söz alan Nader, belediye başkanını önerisini oylamaya sunmamakla ve laikliği reddetmekle suçladı. Sonra önüne bir haç koyarak şöyle dedi:

Bu belediye meclisini laikliğin işareti altına koymayı reddettiğinize göre, bundan böyle her belediye meclisinde haçın işareti altında olacağız.”

Nader daha sonra “Je vous salue Marie” duasını okumaya ve istavroz çıkarmaya başladı.

Komünist Partili Belediye Başkanı Philippe Bouyssou’nun cevabı son derece sertti. Nader’in eline bir haç alarak meclisin kadın üyelerini damgalamasını, Katolikliği ve Hristiyanlığı siyasi bir saldırının aracı hâline getirmesini “bütün Katoliklere ve Hristiyanlara yapılmış bir hakaret” olarak nitelendirdi ve bu yazının da özünü oluşturan şu çarpıcı cümleyi söyledi:
Aslında size teşekkür etmeliyim Bay Nader; çünkü bu akşam, tek bir belediye meclisi toplantısında, ülkemizde aşırı sağın ne olduğuna dair mükemmel bir karikatür sundunuz.”

Ardından da meclisi derhâl terk etmesini istedi.

Bir komünist kalede haç çıkaran aşırı sağ

Olayın yaşandığı Ivry-sur-Seine’in siyasal bağlamı da son derece önemli. Paris’in güneydoğusundaki bu işçi banliyösü yaklaşık bir asırdır komünist belediyecilik geleneğinin Fransa’daki önemli kalelerinden biri.

Mart 2026’daki yerel seçimlerin ikinci turunda mevcut Belediye Başkanı Philippe Bouyssou’nun Komünist Parti, La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa), Yeşiller ve diğer sol oluşumlardan meydana gelen ittifakı yüzde 53,17 oy alarak seçimi kazandı. Kévin Nader’in RN listesi ise yüzde 10,87’de kaldı ve belediye meclisine iki üye soktu.

Yüzde 10,87 büyük bir seçim başarısı sayılmayabilir. Fakat RN’nin, komünistlerin yaklaşık yüz yıldır yönettiği Ivry’de ilk kez belediye meclisine girmesi sembolik olarak büyük bir anlam taşıyor. Nader’in meclis çoğunluğunu değiştirecek gücü yok. Fakat birkaç dakikalık bir provokasyonla yerel bir meclis toplantısını bütün Fransa’da izlenen bir kültür savaşı sahnesine çevirebildi.

Fransa’nın kadim ve bitmeyen laiklik tartışması

Fransa’da laiklik tartışması elbette aşırı sağla veya RN ile başlamadı. “Laïcité”, cumhuriyetin kurucu ilkelerinden biri ve devletin din karşısındaki tarafsızlığı, dinî otoritenin kamusal kurumlar üzerindeki etkisinin sınırlandırılması anlamına geliyor. Bilindiği gibi, laiklik meselesi, bu ilkeyi anayasal düzenlerinin temel unsurlarından biri olarak benimseyen Fransa ve Türkiye’nin tarihsel, hukuki ve toplumsal açıdan sıkça karşılaştırılmasına yol açtı. Ancak iki ülkede bu toplumsal, hukuki ve siyasi tartışmanın akıbeti çok farklı ilerledi. Nitekim artık Türkiye’de siyasal iktidarın tüm hukuki ve toplumsal düzlemi, önce siyaset, ikna ve parlamenter hukuki düzenlemeler, sonra da bol miktarda cebir ve otoriterleşme vasıtasıyla dönüştürmesi sonucunda bu mesele bugün bir tartışma ve kutuplaşma hattı olmaktan çıkmış durumda. Yanlış anlaşılmasın Türkiye laiklik olgusunu bu olgu lehine çözmedi, AKP iktidarının muhafazakâr-İslamcı değerlere yaslanan kesif otoriterliği bu meseleyi demokrasi dışı bir şekilde tartışılamaz bir hâle getirdi.

Fransa’ya geri dönelim: Fransa’nın merkez sağı, sosyalistleri, cumhurbaşkanları ve devlet bürokrasisi de uzun yıllar oldukça katı bir laiklik anlayışını savundu. Özellikle 1989’daki ilk büyük başörtüsü tartışmasından sonra İslam, göç, entegrasyon ve laiklik meseleleri giderek birbirine bağlandı.

2004’te devlet okullarında gösterişli dinî işaretler yasaklandı. 2010’da yüzü bütünüyle örten kıyafetlere kamusal alan yasağı getirildi. Ardından okul gezilerine katılan başörtülü anneler, plajlarda “burkini”, spor müsabakalarında başörtüsü ve okullarda “abaya” üzerinden yeni tartışmalar yaşandı.

Yıllar içerisinde Fransa toplumu da önemli ölçüde dönüştü. Özellikle büyükşehirlerde ve banliyölerde Kuzey Afrika ve Sahra-altı Afrika kökenli Müslüman Fransızların kamusal ve siyasal görünürlüğü arttı. Artık söz konusu olan yalnızca ülkeye yeni gelmiş göçmenler değil. Fransa’da doğmuş, burada doğup büyüyüp eğitim görmüş, seçmen olmuş ve sonradan da demokratik siyaset içerisinde seçilmiş, seçmenlerin temsilcisi olmuş ikinci ve üçüncü kuşak yurttaşlar… Yani her biri birer “chers compatriotes”…

Ivry belediye meclisine seçilmiş ve o mecliste seçmenlerini temsil etmek adına başörtüsüyle bulunan Fenda Diarra da bu dönüşümün somut bir örneği. Artık “uyum sağlayıp sağlamadığı” dışarıdan tartışılan bir göçmen değil; halk tarafından seçilmiş bir siyasetçi ve belediye kararlarının öznesi. Ve işte meselenin özü tam da bu: aşırı sağın rahatsızlığını artıran da yalnızca başörtüsünün görünür olması ya da kamusal alanda olması değil, başörtülü bir kadının siyasal temsil makamında bulunması. Yani aşırı sağın bu tabloda gördüğünü Türkçeleştirirsek: “Gitti güzelim beyaz, homojen, Katolik Fransa… Yabancılar memleketi ele geçirdi…”

Baba Le Pen’den bugüne değişmeyen çizgi, değişen dil

Fransız aşırı sağının bu meseledeki konumu yeni değil. Fransa aşırı sağının meşhur lideri Marine Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen’in 1972’de kurduğu Front National’den (Ulusal Cephe) bugünkü adıyla Rassemblement National’e (Ulusal Birlik) uzanan çizgide göç, ulusal kimlik ve Müslümanların Fransa’ya aidiyeti daima temel meseleler arasında yer aldı.

Jean-Marie Le Pen döneminde bu siyaset daha açık, kaba ve provokatif bir dille ifade ediliyordu. Marine Le Pen’in 2011’de parti liderliğini devralmasıyla başlayan “şeytanlaştırmadan arındırma” veya normalleşme stratejisi, partinin dilini ve kamuoyuna sunduğu yüzünü değiştirdi. Parti 2018’de adını “cephe” gibi ayrıştırıcı bir grup ifadesinden çıkarıp daha kucaklayıcı ve merkezi hedefleyen “birlik” ifadesine çekerek Rassemblement National (Ulusal Birlik) olarak değiştirdi; antisemitik mirasıyla arasına mesafe koymaya çalıştı ve kendisini cumhuriyetin, laikliğin, kadın haklarının ve toplumsal düzenin savunucusu olarak sunmaya başladı.

Ancak temel ayrım büyük ölçüde aynı kaldı: Kim Fransa’nın doğal ve gerçek parçası, kim ancak belirli şartlarla kabul edilebilir?

Bugünkü RN, Jean-Marie Le Pen’in kullandığı dili olduğu gibi tekrarlamıyor. Yeni toplumsal dinamiklere, yeni seçmen gruplarına ve iktidar hedeflerine uygun bir sözlük kullanıyor. Açık biyolojik ırkçılığın yerini kültürel uyumsuzluk, ırkın yerini medeniyet, kaba yabancı düşmanlığının yerini cumhuriyet değerleri, güvenlik, ekonomi, kadın hakları ve laiklik söylemi alıyor.

Fakat bu yeni sözlüğün altında göçmenlerin ve özellikle Müslümanların Fransa’nın ulusal bütünlüğünü tehdit ettiği düşüncesi yaşamaya devam ediyor.

RN’yi merkez siyasetin katı laiklik anlayışından ayıran da tam olarak bu. Merkez siyaset de başörtüsüne ve dinî görünürlüğe karşı pek çok kısıtlama savundu. Aşırı sağ ise bu tartışmayı göç karşıtlığı, medeniyet çatışması, demografik korkular ve ülkenin “asıl sahiplerinin” kendi vatanlarında geri çekilmeye zorlandığı duygusuyla birleştiriyor.

Başörtüsü böylece yalnızca bir dinî sembol olmaktan çıkıp Fransa’nın “İslamlaşmasının” kanıtı olarak sunuluyor. Haç ise aynı biçimde dinî ve siyasi bir işaret olarak sorgulanmıyor; Fransız tarihinin, kültürünün ve Avrupa medeniyetinin doğal bir parçası sayılıyor.

Laiklik adına haç çıkarmak

Ivry’deki olayın temel çelişkilerinden biri de tam burada yatıyor. Nader, başörtülü kadınlarla aynı din özgürlüğünü talep etmiyordu. Başörtülü kadınların bu özgürlükten yararlanmasını itibarsızlaştırmak için Hristiyanlığı bir karşı saldırı aracına dönüştürüyordu.

Bir kişinin başörtüsü veya haç taşımasıyla, belediye meclisinin işleyişini keserek haçı siyasi meydan okuma aracı hâline getirmesi aynı şey değil. Nader yalnızca bir dinî sembol taşımadı; meclisi “haçın işareti altına” sokacağını ilan ederek yüksek sesli bir ibadet performansı başlattı.

Üstelik bu performansın amacı ibadetten çok en basit tabiriyle sivri ve provokatif bir siyasal iletişimdi. Önerisinin solun büyük çoğunluğa sahip olduğu belediye meclisinde kabul edilmeyeceğini biliyordu. Asıl hedef başörtülü üyeyi görünür bir hedefe dönüştürmek, belediye başkanını öfkelendirmek, toplantının kesilmesini sağlamak ve ardından “Müslümanlara izin verilirken Hristiyanlar susturuluyor” şeklinde sosyal medyada kolayca dolaşıma sokulabilecek bir mağduriyet hikâyesi üretmekti.

Bu, aşırı sağın yalnızca Fransa’da değil, Avrupa’nın birçok ülkesinde kullandığı tanıdık bir yöntem: Karmaşık hukuki ve toplumsal meseleleri birkaç saniyelik bir kimlik çatışmasına indirgemek; azınlıkları görünür hedef hâline getirmek; çoğunluğa ise kendi ülkesinde susturulduğu ve yerinden edildiği duygusunu vermek.

Ivry vakası elbette Fransa’ya özgü bir dizi tarihsel unsur taşıyor: Cumhuriyetçi laiklik, Katolik Kilisesi ile devlet arasındaki çatışma, sömürgecilik ve Cezayir geçmişi, banliyölerin toplumsal yapısı ve yaklaşık kırk yıldır süren başörtüsü tartışmaları…

Fakat aşırı sağın Müslümanlara ve azınlıklara bakışının kristalize bir örneği olan bu siyaset ve söylem, Fransa’yla sınırlı değil. Avrupa’nın farklı ülkelerinde farklı sözcüklerle benzer bir sınır çiziliyor: Hristiyanlık kişisel bir inanç olmaktan çıkıp ulusal kültürün ve Avrupa medeniyetinin özü sayılırken Müslümanlık dışarıdan gelen, uyum sağlaması, denetlenmesi ve mümkün olduğunca görünmez olması gereken bir unsur olarak sunuluyor. Uzun zamandır bu böyleydi, bugün de değişmiş değil.

Dolayısıyla Ivry’de masaya konulan haç ve başörtülü bir seçilmiş meclis üyesine sarf edilen bu çirkin dil, uzun zamandır siyasi düzlemi giderek fetheden ve gelecek yıl Fransa’yı yönetme ihtimali bulunan aşırı sağın, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın temel ilkesi olduğu varsayılan demokrasi ve çoğulculuğa olan bakışını; bu kültür savaşı içerisinde kimleri ülkenin doğal sahibi, kimleri ise aidiyetlerini sürekli kanıtlamak zorunda olan ve bu nedenle de onların gözünde hiçbir zaman makbul vatandaş olamayacak ötekiler olarak gördüğünün küçük bir maketi niteliğinde.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş