Nur Mehmet Güler yazdı: Sosyalist sol ile Kürt hareketi arasındaki teorik ayrışma üzerine

Türkiye’de Kürt Hareketi ile sosyalist sol arasındaki ilişki uzun ve karmaşık bir tarihe sahiptir. Bu ilişkiyi yalnızca seçim ittifakları, ortak mücadele deneyimleri ya da dönemsel politik yakınlaşmalar üzerinden okumak eksik olur. Çünkü bugün ortaya çıkan tartışmaların önemli bir bölümü taktik değil, paradigmatiktir.

Özellikle yeni çözüm süreciyle birlikte bu farklılıklar daha görünür hâle gelmiştir.

İlk bakışta her iki siyasal geleneğin de demokrasi, özgürlük, eşitlik, emek, barış ve adalet gibi ortak değerlerde buluştuğu düşünülebilir. Gerçekten de geniş bir ortak mücadele zemini vardır. Ancak toplumsal sorunların kaynağı, devletin rolü, demokrasinin niteliği ve dönüşümün yöntemi konusunda önemli farklılıklar bulunmaktadır.

Nur Mehmet Güler yazdı: Sosyalist sol ile Kürt hareketi arasındaki teorik ayrışma üzerine
Nur Mehmet Güler yazdı: Sosyalist sol ile Kürt hareketi arasındaki teorik ayrışma üzerine

Türkiye sosyalist hareketi teorik kaynaklarını büyük ölçüde 19. ve 20. yüzyıl Avrupa’sından aldı. 1830 ve 1848 burjuva devrimleri atmosferinde şekillenen Marksizm’in klasik yorumları, sanayi kapitalizminin keskinleştirdiği sınıfsal çelişkiler, ulus-devlet çağının siyasal gerçekliği, Leninizm ve reel sosyalizm deneyimi bu düşünsel çerçevenin temelini oluşturdu. Siyasal analizlerinin merkezine sınıf ilişkisi yerleştirildi. Devlet çoğunlukla sınıfsal egemenliğin aracı olarak tanımlandı; “sosyal devrim” ise iktidar ele geçirilmesinden sonra devlet aygıtının dönüştürülmesi üzerinden okundu.

Bu yaklaşımın tarihsel değeri inkâr edilemez; ancak günümüzde toplumcu mücadelenin doktrini olamayacağını da kabul etmek gerekir.

Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümü, reel sosyalizmin eleştirisini teorik düzeyde kabul etmiş görünse de zihinsel, siyasal ve örgütsel sonuçlarıyla tam anlamıyla yüzleşebilmiş değildir.

Sovyetler Birliği’nin çözülüşü yalnızca bir devletin çöküşü değil; devlet merkezli sosyalizm anlayışının, öncü parti modelinin ve toplumu yukarıdan dönüştürme fikrinin sorgulanmasını gerektiren bir deneyimdir. Esasında yaklaşım farkı, bu hesaplaşmanın tam anlamıyla gerçekleşmediği noktada başlıyor.

Solda devleti ele geçirmeyi esas alan siyasal kültür, farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor. Sosyalist solun önemli bir bölümünde güçlü bir devletçilik damarı varlığını koruyor. Devlet eleştirisi yapan birçok çevre, ulus-devletin kuruluş mantığını, merkeziyetçi ve tekleştirici yapısını, kapitalist modernitenin iktidar üretme biçimlerini yeterince sorgulamıyor. Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasına yönelik eleştiriler çoğu zaman sınırlı kalıyor; devlet ile toplum arasındaki ilişkinin niteliği yeterince tartışılmıyor.

Kürt Hareketi farklı bir felsefi ve sosyopolitik sistem geliştirince, bu literatür ve argümanlar neredeyse tamamen karşılıksız kaldı. Kürt Hareketi, elli yıllık pratiğini reel sosyalizmin devamı olarak tanımladı ve buna son verdiğini açıkladı. Özellikle Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Ulus ve Demokratik Modernite tezleri yalnızca mevcut devlet biçimini değil, modern ulus-devlet modelinin kendisini de sorguluyor.

Yeni bir ulus tanımı geliştiriyor ve bu gerçekten önemlidir. Ortak iktisadi ve kültürel yaşam, ortak coğrafya, ortak siyasal yapı tamam; ama ulus olmak için “tek millet” tutkalına ihtiyaç olmadığını iddia ediyor. Farklı etnik ve kültürel kimliklerin birlikte yaşamasının pekâlâ mümkün olduğunu; devletin demokrasiye duyarlı hâle gelerek sivil toplum ve kamusal alanda kimliklerin özgün ve özgür örgütlenmeleri üzerindeki vesayeti ve engelleri kaldırmasıyla birlikte yaşamanın gerçekleşebileceğini söylüyor.

Bunu Demokratik Cumhuriyet olarak tanımlıyor. Sosyalizmi gelecekte kurulacak bir ideal olarak değil, bugün pratikleştirilmesi ve yaşamsallaştırılması gereken bir görev olarak tanımlıyor. “Sosyalist devlet” kavramını reddediyor ve sosyalizmin şiddetle kurulamayacağında ısrar ediyor. Sınıf olgusunu inkâr etmiyor; ancak toplumsal problemin başlangıcını “erkek egemenliği” olarak belirliyor. Aslında 19. ve 20. yüzyılda proletaryaya biçilen tarihsel ve sosyolojik misyonu kadına yüklüyor.

Kapitalizmin ekonomik sömürü ile yetinmediğini, sermayenin icraatları sonucunda insanlığın ve doğanın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını, bu çelişkilerin tümünün birlikte ele alınması gerektiğini belirtiyor.

Kürt Hareketi’nin son yirmi yılda yaşadığı paradigmatik dönüşümün özü budur.

Bu nedenle Kürt Hareketi’nin geliştirdiği Demokratik Cumhuriyet tezi yalnızca Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir proje olarak ele alınamaz. Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü perspektifi, toplumun kolektif ve bireysel kimlikleriyle, kendi etik ve karakter inşalarıyla özgürleşmesini hedefleyen yeni bir toplumcu model önermektedir.

Burada çözüm sürecinin muhataplarıyla ilgili ortaya çıkan görüş ayrılıklarına da dikkat çekmekte yarar var. Çünkü önemli bir çelişki de çözüm sürecine yaklaşımdır.

Sosyalist solun bir kesimi konuya sistem içi bir perspektiften bakıyor. Farklı siyasal odaklar arasındaki iktidar mücadelesini öncelikli çelişki olarak tanımlıyor; dolayısıyla çözüm sürecini mevcut iktidarla ilişki üzerinden okuyor ve bu konuyu sorunlaştırıyor.

Oysa Kürt Hareketi, Türkiye’de mevcut siyasal yapıların tümünün 20. yüzyılın filtresinden geçerek şekillendiğini; tekçi, katı merkeziyetçi, ulus-devletçi ve üstten dayatılan siyasal mühendisliğin sonucu oluştuğunu, değişimin köklü ve bütünlüklü olması gerektiğini savunuyor.

Kürt Hareketi Demokratik Cumhuriyet fikrini stratejik bir hedef olarak ortaya koyuyor. Sosyalist sol ise bu yaklaşımı yeterince radikal bulmuyor ya da ikincil bir başlık olarak değerlendiriyor. Bu da ayrı bir paradoks oluşturuyor; özellikle iktidar-muhalefet ilişkisi ve çatışmasına yaklaşımları dikkate alındığında.

Kısacası Kürt Hareketi’nin “kurucu sorun” olarak gördüğü meseleler, sosyalist solun bir bölümü tarafından hâlâ tali başlıklar olarak değerlendiriliyor. Aynı durum, farklı açıdan Kürt Hareketi için de geçerlidir.

Bir başka ayrışma da Kürt meselesine yaklaşımda ortaya çıkıyor.

Bunu açıkça söylemek gerekiyor. Türkiye sosyalist hareketinin belli kesimlerinde Cumhuriyet’ten miras kalan Türk merkezli bakış açısının etkileri hâlâ hissedilmektedir. Bu durum her zaman açık bir “şovenizm” biçiminde ortaya çıkmıyor. Bazen “önce sınıf mücadelesi”, “önce demokrasi” söylemleri altında yeniden üretiliyor.

Kürt sorunu çoğu zaman Türkiye’nin kuruluş paradigmasını belirleyen temel meselelerden biri olarak değil, çözülmesi gereken demokratik bir hak sorunu olarak ele alınıyor.

Oysa Kürt Hareketi açısından mesele çok daha derindir. Kürt sorunu; Cumhuriyet’in kuruluş esaslarıyla, vatandaşlık anlayışıyla, ulus-devlet modeliyle ve devlet-toplum ilişkisiyle doğrudan bağlantılıdır.

Dolayısıyla çözüm de yalnızca kültürel ve kimliksel hakların tanınmasıyla değil, demokratik dönüşümle mümkündür.

Sorun barışı isteyip istememek değildir. Sorun; demokrasiyi, devleti, çelişkileri ve çözüm yollarını nasıl tanımladığınızla ilgilidir. Bir tarafta kökleri devlet merkezli modernite anlayışına dayanan siyasal gelenekler, diğer tarafta toplumu merkeze alan, çoğulluğu esas alan, demokratik ulus fikrini savunan, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamaya çalışan ve “Demokratik Modernite” olarak tanımlanan paradigma bulunmaktadır.

Türkiye’de Kürt Hareketi ile sosyalist sol arasında çözüm süreciyle birlikte yüzeye çıkan görüş ayrılıkları, bazı çevreler tarafından bir kopuş ya da ayrışma olarak yorumlanıyor.

Gerçekten ortaklık bitti mi?

Yaşananları doğru anlayabilmek için HDK ve HDP deneyimine yeniden bakmak gerekiyor.

HDK ve HDP projesi ve ondan önceki “Demokratik Toplum Hareketi” ve “Çatı Partisi” arayışları basit bir seçim ittifakı değildi.

Bu projeler, Kürt Hareketi’nin uzun yıllar boyunca geliştirdiği Demokratik Cumhuriyet perspektifinin Türkiye toplumu ile buluşturulması girişimiydi. Amaç yalnızca Kürtlerin temsilini güçlendirmek değildi. Türkiye solunu, demokratları, kadın hareketini, ekoloji hareketlerini, Alevileri, emek örgütlerini ve farklı toplumsal kesimleri ortak bir demokratik siyaset zemini etrafında buluşturmaktı.

Bu yönüyle HDK, Cumhuriyet tarihi boyunca geliştirilen en iddialı demokratik ortaklaşma projelerinden biriydi.

Ancak zaman içerisinde bu ortaklığın sorunları peş peşe açığa çıkmaya başladı. Çünkü HDP içerisinde bir araya gelen siyasal gelenekler aynı demokrasi anlayışına ve aynı devlet eleştirisine sahip değildi. Ve en önemlisi, Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasına aynı yerden bakmıyorlardı. Zaman zaman aynı kavramlar kullanılsa da farklı siyasal evrenlerde yaşıyor gibiydiler. Örneğin “demokrasi” denildiğinde herkes aynı şeyi anlamıyordu. “Barış” denildiğinde herkes aynı stratejik çerçeveye sahip değildi. “Demokratik Cumhuriyet” denildiğinde çoğu zaman aynı hedefe bakılmıyordu.

Bugün Kürt Hareketi ile sosyalist sol arasındaki teorik tartışmanın özü budur. Bu temel başlıklarda tartışmayı dolaylı değil, doğrudan ve cesurca yapmak; birlikte dönüşmek ve yeniden yapılanmak tarihsel bir sorumluluktur. Yargılamak, mahkûm etmek, ötekileştirmek, dışlamak ve parçalamak; basit “sol hastalıkları” olarak geride kalmalıdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş