Taşrada edebiyatla uğraşmak, yalnızca şiir yazmak, kitap çıkarmak, dergi hazırlamak veya bir programa katılmak değildir. Asıl mesele, bütün bunların ötesinde edebiyatın nasıl bir kültür hâline getirilebildiğidir. Çünkü bir şehirde yüzlerce edebiyat faaliyeti yapılabilir, onlarca kitap yayımlanabilir, salonlarda şiirler okunabilir, ödüller dağıtılabilir. Fakat bütün bunlara rağmen o şehirde insanlar daha az okumaya, daha az düşünmeye ve daha az nitelikli metin üretmeye devam edebilir.
Burada biraz can sıkıcı bir soru ortaya çıkıyor: Bu kadar edebiyat faaliyeti yapıyoruz da neden edebiyat hayatımızı değiştirmiyor?
Belki de sorun faaliyet eksikliği değildir. Sorun, edebiyatın henüz yeterince toplumsallaşamamış olmasıdır.

Okumadan yazmak
Yazmak biraz his işidir. İnsan bazen bir kelimeden, bir hatıradan, bir acıdan, bir aşktan veya gördüğü bir manzaradan hareketle yazmaya başlar. Bunun çok değerli bir tarafı var. Fakat his, tek başına edebiyat değildir. Hisse biçim kazandıracak olan şey okumadır.
İyi yazmak isteyen insanın önce iyi okuması gerekir. Kendi dönemini, kendisinden önce yazılmış metinleri, başka coğrafyaların edebiyatlarını, farklı düşünce geleneklerini bilmesi gerekir. Yoksa insan çoğu zaman kendi çevresinde dolaşıp durur ve yazdıklarını büyük bir keşif zanneder.
Taşrada bunun daha görünür bir hâle geldiğini düşünüyorum. Bazen yazma arzusu, okuma alışkanlığının çok önüne geçiyor. İnsan birkaç şiir yazıyor, birkaç toplantıya katılıyor, bir kitap çıkarıyor ve kendisini edebiyat dünyasının içerisinde konumlandırıyor.
Oysa kitap yayımlamakla yazar olunmuyor.
Bir kitabın olması başka şey, edebiyatçı olmak başka şey.
Müteşairlik hâli
Belki burada biraz sert bir kelime kullanmak gerekiyor: Müteşairlik.
Şair olmadığı hâlde şairlik iddiasında bulunmak anlamında kullanılan bu kelimeyi biraz genişletmek mümkün. Çünkü bazen insanın hayatındaki başka meseleler edebiyatın önüne geçiyor; görünür olmak, tanınmak, bir çevrenin parçası olmak, programa çıkmak, fotoğraf vermek ve alkışlanmak metnin kendisinden daha önemli hâle geliyor.
Bu durumun psikolojik bir tarafı da var. İnsan görülmek istiyor. Takdir edilmek, değerli bulunmak, bir çevreye ait olmak istiyor. Edebiyat da bu ihtiyacı karşılayabilecek güçlü bir alan. Fakat burada ince bir sınır var: Edebiyatı sevmek başka, edebiyat üzerinden kendini var etmeye çalışmak başka.
Bazen sokakta şairlik daha kolay, masa başında şair olmak daha zor.
Çünkü sokakta görünür olmak için birkaç cümle yeterli olabilir. Fakat gerçek bir metin için yıllarca okumak, çalışmak, silmek, yeniden yazmak ve kendi yetersizliğinizle yüzleşmek gerekir.
Aynı isimlerin etrafında dönen dünya
Taşrada edebiyatın bir başka problemi de kendi içerisinde küçük çevreler oluşturması. Aynı insanlar birbirlerinin programlarına gidiyor, birbirlerinin kitaplarını tanıtıyor, birbirlerini ödüllendiriyor, aynı masalarda oturuyor.
Bir süre sonra edebiyat bir çevre faaliyetine dönüşüyor.
Bu durum sosyolojik açıdan şaşırtıcı değil. Küçük topluluklarda insanlar güvenebildikleri kişilerle ilişki kurmaya daha yatkındır. Fakat bu güven ilişkisi zamanla kapalı bir sosyal ağa dönüşürse dışarıdan gelen insanın önünü kesmeye başlar.
Böylece edebiyatın ölçüsü metnin niteliği olmaktan çıkıp, hangi çevrenin içinde olduğunuz hâline gelebilir.
Kurumlarla iyi ilişkiler kuran, görünür olmayı bilen, doğru insanlarla aynı masada oturan daha fazla imkâna ulaşırken; kendi hâlinde yazan, çevre kurmakla ilgilenmeyen veya mevcut grupların dışında kalan bir yazar görünmez kalabilir.
İşte burada edebiyatın en büyük düşmanlarından biri ortaya çıkıyor:
Nitelik yerine nicelik.
Edebiyat neden toplumsallaşamıyor?
Bir şehirde edebiyatın toplumsallaşması, birkaç yüz kişinin edebiyat etkinliklerine katılması demek değildir. Edebiyatın toplumsallaşması, edebiyatın o şehrin gündelik hayatına sızmasıdır.
Gençlerin kitap konuşması, insanların birbirine kitap önermesi, okuma gruplarının oluşması, farklı görüşlerden insanların aynı metin üzerine tartışabilmesi, yeni yazarların ortaya çıkabilmesi ve edebiyatın yalnızca belli bir çevrenin kültürel faaliyeti olmaktan çıkması gerekir.
Aksi hâlde ortada çok sayıda etkinlik olur ama az miktarda edebiyat kalır.
Bir de taşrada edebiyatın belirli bir siyasi ve kültürel çizginin dışına çıkmakta zorlandığı durumlar var. Edebiyatın muhafazakâr, milliyetçi, sol, liberal veya başka bir çizgide olması tek başına problem değildir. Problem, edebiyatın herhangi bir çizginin konfor alanına hapsolmasıdır.
Çünkü edebiyat biraz da rahatsız etmeli.
Kendi okurunu bile düşündürmeli, kendi mahallesinin doğrularına soru sorabilmeli. Sadece bizi anlatan değil, bize bizi yeniden gösteren bir ayna olabilmeli.
Sonuç değil, kültür
Belki taşrada edebiyatla uğraşırken en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla etkinlik değil, daha fazla edebiyat kültürü.
Daha çok okumak.
Daha az birbirimizi alkışlamak.
Daha çok eleştirmek.
Yeni isimlere alan açmak.
İyi metin ile kötü metin arasındaki farkı konuşabilmek.
Bir kitabı yalnızca yazarı tanıdığımız için değil, gerçekten iyi olduğu için savunabilmek.
Ve belki en önemlisi, edebiyatı kişisel bir kariyer basamağı olmaktan çıkarıp ortak bir kültür alanına dönüştürebilmek.
Çünkü taşrada edebiyatla uğraşmak kolaydır; bir şiir yazarsınız, bir kitap çıkarırsınız, bir programa katılırsınız.
Asıl zor olan edebiyatı yaşatmaktır.
Bunun yolu da daha fazla görünmekten değil, daha fazla okumaktan; daha çok konuşmaktan değil, daha iyi yazmaktan geçiyor.
Belki de ihtiyacımız olan şey yeni “şairler” değil.
Önce iyi okurlar.
Çünkü iyi okurun olmadığı yerde çok yazar olabilir; ama güçlü bir edebiyat hayatı oluşması oldukça zordur.





