Bir zarfın içine sığan muamma
2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi iptal edilip haziran ayında yeniden yapılmasına karar verildiğinde, Türkiye yakın siyasi tarihinin en tuhaf dönemlerinden birine tanıklık etti. Aylar boyunca seçimlerin neden iptal edildiğine dair ikna edici bir açıklama yapılmadı. Sunulan gerekçeyi anlamlandırmak aklın sınırlarını zorlamayı gerektiriyordu.
Herkesin kolaylıkla hatırlayabileceği gibi sorun aslında oldukça basitti. Bir zarfın içinde dört ayrı oy pusulası vardı. Fakat bize söylenene göre her nasılsa bu pusulalardan yalnızca biri sorunluydu. Aynı zarfın içindeki diğer üç seçim geçerli sayılırken, yalnızca biri hakkında gizemli bir şeylerin yaşandığı iddia ediliyordu. Çelişki ya da gariplik açıktı. Buna rağmen bu durumun nasıl gerçekleşmiş olabileceğini açıklamak yerine, iktidar figürleri ve iktidara yakın aktörler argümanlardan çok sloganlara başvurdular.
O dönemde iktidar partisinin adayı Binali Yıldırım, açıkça organize edildiği belli olan, kameralar önünde, bir kişinin kendisine seçimlerin neden iptal edildiğini sorduğunda yalnızca şu cevabı vermişti: “Çünkü çaldılar.”

Tüm açıklama buydu.
Neyin çalındığı ya da seçimin nasıl çalındığı söylenmedi. Aynı zarftaki üç pusula geçerli kabul edilirken yalnızca bir seçim sonucunun nasıl çalınmış olabileceği açıklanmadı. Ortaya herhangi bir ayrıntılı gerekçe konulmadı. Sadece şu iddia tekrarlandı: Çaldılar.
Ve buna rağmen o sırada Yıldırım’ın etrafında olan kalabalık bu açıklamayı alkışladı. İnsanlar bağırdı, tezahürat yaptı ve aslında açıklama niteliği taşımayan bu ifadeyi coşkuyla karşıladı. Bu ifade bir argümandan çok, insanları ikna etmekten ziyade inanmaya çağıran bir söylem işlevi görüyordu her şeyden önce.
Burada dikkat çekici olan şey sadece mantıksal tutarsızlık değildi. Asıl dikkat çekici olan, bu tutarsızlığın arkasındaki varsayımdı. Buna göre seçmenler bu hikâyeyi kabul edecekti çünkü iktidar sahipleri böyle söylüyordu. Vatandaşların kanıt ya da tutarlılık talep etmeyeceği düşünülüyordu. Seçmenlerden, İstanbullulardan beklenen şey yalnızca inanmalarıydı.
Bu bakımdan söz konusu hikâye, “ahmaklığın tarihi” diyebileceğim daha geniş bir birikime yaslanıyor.
Bir varsayım olarak ahmaklık
Burada ahmaklık kastım zekâ eksikliği ya da insanların zihinsel kapasitesine ilişkin bir mesele de değil. Ahmaklık burada daha çok siyasi bir durum, gerçeklikle kurulan belirli bir ilişki biçimi olarak ortaya çıkmakta.
Çalınan seçim hikâyesinin işlemesi için seçmenlerin sıradan muhakemelerini askıya almaları gerekiyordu. Onlardan çelişkileri görmezden gelmeleri ve açıklama olmaksızın ileri sürülen iddiaları kabul etmeleri bekleniyordu. Bir şeyin gerçekten yaşandığına, yalnızca kendilerine öyle söylendiği için inanmaları isteniyordu.
Dikkat çekici olan ise İstanbul seçmenlerinin büyük ölçüde bu daveti reddetmiş olmasıydı. Bu hikâyenin parçası olmayı kabul etmediler. Kendilerine sunulan mantığı kabul etmediler. Tekrarlanan seçimde muhalefet adayı İmamoğlu’na daha da güçlü bir destek verdiler.
Kısa bir an için ahmaklığın tarihi kendi sınırlarına çarpmış gibi görünüyordu.
Fakat bugün benzer bir durumla yeniden karşı karşıyayız.
Eski masalın yeni kahramanları
CHP kurultayının iptal edilmesi tartışmaları ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden parti yönetimine yargı tarafından atanması, bu müdahaleyi yapanlarca ya da onların etrafında kümelenenlerce bir dizi açıklama sahneye sürüldü. Ayrıntılar farklı olsa da bu açıklamaların arkasındaki mantık son derece tanıdık geliyor.
Örneğin bize söylenen hükümetin bu süreçle hiçbir ilgisinin olmadığı. Onlara göre, bu tamamen yargının tasarrufudur. Mahkemeler elbette bağımsız şekilde hareket etmekte ve bu bakımdan yaşananların siyasetle ilgisi yok.

Ancak bu açıklama bizden daha geniş siyasi bağlamı görmezden gelmemizi talep ediyor. Yargısal müdahaleler ile siyasi sonuçlar arasındaki giderek görünür hâle gelen ilişkiyi yok saymamızı istiyor. Normal koşullarda seçim ve siyasi süreçleri düzenlemekle görevli kurumların yetkilerinin belirli anlarda nasıl aşılabildiğini ya da etkisizleştirilebildiğini unutmamızı bekliyor. Her halükarda inanabilmek için belirli bir ölçüde gerçeklik duygusunun askıya alınmasını gerektiren bir hikâyeyle karşı karşıyayız.
Mesele bu örneklerle sınırlı değil. Bunun yanında başka bir anlatı daha dolaşımda. Devlet aklının devreye girmesinin zorunlu olduğu söyleniyor. CHP yönetiminin yanlış bir yol izlediği ve bu nedenle olağanüstü müdahalelerin gerekli olduğu ima ediliyor. Kılıçdaroğlu, partiyi temizleyecek, iç çatışmaları sonlandıracak ve yeniden huzur getirecek bir figür olarak sunuluyor.
Ya da mesele, tamamen Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel arasında parti içi bir sorun olarak resmediliyor bazılarınca. Hatta bazı yorumcuların “Özel-Kılıçdaroğlu gerilimi” gibi başlıklarla konuya yaklaşmaları, konuyu çerçevelemeleri benzer bir tonu yeniden üretiyor. Sanki parti içinde koltuk peşinde iki aktörün kavgasını izliyormuşuz gibi.
Oysa bir kez daha bizlerden temel soruları cevapsız bırakan açıklamalara inanmamız beklenmekte. Bir kez daha gözlerimizi kapatıp inanmamız arzu edilmekte.
Ve bir kez daha, bu açıklamaları yapanlar ahmaklığın tarihine bir sayfa eklemeye çalışıyor.

Ahmaklığın anatomisi
Ahmaklığı tanımlamak pek de kolay değil; ahmaklık oldukça karmaşık bir anlam kümesine göndermede bulunur. Birden fazla anlamı, birden fazla biçimi bulunur. Onu yalnızca bilgisizlik ya da eğitimsizlik olarak tanımlamak mümkün değil.
Ahmaklığı anlamanın yollarından biri, onu bir tür körlük ya da sağırlık olarak düşünmektir belki de. İnsan kendisini belirli bir ufkun içine kapatır ve onun ötesindeki ihtimalleri göremez hâle gelir. Başka sesler artık duyulmaz olur. Alternatif yollar görmezden gelinir.
Böyle bir durumda kişi yalnızca iktidarın sesini ya da kendi dar çıkarlarının sesini duymaya başlar. Daha geniş dünya yavaş yavaş görünmez olur. Başkalarıyla kurulan bağlar zayıflar. Gerçeklik, yalnızca belirli şeylerin önemli kabul edildiği dar bir çerçeveye indirgenir.
O halde ahmaklık cehalet değil, kişinin karşısındaki gerçekliği değerlendirme kapasitesini gönüllü ya da yarı gönüllü biçimde askıya almasıdır. Çelişkileri fark ettiği hâlde onları önemsizleştirmesi, kanıtları gördüğü hâlde dikkate almaması ve deneyimin yerine kendisine sunulan anlatıyı koymasıdır.
Bu yüzden ahmaklık yalnızca bireysel bir eksiklik değildir. Aynı zamanda siyasi bir olgu hâline de gelir.
Siyasi ahmaklık bireysel bir kusurdan çok toplumsal bir ilişki biçimidir. İktidarın, kurumların ya da örgütlerin sunduğu açıklamalar ile insanların kendi deneyimleri arasında bir uçurum oluştuğunda, bu uçurumu sorgulamak yerine ona uyum sağlama eğilimidir. İnsanların kendi gözleriyle gördükleri ikinci plana itip kendilerine söyleneni esas almalıdır.

İktidarın etrafında dönen hikâye
Bugünkü durumu rahatsız edici kılan şey de tam olarak bu.
İster bilinçli ister bilinçsiz, ister isteyerek ister istemeyerek olsun, CHP etrafında dolaşıma sokulan birçok hikâye sonuçta tek bir işleve hizmet ediyor amasız ve fakatsız olarak: Mevcut siyasi düzenin devamına katkı sunmak. Söylenenlerin niyeti ne olursa olsun, ortaya çıkan sonuç Erdoğan iktidarının sürdürülmesine yardımcı olmakta.
Ve bu gerçeklik yerine önerilen anlatılar ikna edici olmamakla birlikte aynı anda toplumsal gerçeklikten de ciddi anlamda kopuklar.
Türkiye uzun süredir ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıya. Özellikle, gençler ve emekliler derin bir geçim sıkıntısı içinde yaşamakta. Adalet ve hukuk sistemine güvensizliğin tavan yaptığı herkesin malumu. Demokratik kurumlara duyulan güven birçok kez sınandı/sınanıyor. Toplumun farklı kesimlerinde ciddi bir memnuniyetsizlik olduğu yadsınamaz bir gerçek.
Fakat bütün bu gerçeklikler çoğu zaman siyasi manevraların ve giderek daha inandırıcılıktan uzaklaşan anlatıların altında kaybolmakta.
Böylece ahmaklığın tarihine yeni bir katman daha eklenmekte.
Siyaset yaşanan hayatın gerçeklerinden ne kadar uzaklaşırsa, bu hikâyeler de vatandaşlardan kendi gözleriyle gördüklerini o kadar inkâr etmelerini talep etmekte. İnsanlardan ekonomik sıkıntıları, demokratik usullere yönelik kaygıları ve yargının siyasete müdahalesine dair endişeleri görmezden gelmeleri arzu edilmekte/dayatılmakta. Bunun yerine onlara, esas olarak mevcut güç ilişkilerini korumaya yarayan, yaşanılanları yok sayan anlatılar sunulmakta.

Ahmaklık sınavı
Elbette seçmenlerin bu anlatıları reddedeceğinin hiçbir garantisi yok. Tarih, insanların kendi deneyimleriyle çelişen hikâyelere inandıkları pek çok örnekle bezeli.
Belki de ahmaklıktan bütünüyle çıkış yok. Ahmaklık, siyasi hayatın her zaman mevcut olan bir ihtimali.
Fakat 2019 İstanbul deneyimi bize başka bir şeyi de hatırlatmakta. İnsanlar kendilerine sunulan ahmaklığa dayalı hikâyeleri reddedebilir. Çelişkileri, gariplikleri görebilir. Sloganların hakikatin yerine geçirilmesine karşı çıkabilir.

Ve bugünkü anı önemli kılan da bu.
Bir kez daha seçmenler olarak sınanmaktayız. Bir kez daha bizlerden sıradan muhakeme yetimizi askıya almamız istenmekte. Bir kez daha, açıklamaktan çok inanmayı talep eden hikâyelerle karşı karşıyayız.
Bir kez daha toplum olarak, ahmaklığın tarihine dahil olmaya davet edilmekteyiz.
Bu davetin kabul edilip edilmeyeceği ise hâlâ açık bir soru, her ne kadar İzmir’de TOMA’nın üzerine çıkan sıradan bir öğretmenin ahmaklığa karşı öfkesi kayıt altına alınmış olsa da.














