Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat

Evet, olacağını bildiğimiz ama olmamasını umduğumuz şey oldu ve Deniz Göktaş tutuklandı.

İstibdadın bu hukuksuzluğu yeterli bulunmamış olacak ki, bu tutuklamayı protesto etmek ve Göktaş’la dayanışmak isteyenlerin gösteri çağrıları üzerine Şişli’de ve Kadıköy’de kaymakamlık kararlarıyla etkinlikler yasaklandı, askıya alınmasına alışık olduğumuz anayasal bir hak bir kez daha askıya alındı. Hangi makul gerekçeyle, meçhul. Daha doğrusu, artık çok da meçhul değil. Türkiye’de çok uzun zamandır bazı şeyler fazla açıklanmaya bile ihtiyaç duymuyor. Birileri “millî ve manevi değerler” düğmesine bastığında hukuk, özgürlük, gösteri hakkı, ifade özgürlüğü, ölçülülük ilkesi gibi kavramlar hızla paranteze alınıyor. Milyonlarca insanın veya tek bir yurttaşın en temel hak ve özgürlükleri aşırılıkçı ufak bir grubun öfkeli tükürükleri eşliğinde devletin sopasıyla eziliveriyor.

Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat

Suçlanan şaka mı, başarısı mı?

Göktaş’a ifadesinde şakaları tek tek sorulmuş. O da dini değerleri aşağılama amacı taşımadığını, söz konusu gösteriyi yaklaşık üç yıldır Türkiye’nin farklı şehirlerinde sahnelediğini, 100 binden fazla kişinin izlediğini ve bugüne kadar bu bölüme dair böyle bir şikâyetle karşılaşmadığını söylemiş. Yani aynı şaka yıllardır sahnedeydi. Bu kez farklı olan, gösterinin YouTube’a yüklenmesi, birkaç gün içinde 10 milyonu aşkın kişinin izlemesi, çok beğenilmesi, çok paylaşılması ve çok konuşulması oldu.

Başka bir deyişle, Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına giden süreçte şakanın kendisi kadar, şakanın başarısı, çok kişiye ulaşması ve geniş bir karşılık bulması da etkili oldu. Ne tuhaf değil mi? Bir esprinin suç teşkil edip etmediğini belirleyen ölçütlerden biri de ne kadar güldürdüğü, ne kadar başarılı olduğu ve ne kadar ses getirdiği.

Değerlerimiz gerçekten bu kadar kırılgan mı?

Gelelim Deniz Göktaş’ın artık hepimizin bildiği -benim izlerken çok güldüğüm ve çok zekice bulduğum- şakasının suçlaştırılması gayesine. Yani Türkiye’de hepimizin bildiği, “millî ve manevi değerler” diye başlayan uzun ve hamasi söylemlerle icra edilen istibdada. Yahu, ne millî ve manevi değerlermiş de genç bir komedyen çıkıyor, birkaç şaka yapıyor ve bütün putlar yıkılıyor. Biri sahnede ufacık bir espri yapıyor; aman Allah’ım, herkes “Eyvah, evimizdeki, ailemizdeki manevi değerler suya düştü” diye telaşa kapılıyor. Bu ne kırılgan değerlerdir ki iki şakayla darmaduman olma noktasına geliyor? Daha doğrusu, bu nasıl iştir ki, birileri bu değerlerin ve bu değerleri taşıyan toplumun iki şakayla darmaduman olacağı endişesini mütemadiyen dolaşıma sokuyor?

Bu yazıyı okuyacak inançlı, mütedeyyin, muhafazakâr birileri varsa onlara samimiyetle şunu sormak isterim: Deniz Göktaş’ın şakalarını gördünüz, duydunuz da “Eyvah, millî ve manevi değerlerim aşındı” mı dediniz? Bir stand-up gösterisinden birkaç kesit izleyince evinizdeki inanç, ahlak, memleket sevgisi, kutsal fikri, aile terbiyesi, tarih bilinci, ne varsa hepsi birden yerle bir mi oldu?

Eğer gerçekten böyleyse, kusura bakmayın ama sorun Deniz Göktaş’ta değil, o değerlerin nasıl tarif edildiğinde ve o değerleri nasıl taşındığınızda.

Deniz Göktaş’ın mevcut siyasal iklimde tepki çekeceğini, hatta sözlerinin hukuki sonuçlar doğurabileceğini öngörerek konuştuğunu biliyoruz. Zaten bu muazzam gösterinin başarısı da buradan geliyor: Siyasi ve toplumsal bir dizi meseleyi keskin bir akılla, iyi örülmüş şakalarla, yer yer rahatsız edici ama tam da bu yüzden etkili bir dille irdelemesinden. Sahici mizah da tam olarak burada başlamaz mı? Ortak kabullerin, kutsalların, otoritelerin, saygı nesnelerinin, ahlakın, ön kabullerin, sorgulanmayan alışkanlıkların, toplumsal hassasiyetlerin ve ikiyüzlülüklerin sınırında dolaşmakta; o sınırları yoklamakta.

Fakat bu, meselenin özünü değiştirmiyor. Bir komedyenin birkaç esprisiyle sarsıldığı varsayılan değerleri korumak için devreye giren şey hukuk değil, düpedüz istibdattır.

Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat
Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat

Kırılgan değerlerin ceza hukuku

Mesele Deniz Göktaş’ın bütün esprilerinin iyi, zarif, incelikli ya da herkes için komik olup olmaması değil kuşkusuz. Zaten olmak zorunda da değil. Bir espri kötü olabilir, kaba olabilir, zevksiz olabilir, fazla kolaycı bulunabilir, insanı rahatsız edebilir. Bir komedyene kızabilirsiniz, onu izlemeyebilirsiniz, eleştirebilirsiniz, boykot edebilirsiniz, hakkında ağır yazılar yazabilirsiniz.

Ama rahatsız olmak ile cezalandırmak arasında bir mesafe olmak zorunda. Kötü espri ile suç arasında, kaba mizah ile tutuklama arasında, incinme ile kamu düzeninin bozulması arasında kalın bir çizgi bulunmak zorunda. İşte o çizginin silindiği yerde, toplumun bir kesiminin hassasiyetlerine, arzularına, hıncına ve çıkarlarına endekslenmiş adaletsiz ve hukuksuz bir ceza rejimi başlıyor.

Burada asıl mesele, “millî ve manevi değerler” denilen şeyin ne olduğu kadar, bu değerler adına konuşma yetkisinin kimde toplandığı. Çünkü “millî ve manevi değerler” yekpare, sabit, herkes için aynı anlama gelen bir paket değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Eşyanın tabiatı gereği; toplumun farklı kesimleri dini, milleti, ahlakı, kutsalı, saygıyı, eleştiriyi, mizahı farklı biçimlerde anlar. Kimisi için kutsala saygı susmak demektir; kimisi için kutsalı tartışmaya açabilmek, inancın olgunluğunun göstergesidir. Kimisi için millet denilen şey otoriteye sadakatle eşdeğerdir; kimisi için milleti sevmek, ancak ve ancak, onun adına konuşan iktidara itiraz edebilmekle mümkündür.

Tam da bu yüzden “millî ve manevi değerler”in devletin, iktidar medyasının, savcının ya da öfke nöbetine çağrılmış kalabalıkların tekelinde olması kabul edilemez. Bir toplumun değerleri yalnızca kürsülerden, hutbelerden, resmî törenlerden, televizyon ekranlarından ve öfke çağrılarından ibaret değildir; o toplumun kendine gülebilme kapasitesinde, otoriteyle dalga geçebilmesinde, kutsal sayılanı tartışmaya açabilmesinde, zekâsında, mizahında ve itirazında da yaşar.

Bir inanç, bir aidiyet, bir ortak değer, ancak hakkında yapılan kötü bir espriye rağmen ayakta kalabiliyorsa gerçekten toplumsal bir değerdir. Her şakada polise, savcıya ve tutuklamaya ihtiyaç duyuyorsa, orada korunan şey değerin kendisi değil, değer adına kurulmuş müstebit siyasal otoritedir.

Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat
Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat

Akit TV anayasasına dayanan istibdadımız

Kaldı ki ortada, çoğu zaman iddia edildiği gibi, doğrudan bir inanç sistemini hedef alan sistematik bir saldırı da yok. Kimse “Kur’an yanlıştır”, “Müslümanlık kötüdür” demiyor, kimse bir inanca veya inananlara hakaret etmiyor, onları aşağılamıyor. Bir komedyen sahnede dini ve millî sembollerle, siyasal iktidarın kutsallık iddialarıyla, toplumun hassas noktalarına dokunuyor; yeri geldiğinde onları abartıyor, tersyüz ediyor, kimi zaman kabalaştırıyor, kimi zaman da zevksizleştiriyor. Nitekim bu bahsettiğimiz şeyin varoluşu insanlığın toplumsal hayata geçişi kadar kadim değil midir? Ve elbette bu mizah, herkesi güldürmek zorunda değil. Fakat bir esprinin kaba, rahatsız edici veya başarısız bulunmasıyla bir inanca saldırı sayılması arasında hâlâ korunması gereken ciddi bir mesafe, kalın bir kırmızı çizgi var.

Üstelik daha temel bir soru var: Bu ülkede “Kur’an harikadır”, “Müslümanlık mükemmeldir” demenin dışına çıkmak suç mudur? Anayasa’ya, laiklik ilkesine ve ifade özgürlüğünün asgari gereklerine baktığımızda İslam’a dair en ufak bir “la” demek suç mudur? Evet, retorik bir soru sordum, gerçekte bunların esamisinin okunmadığını ben de biliyorum. Söylemek istediğim de tam olarak bu; Türkiye’de fiili işleyiş mütemadiyen başka bir yerden kuruluyor. Neyin eleştiri, neyin hakaret, neyin mizah, neyin “millî ve manevi değerlere saldırı” sayılacağını hukuk metinlerinden çok, iktidar medyasının ve onun etrafında örgütlenen öfke mekanizmasının belirlediği bir düzende yaşıyoruz.

Kâğıt üzerinde ölçüt Anayasa olsa da fiiliyatta çoğu zaman “Akit TV buna nasıl baktı, nasıl tepki verdi?” soruları esas ölçüt. Bir espri önce sosyal medyada ve iktidar medyasında hedef gösteriliyor, ardından “toplumun hassasiyetleri” adına büyütülüyor, manipüle ediliyor, çarpıtılıyor, şeytanlaştırılıyor, sonra hukuk bu öfkenin arkasından gelen bir tasdik makamı gibi çalışıyor. Böylece ceberrut iktidar, kendi cezalandırma arzusunu toplumdan gelen doğal bir infial kisvesiyle sunma konforunda hareket ediyor.

Türkiye’de bu meselenin uzun zamandır çok daha çıplak bir siyasal işlevi var. “Millî ve manevi değerler” uzun zamandır yalnızca korunması gereken ortak hassasiyetler olarak değil, toplumun belli kesimlerini her fırsatta hızla ayağa kaldırmak, öfkeyi örgütlemek ve beğenilmeyeni cezalandırmak için kullanılan bir aparat olarak işliyor. “Camiye ayakkabıyla girip bira içtiler” provokasyonundan iğrenç Kabataş yalanına, aile kurumunu tehdit ettiği söylenen LGBTİ+’lardan sahnede birkaç şaka yapan komedyene kadar AKP ve Erdoğan istibdadının kabak tadı vermiş bu tanıdık mekanizmasının hedefi, millî ve manevi değerler değil; makbul bulunmayan sözün ve davranışın, iktidarın hoşuna gitmeyen sesin ve varoluşun cezalandırılmasından ibaret.

Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat
Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat

Neşemizi çalamayacaklar!

Son olarak şunu da not düşelim: Popülist otokrasinin zırt pırt tedavüle soktuğu “millî ve manevi değerler” kimsenin tekelinde değil. Bu değerler yalnızca iktidar kürsülerinden, televizyon ekranlarından, hutbelerden, resmî törenlerden, öfke çağrılarından ibaret değil. Bir toplumun değerleri, onun kendine gülebilme kapasitesinde, otoriteyle dalga geçebilmesinde, kutsal sayılanı tartışmaya açabilmesinde, zekâsında, mizahında ve itirazında da yaşar.

Bu yüzden Deniz Göktaş da, onun sahnede kurduğu o sivri, rahatsız edici, bazen kaba ama çoğu zaman çok zeki mizah da bu ülkenin millî ve manevi değerleri arasındadır. Çünkü millî olan yalnızca makbul sayılan değildir; bu toplumun içinden çıkan, bu toplumun dilini, öfkesini, sıkışmışlığını, ikiyüzlülüklerini ve absürtlüklerini görünür kılan her yaratıcı ifade de millîdir. Manevi olan da yalnızca korunması gereken kutsal semboller değil; insanın özgürce düşünebilmesi, gülebilmesi, itiraz edebilmesi ve korkmadan konuşabilmesidir.

Deniz Göktaş’a
Gülener Kırnalı yazdı: Aşırı kırılgan değerlerimizi koruyan istibdat

Bugün korunması gereken şey, bir komedyenin esprilerinden incindiği varsayılan değerler değil; o değerlerin kimsenin tekelinde olmadığını hatırlatan özgürlük fikridir. Deniz Göktaş da, onun zekâsı da, mizahı da, kimilerini rahatsız eden sözleri de bu toplumun değeridir. Asıl korunması gereken kendisi gibi düşünmeyen herkesin acı çekmesini ve ceza almasını isteyen gürültülü bir zorbalık iştahı değil; Deniz Göktaş ve onun düşünceleridir.

Ve belki de en çok bu yüzden, Deniz Göktaş’ın Türkiye’nin bu karanlık döneminde unutulmaz bir motto olmaya aday sözüyle bitirelim: Neşemizi çalamayacaklar!

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş