Sinan Ülgen yazdı: Bir yalnız ve güzel ekonomi hikayesi

Bizimki gibi bir coğrafyada yaşayan ülkeler için ulusal güvenlik dendiğinde genellikle ülkenin istikrarı ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditler akla gelir. Bu yorum yanlış da değildir. Ancak eksiktir. Ve belki de öyle çok da farkında olmadığımız bu eksiklik, Türkiye’nin yakın gelecekte karşılaması artık kesinlik kazanmış olan başka bir ulusal güvenlik meselesine yönelik kamusal tartışmayı gündem dışında tutmaktadır. O meselenin adı ise ekonomik güvenliktir.

Türkiye, Ocak 1980 kararları ile beraber ekonomik modelini değiştirmiş, ithal ikameciliğinden açık ekonomiye geçiş yapmıştır. Yani yaklaşık 45 yıldan bu yana, ekonomimizin refah üretme fonksiyonu, başta Avrupa olmak üzere dünya ekonomileri ile bütünleşilmesi stratejisini esas almıştır. 1995 yılı sonunda yürürlüğe giren Gümrük Birliği de bu sürece daha da sağlam bir zemin kazandırmıştır. Türkiye bu sayede daha fazla dış ticaret, uluslararası yatırım ve yabancı finansman elde edebilmiş ve daha yüksek bir büyüme ve istihdam yaratma potansiyeline kavuşmuştur.

Oysa ki küresel düzeydeki jeo-politik ve bununla bağlantılı ekonomik şoklar nedeniyle, bu büyüme modeli artık kalıcı olarak tehlike altındadır. Türkiye için ekonomik ve dolayısıyla ulusal güvenlik meselesi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zira bu kalkınma modelinin mantığı, uluslararası ticaret ve yatırımın, çok taraflı kuralların denetiminde, büyümeye devam edeceği varsayımına dayanmaktaydı. Ama artık bu dünya yıkılmaktadır.

Küresel ticaret düzeni yıkılırken

Bu yıkımın birinci sorumlusu Çin’in siyasal iktisadının doğurduğu yapısal dengesizliktir. Bu büyük ülke, kendi kalkınmasını tüketimin baskılandığı, yaratılan tasarruf fazlası ile de üretici kesimin teşvik edildiği bir sistem sayesinde başarmıştır. Ve de bu sayede tarihte hiçbir ülkenin ulaşmadığı ve muhtemelen de ulaşamayacağı bir ticaret fazlasına erişmiştir. 2025 yılında bu ülkenin ihracatı 3,8 trilyon dolara, ticaret fazlası 1,2 trilyon dolar seviyesine çıkmıştır. Bu oran dünya ekonomisinin dengesini bozmaktadır. Gerek sanayileşmiş gerek gelişme yolundaki ülkeler Çin kaynaklı ithalat baskısının yalnızca ekonomik değil aynı zamanda artık sosyal ve siyasal sonuçları ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu şok, demokratik toplum modelini de tehlikeye atmaktadır. Zira kamu politikaları, bu baskı karşısında gelir istikrarına sahip kalıcı üretim alanları yaratmakta zorlanmakta ve siyaset toplumun ekonomik beklentilerini karşılık verememektedir. Bunun sonucunda toplumlar da çözümü gittikçe radikal veya en azından içe kapanmacı siyasal söylemlerde aramaktadır. ABD’de Trump ve MAGA hareketi, Almanya’da ADF, Fransa’da Rassemblement National’un siyaseti sarsıcı yükselişinin önemli bir nedeni artan ekonomik belirsizlik ve güvensizliktir.

Üstelik Çin’in bu yükselişi daha tepe noktasına da erişmemiştir. Dolayısıyla istikrarsızlık şoku önümüzdeki yıllarda da devam edecektir. Bu ülkenin küresel sanayi üretimi içindeki payı 2025 yılında %35’e gelmiş olup, 2030’a gelindiğinde bu payın %40-45 aralığına yükselmesi beklenmektedir. Oysa ki Çin’in küresel tüketim içindeki payı ise %12’dir. Aradaki fark kapanmadıkça, ki kapanacağına dair henüz bir emare yoktur, sözü edilen Çin şoku daha da güçlü olarak üçüncü ülke ekonomilerini etkileyeme devam edecektir.

Nitekim daha bu yılın başında Fransa’nın planlama teşkilatı tarafından yayınlanan bir raporda, ithalat baskısının Almanya’da sanayi kesiminde her ay 10.000 kadar istihdam kaybına neden olduğu vurgulanmaktadır. Aynı raporda Avrupa’da üretilen bir sanayi malı ile benzer kalitede Çin’de üretilen bir sanayi mamulü arasındaki fiyat farkının %40 olduğu da ifade edilmektedir. Böylesi bir farkın uzun vadeye yayılması gerekecek rekabetçilik politikaları veya kamu teşvikleri ile kapanması mümkün değildir.

Bu nedenle Batılı ülkeler bu bariz Çin tehdidi ile rekabet edemeyeceklerini gördüklerinden artık 2. Dünya savaşı sonrasında Bretton Woods sistemi ile oluşturulan çok taraflı kuralları da ihlal etmek pahasına yeni bir korumacılık dönemine adım atmışlardır. ABD’de Biden döneminde ABD’de Inflation Reduction Act gibi büyük çaplı yerli üretimi teşvik etmeye yönelik programlarla başlayan bu süreç, Trump döneminde gümrük tarifeleri enstrümanının devreye konulması ile daha da görünür bir nitelik kazanmıştır.

Fakat Türkiye açısından asıl kritik mesele AB’nin bu alandaki dönüşümüdür. Zira Türk ekonomisi özünde Avrupa ekonomik alanı ile entegredir. Ulusal refahımız bu entegrasyonun derinleşmesine bağlıdır. Ülkemizin ihracatının yaklaşık yarısı Avrupa ülkelerine gitmektedir. Elde edilen uluslararası yatırımların yaklaşık %70’i bu coğrafyadan gelmektedir. Üstelik AB ile dış ticaretimiz de dengelidir. 2025 yılında bu ülkeler grubuna yapmış olduğumuz ihracat 104 milyar dolar, ithalat ise 114 milyar euro olmuştur.

Bu açılardan bakıldığında Türkiye’nin AB ile ekonomik ilişkisinin görünürde bir alternatifi de yoktur. Örneğin Çin ile ticareti dengesizdir. Yapılan ihracat 5 milyar dolar ithalat ise 45 milyar dolardır. Kaldı ki bu yapısal dengesizlik de kalıcıdır. Afrika coğrafyası bir potansiyel taşıyabilir ama gerçekçi olmak gerekirse bütün bu kıta ile yapılan dış ticaret örneğin İtalya ile yapılan dış ticaretten daha düşüktür.

Bu nedenle bir yandan Çin şoku diğer yandan bugüne kadar uluslararası liberal ekonomik düzenin koruyucusu ABD’nin de artık çok taraflı kurallardan uzaklaşması nedeniyle, AB de artık yeni bir korumacılığı hayata geçirme aşamasındadır. Türkiye için asıl tehlike de bu noktadadır.

yalnız ve güzel ekonomi
Bir yalnız ve güzel ekonomi hikayesi

Avrupa korumacılığının neresinde olacağız?

Ülkemizin ekonomik güvenliği bakımından temel konu AB’nin artan korumacılığının Türkiye’yi nasıl etkileyeceği meselesidir. Tabii ki en ideal senaryo, AB’nin bu bağlamda Türkiye’yi bir üçüncü ülke olarak görmemesi ve bu korumacı rüzgara karşı Türkiye’yi kendi yanında tutmasıdır. Ancak maalesef bugünkü durum bu beklentiyi karşılamaktan uzaktır.

Son zamanlardaki en iyi gösterge, kamuoyunda “Made in Europe” olarak bilinen, Avrupa Komisyonu’nun AB içi üretimi teşvik etmek için hazırladığı ve yerel içerik şartları getiren “Industrial Accelerator Act – Sanayi Hızlandırıcı Yasasıdır. Bu yasa taslağındaki teşvik enstrümanlarının bir kısmında Türkiye şartlı olarak yerel içerik ortağı sayılmış ama bazılarında ise tamamen dışlanmıştır. Bir diğer örnek, demir çelik ithalatın için yürürlüğe konulan korunma tedbirleridir. Burada da Türkiye herhangi bir üçüncü olarak değerlendirmeye alınmıştır. AB’nin bu korumacı eğiliminin zaman içinde daha da güçleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim şimdiden IAA’nın kapsamının genişletilmesi konuşulmaktadır. Yasa tasarısının görüşüldüğü Avrupa Parlamentosunda bu nitelikte yasa değişiklikleri gündeme taşınmaktadır.

Ekonomik güvenlik meselemiz

Bu dış konjonktürü, artık bir ekonomik ve hatta ulusal güvenlik meselesi olarak ele almamızın vakti gelmiştir. Türkiye’nin AB’nin korumacılık kalkanının dışında kalması 1980’den bu yana oluşmuş ekonomik kalkınma ve büyüme modelinin geleceği açısından en büyük riski teşkil edecektir. Türkiye merkezli değer zincirlerinin AB üretiminden dışlanması, önce üretimi ve ihracatı sonra da istihdamı ve büyümeyi vuracaktır. Üstelik yıllar içinde oluşmuş bu karşılıklı bağımlılık ilişkisinin kısa veya orta vadede ne coğrafi ne de siyasi olarak ikamesini bulmak da mümkün değildir.

Bu bakımdan, Dünya Kupası hikayemizin de hızla sonuna geldiğimize göre, ülkemizin öncelikli güvenlik meselesi AB ile üyelik perspektifinden de bağımsız olarak kurulacak ekonomik ilişkinin niteliği olmalıdır. Atılacak adımlar ile Türkiye’nin bu korumacılık eğiliminden en az hasarla çıkmasını sağlaması amaçlanmalıdır. Bu bağlamda Türkiye’nin elinde güçlü argümanlar bulunmaktadır. AB ile sözü edilen karşılıklı bağımlılık birçok açıdan AB’nin de yararınadır. Türkiye’nin bu ortak üretim coğrafyası içinde bulunması, AB merkezli tedarik zincirlerinin bir parçası olması, AB şirketleri ve ekonomilerinin de daha rekabetçi olmalarına hizmet etmektedir. Gümrük Birliği başlı başına kuvvetli bir dayanaktır.

Ancak bizim için güçlü olan bu argümanlar, bugüne kadar yeterli olmamıştır. AB tarafı bu ekonomik gerçekleri külliyen ret etmese de, gene de Türkiye’yi bir üçüncü ülke olarak değerlendirmeyi zaman zaman tercih etmiştir. Bunun nedeni siyasidir. Başka bir deyişle bu zorlaşan ve dış tehdit algısının siyasi kararları etkilediği ekonomik konjonktürde, AB kendi ekonomik geleceğinde Türkiye’yi gerçek ve güvenilir bir ortak olarak görmemektedir.

Bu algının birinci nedeni, Türkiye ile AB’nin Kopenhag kriterleri olarak adlandırdığı demokrasi normları arasında derinleşen farklılaşmadır. Bu gerileme, bir güven erozyonu yaratmaktadır. AB Konseyinde yeni ekonomi politikaları konuşulurken, bütün geçerli ekonomik argümanlara rağmen Türkiye’yi kuvvetle koruyan, Türkiye adına mücadele eden bir ülke çıkmamaktadır. Karşılıklı yarara hizmet edecek Gümrük Birliği revizyonunun 10 yıla yakın bir süredir siyasi blokaja tabii olması bunun en net göstergesidir. Bu bakımdan Türkiye’nin bir demokratik reform ivmesini yakalaması yalnızca kendi iç düzeni bakımından değil ama aynı zamanda korumacılığın zemin kazanmaya devam edeceği küresel konjonktürde kendi refah seviyesini koruyabilmesi bakımından da artık elzemdir.

İkincisi Türkiye’nin dış politikasındaki tutumuyla ilgilidir. Ankara’nın dengeli bir dış politika yürütmesi birçok açıdan bir başarı hikayesi oluşturmuştur. Hal böyle olmakla beraber, dengeli dış politika ile bloklaşan ekonomik dinamikler arasında bir tezat vardır. Başka bir deyişle, her ülkeye eşit mesafede olmak dış politika açısından gerekli gibi görülse de, ekonomik gerilimlerin arttığı bir dünyada belirli bir bloka aidiyet perspektifini de zayıflatmaktadır. Oysa ki ekonomik güvenliğimizin teminat altına alınması kutuplaşan ve korumacılığın arttığı bir küresel ekonomik sistemde bir bloğa ve de somut olarak Avrupa merkezli ekonomik coğrafyaya aidiyet mevhumunun güçlendirilmesi ile sağlanabilecektir. Gerçekçi olmak gerekirse bu açmazın da basit bir çözümü yoktur. O nedenle şimdilik bu saptamaya yapmakla kifayet edelim.

Son olarak ise ekonomik güvenlik konusunun, hükümet, muhalefet, iş dünyası ve sivil toplum seviyesinde önceliklendirmesi gereğidir. Ülkemizin dış ekonomik ilişkilerinde rol oynayan bütün kamusal ve toplumsal aktörlerin dış temaslarında bu konuyu gündeme taşımaları aciliyet kazanmıştır. Bunun da ilk şartı, ekonomik güvenliğin artık bir ulusal güvenlik meselesi olarak kabul görmesi ile mümkün olacaktır. Aksi takdirde yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın birkaç yıl önce Cannes ödül töreninde yaptığı konuşmada atıfta bulunduğuna benzer şekilde, bizi uluslararası düzeyde gittikçe yalnızlaşan bir ekonomik gerçeklik beklemektedir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş