İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, son dönemde muhalefet partilerinden AKP’ye geçen milletvekilleri ve belediye başkanlarının sayısındaki artışa dikkat çekerek, bunun iktidarın gücünü ve muhalefetin zayıflığını gösteren önemli bir siyasi ve psikolojik tablo oluşturduğunu söyledi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, muhalefet partilerinden AKP’ye geçen milletvekilleri ve belediye başkanlarının artışının iktidarın gücü ve muhalefetin zayıflığına işaret ettiğini belirtti.
- AKP, 2023 seçimlerinde 266 olan milletvekili sayısını 277’ye çıkardı; bu artış muhalefetten yapılan transferlerle gerçekleşti.
- Belediye başkanlarının parti değiştirmesinin ardında merkezi iktidarla sorun yaşamama isteği ve yargı baskısı yatıyor.
- Siyasi gelecek kaygısı, birçok siyasetçinin muhalefetin iktidar olabileceğine inanmamasına neden oluyor.
- Çakır, transferlerin hem politik hem de psikolojik sonuçları olduğunu, CHP seçmeninde güven kaybı yarattığını ifade etti.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “AK Parti’nin kapısında transfer kuyruğu” başlıklı yayınında son dönemde hız kazanan siyasi transferleri değerlendirdi. AKP’nin önünde adeta bir “transfer kuyruğu” oluştuğunu söyleyen Çakır, son günlerde hem milletvekillerinin hem de belediye başkanlarının iktidar partisine katıldığını belirtti.
AK Parti’nin milletvekili sayısı arttı
Çakır, AKP’nin 2023 seçimlerinde 266 milletvekili çıkardığını, DSP ve HÜDA PAR’lı beş vekilin kendi partilerine geçmesi üstüne bu sayının 261’e indiğini, bugün ise bu sayının 277’ye ulaştığını söyledi. Bu artışın İYİ Parti, Gelecek Partisi, Yeniden Refah Partisi, DEVA Partisi ve CHP’den gelen transferlerle gerçekleştiğini belirtti.
Son olarak İYİ Parti kökenli milletvekili Nimet Özdemir’in AKP’ye katıldığını hatırlatan Çakır, daha önce de Kürşat Zorlu, Selim Ensarioğlu, Serap Yazıcı Özbudun, İsa Mesih Şahin ve Mustafa Nedim Yamalı gibi isimlerin iktidar partisine geçtiğini ifade etti.

Belediye başkanları neden geçiyor?
Belediye başkanlarının parti değiştirmesinde en önemli etkenlerden birinin merkezi iktidarla sorun yaşamama isteği olduğunu belirten Çakır, özellikle muhalefet belediyelerinin yargı baskısıyla karşı karşıya kaldığını söyledi.
Muhalefet partilerinden seçilen bazı belediye başkanlarının, haklarında soruşturma açılması ya da görevden alınma riskine karşı iktidara yakın durmayı tercih ettiğini ifade eden Çakır, son dönemde bu nedenle AKP’ye yönelik geçişlerin arttığını dile getirdi.
“Erdoğan’ın karşısında gelecek görmüyorlar”
Transferlerin arkasındaki bir diğer nedenin siyasi gelecek kaygısı olduğunu belirten Çakır, birçok siyasetçinin muhalefetin iktidar olabileceğine inanmadığını söyledi.
Özellikle İYİ Parti ve Yeniden Refah Partisi’nden ayrılan isimlerin Erdoğan’ın uzun süre iktidarda kalacağı düşüncesiyle hareket ettiğini ifade eden Çakır, bu kişilerin iktidarın karşısında kaldıkları takdirde siyasi pozisyonlarını ve etkilerini kaybedeceklerine inandıklarını kaydetti.
“Erdoğan az verip çok kazanıyor”
AKP’ye geçen isimlerin parti içinde çok görünür hale gelmediklerini belirten Çakır, buna rağmen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu transferlerden önemli siyasi kazanç elde ettiğini söyledi.
Çakır’a göre Erdoğan, transfer ettiği siyasetçilere büyük tavizler vermeden onların desteğini alıyor. Milletvekilleri kritik oylamalarda iktidarın elini güçlendirirken, belediye başkanları da yerelde iktidarın etkisini artırıyor. Ancak asıl kazanımın psikolojik olduğunu vurgulayan Çakır, transferlerin Erdoğan’ın gücünü ve rakiplerinin zayıflığını gösteren bir tablo oluşturduğunu ifade etti.
CHP seçmeninde “ihanet” duygusu
Transferlerin özellikle CHP seçmeninde ciddi bir hayal kırıklığı yarattığını belirten Çakır, seçmenin oy verdiği isimlerin kısa süre sonra başka partilere geçmesinin güven kaybına yol açtığını söyledi.
Bu nedenle söz konusu geçişlerin yalnızca siyasi sonuçlar doğurmadığını ifade eden Çakır, aynı zamanda muhalefete yönelik etkili bir psikolojik harekât işlevi gördüğünü dile getirdi.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul’a gidiyormuş. Sabah 8.00’de araçlarla karşılayacaklarmış ve Küçükçekmece’de Câferî vatandaşların aşure programına katılacakmış. Sonra ne yapacak bilmiyorum. Halkın arasına katılacak mı? Çok emin değilim, sanmıyorum açıkçası. Ama bir araç kuyruğu oluşturmaya çalışacaklar. Ne kadar araç olur göreceğiz. Ama ben size bugün başka bir kuyruktan bahsetmek istiyorum: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapısındaki transfer kuyruğu. Bir ara haftada, 15 günde bir olurdu, şimdi neredeyse her gün oluyor. Salı günü iki ilçe belediye başkanı geçti AK Parti’ye. Dün, CHP’ye İYİ Parti’den geçmiş olan Nimet Özdemir, milletvekili olarak AK Parti’ye katıldı. Bugün de galiba Genişletilmiş İl Başkanları toplantısı olacakmış AK Parti’nin. Bugün de en az iki belediye başkanının; birisi Nevşehir’in İYİ Parti’den seçilen belediye başkanı, bir diğeri Ankara Keçiören’in CHP’den seçilip istifa eden, AK Parti’ye geçeceği söylenen ama bağımsız kalan Mesut Özarslan ve şimdi de buna Tekirdağ Keşan’ın CHP’li belediye başkanı eklendi anladığım kadarıyla. Yani istifa etti, muhtemelen o da AK Parti’ye katılacak ama belki bugün yapmayabilirler, onu da yarın yapabilirler.
Bu yeni bir olay değil. Bakıyorum şimdi; AK Parti son seçimde 266 milletvekili çıkarmış, şimdi 277 milletvekili var. 11 mi artmış? Hayır, 16 arttı; çünkü AK Parti HÜDA PAR’a 4, DSP’ye 1 milletvekili verdi. HÜDA PAR ve DSP, AK Parti listelerinden seçilmişlerdi. 5 milletvekili partilerine döndü. Dolayısıyla AK Parti’nin milletvekili sayısı 261’di ama şimdi 277 oldu. Bunların 8’i, aslında Nimet Özdemir’i de sayarsak 9’u İYİ Parti’den. Kürşat Zorlu mesela, Meral Akşener’in sağ kolu gibi birisiydi bir ara ya da Selim Ensarioğlu, Diyarbakır asıllı. Ama nereden seçilmişti? İstanbul’dan. Ümit Karaman, eski futbolcu, mesela bunlar vardı. Gelecek Partisi’nden 4 kişiyi, Serap Yazıcı Özbudun mesela, İsa Mesih Şahin, Mustafa Nedim Yamalı; bunlar Davutoğlu’nun en gözde isimleriydi. Cumhuriyet Halk Partisi’nden ise benim soyadaşım Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır var. Onun Erdoğan’a nasıl methiyeler düzdüğünü biliyoruz. Yeniden Refah Partisi, ki ilk geçen isimlerden birisi bu; İstanbul’da Suat Pamukçu. Yeniden Refah Partisi 5 milletvekili çıkarabilmişti. AK Parti listelerinden girdiler, Cumhur İttifakı’ndan ama kendi adayları ile girdiler ve bir kişi oradan. DEVA Partisi’nden de bir kişi… Yani AKP’ye bayağı insan geçmiş ama haksızlık yapmayalım, Cumhuriyet Halk Partisi’ne de epey bir transfer oldu. Bunların büyük bir çoğunluğu İYİ Parti’den oldu. Cumhuriyet Halk Partisi 168 milletvekili çıkarmıştı ama bunların 38’i zaten başka partilerdendi, onlar gittiler. Ama gidenlerden mesela iki tanesi, Demokrat Parti’den seçilen ikisi tekrar sonra CHP’ye geçti. İYİ Parti’den de transferler oldu.
Bir kere transfer meselesi siyasette ayıp bir şey. Yıllar önce, hiç unutmuyorum, Almanya’da Türk bir milletvekili Yeşiller’den seçilmişti, — sonra biliyorsunuz Türkiye’de AK Parti’ye biat edip bir ara Avusturya’da büyükelçilik de yaptı — Ozan Ceyhun, Yeşiller Partisi’nden seçilip sonra Sosyal Demokrat Parti’ye geçmişti ve Almanya’da insanlar şaşırmıştı. Ama Türkiye’de bu çok yaygın bir şey maalesef, bunu biliyoruz. Peki, niye Erdoğan’ın etrafında toparlanıyorlar? Şimdi belediye başkanlarının en önemli sorunlarından birisi, merkezi yönetimden destek almaktan ziyade başlarına bir şey gelmemesi. Aydın ve Afyon belediye başkanlarının esas dertlerinin yargıdan kurtulmak olduğunu biliyoruz. Yargı, Erdoğan’ın bütün muhalefetin üzerinde bir giyotin gibi kullandığı bir şey; özellikle CHP’lilere ve özellikle belediyelere… Milletvekillerinin dokunulmazlıkları var çünkü. Burada paçayı kaptırmamak için pekâlâ iktidar partisine, en azından CHP’den uzaklaşmak, bağımsız kalmak ama üstüne iktidar partisine geçmek… Bu çok yaygın. CHP’den de bayağı bir sayıda belediye başkanının geçtiğini biliyoruz. Bu gidişle daha da geçeceğe benziyor. Mesela Keşan’ın lafı dün edilmişti, bugün istifa geldi. İstanbul’da bazı ilçelerden bahsediliyor, bunlar devam ediyor. Bir yandan korku ama bir diğer yandan da iktidara tabi olmak; ama esas olarak da şu: Bu kişiler bulundukları yerde bir istikbal görmüyorlar. CHP’li, belli ki partisinin iktidar olabileceğine inanmıyor. İYİ Partili zaten öyle.
En acısı Yeniden Refah Partisi’ydi. Yeniden Refah Partisi özellikle belediye seçimlerinde büyük bir patlama yaptı; AKP’den kaçan oylar ve genellikle de eski AKP’li isimleri aday göstererek çok iyi oylar aldı ama sonra bu belediye başkanlarının önemli bir kısmı ayrıldı ve büyük bir kısmı AKP’ye geçti. Şanlıurfa’da Büyükşehir Belediye Başkanı — eski AK Partili olmasına rağmen — henüz bağımsız olarak devam ediyor. Yani bir yandan iktidar umudu yok ve hani dünkü yayında da söylediğim “Adam ne yapar, ne eder kazanır” düşüncesinin etkisinde hareket ediyorlar. Yani Türkiye’nin Erdoğan’a mecbur olduğunu düşünüyorlar ve Erdoğan’ın karşısında durmaktan bir şey elde edemeyeceklerini düşünüyorlar. Tam tersine, karşısında oldukları zaman elde edemeyecekleri gibi; özgürlüklerini, makamlarını, iktidarlarını kaybedeceklerini, düşünüyorlar ve biliyorlar. Erdoğan da bunları alıyor, çünkü… Birtakım istisnaların olduğu söyleniyor; girmek isteyen bazı milletvekillerini almak istemediği söyleniyor, özellikle AK Parti’den geçmiş olan bazı isimleri… Erdoğan bunları alıyor çünkü bu bir güç gösterisi; hem kendisinin gücünü gösteriyor hem de rakibinin güçsüzlüğünü gösteriyor.
Yani şöyle bir mantık var, ki hiç de yanlış değil: yani hakikaten çok güçlü bir muhalefet partisi ise niye milletvekili ya da belediye başkanı bırakır gider? Biliyoruz ki şu ana kadar ayrılıp da AKP’ye transfer olup öne çıkan, dikkat çeken; birtakım açıklamalarıyla, birtakım faaliyetleriyle dikkat çeken kimse yok. Belediye başkanlarında da yok, milletvekillerinde de yok. Bunlar büyük ölçüde eskiden ne yapıyorlarsa onu yapıyorlar. Yani iktidara gelmiş olmakla birlikte önleri açılmış olabilir ama esameleri okunmuyor. Milletvekillerine bakıyorum mesela listeye, bayağı bir milletvekili var AK Parti’ye geçmiş olan. Arada sırada Kürşad Zorlu “Türk dünyası” falan diye bir şeyler yapıyor ama onun dışındakileri hiçbir şekilde bir yerde doğru dürüst görmüyoruz. Serap Yazıcı Özbudun Anayasa Komisyonu’nda herhâlde görev aldı. Şahsen benim de tanıyıp sevdiğim birisiydi, ama çok büyük bir hayal kırıklığı yarattı; onu telafi etmesi de mümkün olmayacak. Şöyle bir şey oluyor: İnsanlar geleceklerini garanti altına almak için aslında geleceklerini feda ediyorlar. Nasıl bir laf, diyeceksiniz. Evet, aslında bugünü kurtarmak ve yakın vadeyi kurtarmak için bu hamleleri yapıyorlar, hep böyle süreceği düşüncesiyle yapıyorlar. Ama işler biraz değiştiği zaman, insanların karşısına çıkıp tekrar belediye başkanı ya da milletvekili olmaya yüzleri olmayacak.
Erdoğan burada ne elde ediyor? Erdoğan çok fazla bir şey yapmıyor, onları sadece kabul ediyor. Onlara en fazla dokunmuyor; belediye başkanı ise içeri alınmalarını engelliyor, haklarında dava varsa o davaların düşmesini sağlıyor, o kadar. Bu, Erdoğan için hiçbir şey değil. Milletvekillerini aldığı zaman ne oluyor? Yarın öbür gün anayasa, dokunulmazlık oylaması falan gibi kritik şeylerde sonuçta tek bir milletvekili bile önemli olacak. Onlara verdiği şey ne olabilir? Yani zaten her şeyi kontrol eden birisi için, transfer edilen bir milletvekiline hiç böyle tavizler falan verdiği yok. Bunlardan hiçbirisi zaten şöyle gelmiyor; “ben geliyorum ama kendi kimliğimle geliyorum” değil. Hemen hemen hepsini görüyoruz; o rozet takmalarda vesaire de Erdoğan’ın elini öpüyorlar ya da Erdoğan’a her türlü övgüyü düzüyorlar vesaire. Yani tam anlamıyla biat ediyorlar. Sonuçta Erdoğan az verip çok kazanıyor. Bu kişiler onun işine nasıl yarar? Milletvekilleri belki oylamalarda işe yarar; belediye başkanları, tabii ki iktidarla ilişkili birtakım vakıflara şunlara bunlara imkânlar sağlamakta belki işine yarar ama esas olarak işine yarayan; psikolojik olay. Bakıyorsunuz, ben de bu yayını yapıyorum; kuyruk var. Evet, kuyruk var, gerçek bu; kuyruk var. Ve bu kuyruğu gören insanlar yarın öbür gün belediye seçimleri için oy kullanacağı zaman ne düşünecek ya da milletvekili seçimi için oy kullanacağı zaman ne düşünecek? Oy verdiği insanlar… Bir de CHP’lilerin hâlini düşünün; 38 tane zaten kendilerinden olmayan — hatta gâliba 40’dı, İYİ Parti’den de birileri var — kişiyi seçtiler, kendilerinden olan insanların yerine. Ve onlar daha ilk günden gittiler. İlk günden gidenlerin bir kısmı bir süre sonra AK Parti’ye gitti. Ve tam bir ihanete uğramışlık duygusu… Ve bu transferleri, tabii ki Erdoğan’ın CHP’ye yönelik yargı operasyonlarının ötesinde, CHP’ye yönelik çok ciddi bir psikolojik harekât olarak görmek gerekiyor. Burada Erdoğan’ın suçlanacak bir şeyi yok. Ama o gidenleri suçlamak mı gerekiyor bilemiyorum; ama o gidenler niye gittiklerini, nereye gittiklerini çok iyi biliyorlar ve alkış bekliyorlar. Bizim yapabileceğimiz en fazla alkışlamamaktır diyelim.
Bugün eksantrik bir adam… Geçen X’te Vivet Kanetti’nin bahsettiğini görünce, “Aaa, tabii ya!” dedim; Boris Vian. Niçin bahsetmişti? Gâlibâ ölüm yıl dönümü falan olabilir mi? Evet, 23 Haziran’mış. Ne zaman bahsetti? Önceki gün. 23 Haziran 1959, tamam, ölüm yıl dönümüymüş. Boris Vian, her şeyi olan bir adammış. Maden mühendisi aslen. Çok parlak bir öğrenci ama şair, müzisyen, yazar, şarkıcı, oyuncu, eleştirmen; her şey. Aynı zamanda bir bakıma, nasıl denir, siyasi aktivist. Nasıl aktivist? Mesela Cezayir Savaşı’na karşı. Cezayir Savaşı’na karşı yazdığı bir şarkısı var: ‘‘Le Déserteur’’, ‘‘asker kaçağı’’ demek. Çok büyük olay yaratıyor ama yasaklanıyor. Bir diğer husus, bir romanı var; önce başka bir isimle yazıyor, ondan sonra kendi ismiyle çıkıyor: “Mezarlarınıza Tüküreceğim”. Ben ‘‘Mezarınıza Tüküreceğim’’ diye biliyordum, “Mezarlarınıza Tüküreceğim” zaten adı ortada, çok sert. Boris Vian aykırı birisi. Her anlamda aykırı birisi. Gerçeküstücü. İdeolojik olarak, nasıl denir, bir dönem dünyada ve Fransa’da tabii çok meşhur olan egzistansiyalizme (varoluşçuluk) inanan birisiymiş. Ve her yaptığıyla; diyelim oyun — oyun da yazıyor — ya da yazdığı romanla dikkatleri ve tepkileri üzerine çeken birisi. Özellikle Fransa’nın yerleşik düzeninin savunucularını, mesela Cezayir Savaşı’nda Cezayir’de Fransa’nın yanında duran büyük çoğunluğu, hepsini karşısına almayı bilen, buna cesaret etmiş bir, nasıl denilir buna, ‘‘provokatör’’ aslında, evet tam bir provokatör ama iyi bir provokatör. İki kardeşiyle birlikte caz yapıyorlar. Ne çalıyormuş? Trompet gâliba, evet, trompet çalıyor. Şarkı söylüyor ama romanları ve şiirleriyle insanları sarsıp duruyor ve 1959 yılında, 39 yaşında kalpten ölüyor. Ama ben de bir gün adını görünce, “Ya tabii, Boris Vian” dedim. Ne kadar çok okumuş, ne kadar çok tartışmıştık… Çünkü Boris Vian, “aykırı” sıfatına yakışan bir isim. Kendisini saygıyla anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







