Hafta Başı (94): Çerçeve yasada sona gelindi | Mekke Anlaşması

İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kadri Gürsel, çerçeve yasada gelinen son noktayı ve gündemdeki Mekke Anlaşması’nı değerlendirdi.

Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, çerçeve yasa ve Mekke Anlaşması’nın son durumunu değerlendirdi.
  • Mekke Anlaşması, NATO 5. Maddesi benzeri bir kolektif savunma ilkesine sahip, ancak detayları henüz açıklanmadı.
  • Anlaşmanın Türkiye’de yürürlüğe girmesi için TBMM onayı gerekiyor.
  • Kadri Gürsel, çerçeve yasada bazı tanımların belirsiz bırakılmasının suistimale açık olduğunu belirtti.
  • Çerçeve yasa, YENİ Parti’nin önemli bir sınavı ve PKK sorununun çözümünde destek bekleniyor.

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kadri Gürsel, çerçeve yasa ile ilgili son gelişmeleri ve Mekke Anlaşması’nı ele aldı. 

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nda NATO’nun 5. Maddesine benzer şekilde “bir üyeye yapılan saldırı bütün üyelere yapılmış sayılır” ilkesi olduğunu belirten Gürsel, “Madde, kolektif savunma anlayışının somutlaştığını ifade ediyor. Ancak bir üyeye yapılan saldırının diğer tüm üyeleri direkt savaşa sokacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir zorunluluk yok. Karar alma mekanizmalarının kurallarının netleşmesi gerekiyor” dedi. 

“Anlaşmanın detayları henüz açıklanmadı”

Çerçeve yasa ve
Çerçeve yasa ve Mekke Anlaşması | Ruşen Çakır & Kadri Gürsel yorumladı

Anlaşmanın detaylarının henüz açıklanmadığını aktaran Gürsel, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dan öğrenildiği kadarıyla Suudi Arabistan’da bir sekreterya kurulacağını ve Bakanlar Konseyi olacağını söyledi:

“Anlaşmanın detayları henüz açıklanmadı, sadece dört paragraftan oluşan bir ortak açıklama var. Anlaşmanın Türkiye’de yürürlüğe girmesi için TBMM tarafından onaylanması gerekiyor. Anlaşma, ülkelerin yetkili makamları tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girer.”

Anlaşmada NATO’dan farklı olarak “ortak düşman” tanımı yapmanın zor olduğunu belirten Kadri Gürsel, “Ortak düşman tanımının olmaması, üye devletlerin işbirliklerini geliştirmelerine engel değil. Üç Sünni gücü bir araya getiren nedeni bölgedeki şartların değişmesinde arayabiliriz. Bu güçlere ileride Mısır da eklenebilir” diye konuştu.

Çerçeve yasa

Ruşen Çakır, çerçeve yasanın YENİ Parti’nin ilk büyük sınavı olduğunu söyledi. Gürsel ise “Özgür Özel ve YENİ Parti’nin, PKK sorununun çözülmesini amaçlayan ilk aşamada, bu yasanın destekçisi olmasını beklerdim. Bu konuda bir cesaret sergilenmesi gerekirdi ama gördüğüm kadarıyla YENİ Parti’nin tabanından çekindiler” dedi.

Çerçeve yasada bazı tanımların kasıtlı olarak ucu açık bırakıldığını düşünen Kadri Gürsel, bu durumun suistimale açık olduğunu belirtti:

“Yasada, ‘PKK ve bağlantılı tüm unsurlar, örgütler ya da oluşumlar’ diye geçiyor. ‘PKK ve bağlantılı oluşumlar’ dendiği zaman bunların ne olduğunun da yasada belirtilmesi gerekiyor. Belirtilmediği takdirde, iktidara, sürece istenildiği gibi müdahale etme imkanı doğuyor.” 

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’ ile karşınızdayız. Kadri Gürsel’le yine haftanın olaylarını konuşacağız. Kadri, merhaba.

Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Evet, tabii ki en önemli gündem, şu anda Meclis’te Genel Kurul’da görüşülmekte olan çerçeve yasa; görüşmeler sürüyor. Önce kısa da olsa şu senin kıta sahanlığına çok ciddi bir şekilde giren Mekke Anlaşması’nı konuşalım istiyorum. Beni ve izleyicileri biraz aydınlatırsan iyi olur. Malûm, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir anlaşma imzalandı. Birazcık lafı edildi ama biraz da sürpriz oldu ve nedense kamuoyunun da çok fazla ilgisini çekmedi; en azından ben öyle algıladım, ama önemli bir şeye benziyor. Çünkü mesela “Ülkelerden birisine yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılır” gibi, NATO’daki meşhur maddeye benzeyen bir madde olduğu söyleniyor. Şimdi biliyorum ki Pakistan’ın Hindistan’la bitmek bilmez bir savaşı ya da en yumuşak tâbirle ‘’gerginliği’’ var. Bir de sık sık Afganistan’la arasında sorunlar yaşıyor. Öte yandan, İran’la Suudi Arabistan arasında, genellikle de Husiler üzerinden süren çatışmalar var. Böyle ciddi bir kapışmaya olduğunda Türkiye bunlara dâhil mi olacak?

Kadri Gürsel: Teşekkür ederim Ruşen. Ben de kapasitem dahilinde seni ve izleyicilerimizi aydınlatmayı deneyeyim. Kamuoyunda da tartışılan, senin de sorduğun konu, “Bir üyeye yapılan saldırı bütün üyelere yapılmış sayılır” ilkesi, NATO’nun meşhur 5. maddesi, kolektif savunma anlayışının yansıması, somutlaştığı o ifade. Ama bu, ‘’NATO’daki bir üyeye yapılan saldırı diğer tüm üyeleri otomatikman savaşa sokar’’ demek değil; böyle bir zorunluluk yok. Burada önemli olan, kararların nasıl alınacağı, karar alma mekanizmalarının, kuralların netleşmesi lazım görmek için. Ama NATO’da pekâlâ imtina edebiliyorlar; üyelerin tamamının NATO operasyonlarına katıldığı vâki değil yahut da geçmişte katılsalar bile… Mesela Türkiye Afganistan’daki operasyona, operasyonlara girmeme, uyuşturucu operasyonlarında yer almama gibi pek çok konuda ayrıcalıkla katılmıştı. Neyse, çok uzatmamak lazım bunu.

Aslında bu anlaşma, -ki henüz daha ortada anlaşma yok- “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” olarak geçti tarihe. Daha anlaşmayı bilmiyoruz, bu anlaşmanın detayları hiçbir başkent tarafından da açıklanmış değil. Lâkin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Suudi Arabistan’da bir sekreterya olacak. Bakanlar Konseyi olacak, savunma bakanları ya da dışişleri bakanları -ki NATO’da hepsi vardır zaten- ve sekreterlik olduğuna göre daimî temsilcilikler de olacaktır diye düşünüyoruz. Beklemek ve anlaşmayı görmek lazım. Anlaşma henüz açıklanmadı. Sadece dört paragraftan oluşan bir ortak açıklama var, biz bunun üzerinden fikir yürütüyoruz. Anlaşmanın Türkiye açısından yürürlüğe girmesi için TBMM tarafından onaylanması lazım. Yani üç ülkenin de yetkili mercileri tarafından onaylandıktan sonra bu anlaşma yürürlüğe girer.

Aslında bu anlaşmaya götüren süreç nasıl gelişti, ona bakmak lazım. Bir de tabii Husiler bizim düşmanımız mı, Hindistan bizim düşmanımız mı? ‘’Niye biz bunlarla ilgili bir çatışma olduğu zaman, üye devletlerin yanında savaşa girelim?’’ sorusu güzel bir soru. NATO’dan farkı, burada ortak düşman tespitinin imkânsız olması. NATO, bir ‘’ortak düşman’’ tarif ediyordu ve NATO’nun stratejik konseptlerinde de bu ‘’ortak düşman’’ tanımı hep detaylandırılır, geliştirilir. Burada bir ortak düşman tanımı yapmak çok zor, ama bu üye devletlerin iş birliklerini geliştirmelerine de engel değil. Aslında bu üç Sünni gücü -ki buna ileride Mısır da eklenebilir pekâlâ- bir araya getiren nedeni, bölgedeki şartların değişmesinde aramak lazım. Mesela Pakistan’dan başlayalım. Pakistan, Afganistan’ı bir stratejik derinlik alanı olarak tasavvur ediyor ve buna göre Taliban’ı destekliyordu. 2021’de Afganistan’da Taliban iktidara gelince işler tamamen değişti. Hindistan’la Pakistan’ı karşılaştırdığımız zaman şartlar Hindistan’ın lehine.

Suudi Arabistan’a geçelim: Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenlik ve savunma güvencesi altında yaşayan, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunma silah, araç, gereç alımı bakımından çok ‘’yağlı’’ müşterisiydi; bütün ihtiyacının çoğunluğunu Amerika’dan temin ediyordu. Ama bütün bunların İsrail ve Amerika’nın şubat ayında birlikte başlattıkları İran Savaşı’nda hiçbir anlam ifade etmediğini, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Körfez İşbirliği Konseyi Üyesi ülkelerin güvenliğini temin etmek şöyle dursun, kendi üslerinin dahi güvenliğini temin edemediğini gördük; bunlar da gördüler. Yani Amerikan güvencesinin aslında bir kâğıttan kaplan olduğu ortaya çıktı. Bu “kâğıttan kaplan” ifadesi, şimdi Mekke Ortak Savunma Anlaşması için de yapılıyor. Ama asıl kâğıttan kaplan, Amerika Birleşik Devletleri. Burada savaşma iradesi olmadığı gibi, yeteneğinin de sınırlı olduğu görüldü. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri, özellikle mesela Çin’le başlayacak olan bir savaşta kullanabileceği cephane stoklarının büyük bölümünü bu savaşta tüketti ve bunların yerine konulması için imkanları da o kadar geniş değil; bugünden yarına olmuyor, yıllar sürecek bir şey. Aynı durum Suudi Arabistan için de geçerli. Suudi Arabistan, Amerika’dan korkunç paralar karşılığında silah ve cephane temin ederek güvenliğini sağlayamayacağını gördü.

Türkiye’ye gelelim: Türkiye, aslında en son Ankara Zirvesi’nde görüldüğü gibi her ne kadar NATO’nun mükemmel bir üyesi olduğunu göstermeye çalışsa da, NATO’ya olan yükümlülüklerini yerine getirerek aynı zamanda NATO’nun ayakta kalmasını istiyor. Çünkü aslında NATO İttifakı, Türkiye’yi diğer NATO üyelerinin saldırganlıklarına karşı koruyor; bunu kabul etmek lazım. Tek işlevi bu değil tabii, ama çok önemli bir işlevi. Bunun içinde Yunanistan var, Türkiye’yi askerî olarak dengelemeye çalıştığını sanan bir Fransa var. Türkiye de bir stratejik otonomi arayışı içine girdi ve uzun bir süredir, bölgede kendi stratejik derinliğini oluşturmaya çalışıyor. Bunun içinde Libya var, Somali var. Türkiye’yi Libya ve Somali’den söküp atmak bugün neredeyse imkânsız. Diğer coğrafyalarda da, Sudan’da da, Suriye’de de var.

Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki duruma geçersek: Türkiye, özellikle Suudilerin kaygıları ve benim de uzun süre çok eleştirdiğim dış politikası nedeniyle -bu arada Ahmet Davutoğlu’nu da anmış olalım- bir Panislamizm, aynı zamanda Müslüman Kardeşler, hatta daha da spesifik olarak Hamas odaklı bir dış politika yürütmesi neticesinde, Arap monarşilerini ciddi şekilde korkuttu. Şimdi artık bugünler geride kaldı. Yeni Ortadoğu’da, mesela Libya, Sudan, Somali ve Suriye’de (dört önemli ülke bunlar), Türkiye ile kimsenin rekabet edemeyeceği alanlar. Türkiye, Ortadoğu’da ve ‘’Middle East and North Africa (MENA)’’ denilen, geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde, başarısız, çökmüş veya çökmenin eşiğinde olan devletlerin yeniden inşası ve burada istikrarın ve bütünlüğün sağlanması konusunda gerçekten de rakipsiz. Türkiye’ye bu alanda, amiyâne tâbiriyle “Sen yapamazsın, bırak ben yapayım” diyebilecek başka bir aktör yok. Buralarda da Suudi Arabistan’la Türkiye aynı sayfada yer alıyor.

Bir de tamamlayıcılık var. Tamamlayıcılık çok önemli. Türkiye’nin özellikle son 10 yılda başarıyla oluşturduğu addolunan, tabii ki en başta dron teknolojisi, ama sadece o değil, balistik füze teknolojisi konusunda askerî-endüstriyel kompleksi, yani savunma sanayii ve savunma konusunda atmış olduğu adımlar, güven verici ve başarılı bulunuyor. Bu, Suudi Arabistan’ın ilgisini çekti. Muhtemelen Suudi Arabistan da Türkiye’nin ilgisini çekti, çünkü Suudi Arabistan’da para var, Türkiye’de know-how, endüstriyel altyapı, savunma teknolojisi var. Bu, muazzam bir tamamlayıcılık ve kuvvet çarpanı oluşturabilir.

Pakistan’a gelince: Pakistan’ın nükleer gücü var, ama Pakistan’ın diğer ittifak üyelerine bir nükleer şemsiye sağlaması, bu aşamada imkânsız görülüyor. Fakat tabii bunu kimse bilemez. Nükleer teknoloji konusu apayrı bir konu, bu da istihbaratın alanına girer. Ama Türkiye’nin, Amerikan nükleer şemsiyesine güvenemeyeceği hususunda adım kadar eminim. Bunu bildiğimden değil, varsaydığımdan böyle konuşuyorum. Bilmek imkansızdır, bilenler de söylemez. Dolayısıyla Türkiye de bu tür bir arayış içine girecektir, girmek zorundadır. Artı, göz ardı edilen, yani en azından konuşulmayan, nükleer silahları var Pakistan’ın. Ama ciddi bir kıtalararası balistik füze teknolojisi kapasitesi de var. Çünkü nükleer silahı alıp minyatürize edip bir başlığa yerleştirdiğin zaman, bunu hedefe ulaştıracak bir balistik füzeye de ihtiyacınız var, Pakistan’da bu da var. Türkiye’nin de kıtalararası balistik füze geliştirme aşamasında olduğunu biliyoruz.

Bütün bu üçünü bir araya getirdiğimiz zaman mükemmel bir sac ayağı çıkıyor ortaya: Para (muazzam bir finansal kaynak), füze ve balistik füze teknolojisi, başarılı bulunan bir savunma teknolojisi ve üretim altyapısı. Bu üçü bir arada düşündüğün zaman, bu ittifakın, kuvveden fiile geçmesi nispetinde caydırıcı olacağını herhalde tasavvur edebiliriz. Türkiye’yi askerî olarak dengeleme çabasında olan ve Türkiye’yi Avrupa savunma mimarisinin dışında tutmaya çalışan bir Fransa’nın, bu çabasının anlamsız ve beyhude olduğu burada görülecektir. Keza Hindistan için durum benzerdir. Yani herhangi bir kapsamlı, geniş ölçekli bir çatışmada iki kere düşünmesi gerekir. Burada bu ülkelerin birbirleri için savaşa girmelerinden önce, birbirlerini desteklemeleri, birbirlerine yardım etmeleridir asıl önemli olan. Bence bu anlaşmada, İsrail ve Amerika’nın Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme iddiası, -ki havada kalmış bir iddia bu-, tam tersine bu iddiayı içeren, bu iddiayı sahiplenen üç ülkenin ortaya koyduğu yerel bir çözüm. “Sünni ittifak” deniyor, bu üç ülkenin İran’la olan ilişkileri konuları çok farklı farklı. Türkiye’nin İran’la savaşmasını ben asla beklemiyorum, Pakistan’ın da İran’la savaşması tabii ki beklenemez. Dolayısıyla burada İran’dan ziyade, genel olarak bu üç ülkenin, ayrı ayrı hesaplar dahilinde kendi savunmalarını, güvenliklerini tahkim etmek için birbirlerine yardım etme sözü vermeleri önemli. Her şeyden önce bu üç ülkenin birbirlerine saldırmayacağı, birbirlerinin rakibi ve düşmanı olmayacağı çok önemli. NATO’da böyle bir şey yok yani NATO bu bakımdan daha büyük zaaflar taşıyan, içeren bir ittifak. Burada bitireyim sözlerimi.

Ruşen Çakır: Evet, şimdi epey bir şey öğrendim, sağ ol. Biraz da çerçeve yasayı konuşalım. Yasa görüşülüyor. Burada iş dönüp dolaşıp YENİ Parti’de odaklandı. Çünkü taraflar belli. Cumhur İttifakı artı DEM Parti yasaya destek veriyor. Yeni Yol Grubu da destek verdi.  Yeniden Refah Partisi ve İYİ Parti karşı çıktı. CHP grup kararı aldı, destek verdi, ama CHP milletvekili olarak İlhan Cihaner “Ben ‘hayır’ oyu kullanacağım” dedi. YENİ Parti’nin ne yapacağı bilinmiyordu. Normalde “Evet” demesi bekleniyordu, ama bu sabah genel kuruldan önce kapalı bir grup toplantısı yapılmış ve meslektaşlarımızın dediğine göre şöyle bir formül bulunmuş: Özgür Özel bir konuşma yapacak, kendisinin “Evet” oyu vereceğini söyleyecek, ama grubu serbest bırakacak. Şu âna kadar iki milletvekili; Süreyya Öneş ve Cemal Enginyurt zaten “Hayır” diyeceklerini belirtmişlerdi. Şimdi iş dönüp dolaşıp YENİ Parti’ye geldi. Yasanın geçeceği kesin, orada hiçbir sorun yok. Yasa geçtikten sonra ne olacak? O zaman, yasada da bahsedilen bu tespit süreci başlayacak. MİT rapor yazacak, rapor MGK’ya gidecek, MGK bunu onaylayacak, Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak bu onaya imza atacak ve uygulama başlayacak. Ne kadar süreceği belli değil ama hızlı bir şekilde yapılmak isteniyor.

Burada YENİ Parti çevresindeki karşı çıkanların en büyük argümanları, cezaevlerindeki belediye başkanları, milletvekilleri ve Gezi tutukluları idi. Ama mesela Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ve dün de yanılmıyorsam Tunç Soyer, yasaya destek verdiklerini açıkladılar. Bir de tabii ki en çok dillendirilen Selahattin Demirtaş. ‘’Selahattin Demirtaş yasadan yararlanacak mı, yararlanmayacak mı?’’ meselesi var. Abdülkadir Selvi, Akın Gürlek’e atfen, ‘’yararlanamayacak’’ diye yazdı, ortalık bayağı karıştı. Ama Selahattin Demirtaş da dün Selçuk Mızraklı ile beraber bir metin paylaştı, o metin Genel Kurul’da da okundu.  O da yasaya destek veriyor. Böyle bir olayın içerisindeyiz.

Tabii ki burada bunun muhalefetini yürütenler, Meclis’te İYİ Parti, Meclis dışında Zafer Partisi, kısmen Anahtar Parti… Anahtar Parti biraz ürkek davranıyor. Yasa çıktıktan sonra ne olacağına bakacağız. Ama şu hâliyle baktığımda, bunun, YENİ Parti’nin kurulduğundan bu yana ilk ciddi sınavı olduğunu görüyorum. ‘’Özgür Özel ‘Evet’ diyor ama grubu serbest bırakıyor’’ tavrı bana çok doğru gelmiyor. Geçen sefer, CHP üzerinde, Meclis Komisyonuna katılma konusunda da büyük bir baskı vardı biliyorsun. Orada bir risk aldılar ve katıldılar, çok da bir şey olmadı. Şimdi bu riski almadığı görülüyor. Oylamayı serbest bırakarak, aslında bu kadar hayati bir konuda ne “evet” ne “hayır” diyememiş bir parti olarak tarihe geçecek. Ben öyle görüyorum, sen ne dersin?

Kadri Gürsel: Özgür Özel’in demeçleri üzerinden bugün gelinen noktaya kadar okursak, Parti’nin ve eski CHP’nin (butlan öncesi CHP diyelim) bu sürece izole bir vaka olarak destek verdiğini biliyoruz, ama sürekli kuvvetli bir dipnot düşerek bunun desteğini verdiler. Özgür Özel, yasanın hazırlanma sürecinde de yöntemin yanlış olduğunu, daha katılımcı, kapsayıcı bir yöntem izlenmesi gerektiğini belirtti. Aynı zamanda da demokratikleşmenin de paralel olarak ilerlemesi gerektiğini söyledi. Söylediklerini mealen aktarıyorum. Ben normalde, Özgür Özel’in ve YENİ Parti’nin, bu PKK sorununun nihayete erdirilmesini ve çözülmesini amaçlayan ilk aşamada, bu yasanın destekçisi olmasını beklerdim açıkçası. Bu konuda bir cesaret sergilemesi, partisi arasındaki ilişkileri koparmak ve 2015’ten öncesine gidiyor ama en son, 2024 yerel seçimlerinde de görülen ve iktidarı korkudan o iş birliği zeminini ortadan kaldırmak. Umulan siyasi hedef bu. İkincisi, Kürt hareketinin ileride, yakın gelecekte ihtiyaç duyulabilecek olan bazı anayasal ve yasal düzenlemelere desteğini sağlamak. Şimdi yeni bir Anayasaya seçimlerden önce ihtiyaç duyulacak mı, gerek kalacak mı, onu bilemiyoruz ama böyle bir amaç daha vardı. Üçüncüsü, jeopolitik gerçekler, bölgenin gerçekleri, bölgedeki yeni durum.

Şu gerçeği de her zaman teslim etmek lazım: 2009’dan itibaren bugüne kadar süregeldikleri ve PKK’nın gerçekten de yenildiği, PKK’nın silahla yapabileceği ne varsa bunların hepsinin tükendiği gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Bu bakımdan, artık bu noktada PKK’nın, ancak bölgede yenilmiş haldeyken silahlı varlığını korumasının, Türkiye’nin güvenliğine yönelik bir jeopolitik risk olabileceğini, bunun yabancı unsurlar tarafından Türkiye’ye veya üçüncü taraflara karşı kullanılabileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Evet, karmaşık bir konu, fakat günün sonunda, PKK’nın, 50 yıldır silahla yürüdüğü yolun sonuna geldiğini ve artık PKK için yürüyebilecek bir yol kalmadığı gerçeğinden hareketle, PKK sorununun tarihsel olarak çözülmesinin kavşağında olan bir Türkiye’den bahsediyoruz burada. Bu yasaya bu şekliyle ‘’evet’’ demesi gerekiyordu CHP’nin. Ama bütün muhalefet şerhlerini de koyarak ve önümüzdeki dönemde yasanın uygulanması safhasında da demokratikleşme yönünde yasanın ve uygulamanın eksikliklerini de vurgulayarak bunu yapması gerekiyordu.

Evet, bence bu yasada iktidarın manevra alanlarını tahkim eden çok ciddi problemler var. En başta, burada iktidarın beceriksizlik yahut hata gibi görünen yazımda, kendisine her aşamada açık kapı bırakmış olması. Mesela, yasanın çıkmasından, MİT’in yahut güvenlik güçlerinin, PKK’nın tamamen kendini tasfiye ettiği, feshettiği ve silahlarını bıraktığını tespit etmesine kadar geçecek olan süre kısıtlı değil. Bu süre, pekâlâ 2 ay da olabilir, 1 yıl da sürebilir; çünkü yasada bir süre yok. Ama yasanın yürürlüğe girmesi, yani Milli Güvenlik Kurulu kararı alındıktan sonra başlayan takvim 6 ayla sınırlı. Altı ay içinde kasten adam öldürmemiş, bu nedenle hakkında arama kararı olmayan PKK’lıların gelip teslim olmaları bekleniyor. İşte orada iktidar, bu yasa nedeniyle oluşan kamuoyunun, ne kadar kendisinin lehine, ne kadar aleyhine olduğuna bakıp ölçecektir durumunu. Oradan birtakım müdahaleler gelebilir. Ayrıca, ben kasten o tanımın yapılmadığını, ucu açık bir ifade olarak boş bırakıldığını düşünüyorum: “PKK ve bağlantılı tüm oluşumlar…” ‘’PKK ve bağlantılı oluşumlar’’ dediğin zaman bunların ne olduğunu belirtmen gerekiyor. Bunları belirtmediğin sürece, bu, sana ileride süreci şu veya bu yönde ilerletmek veya durdurmak, batırmak veya yönlendirmek açısından, istediğin şekilde müdahale etmek bakımından bir imkân sağlıyor.

Peki bu ‘’PKK ve bağlantılı oluşumlar’’ nedir? O konuda Yargıtay içtihatları ve Anayasa Mahkemesi kararları esastır. Burada da 2017 tarihli iki karar gözümüze çarpıyor. Detaylar var ama zaman almamak için paylaşmak istemiyorum. Orada da PJAK, PYD ve YPG dolayısıyla, ‘’PKK ile bağlantılı oluşum’’ olarak kayda geçirmiş durumda. ‘’KCK/ PKK’’ dese mesele yok. Ama ‘’KCK/PKK ve bağlantılı oluşumlar’’ dediğin zaman işi yokuşa sürmek için sana bir muazzam bir manivela imkânı veriyor. O zaman ‘’PJAK ne olacak? YPG ne olacak? Niye bunlar silah bırakmıyor?’’ gibi, biraz daha suları bulandıracak bir tartışma ortamı doğabilir. Bu tartışma ortamı da iktidarın şu veya bu şekilde yasanın uygulanmasını fiilen askıya alma sonucunu verecek bir siyasi imkân sağlıyor. Çünkü şunu pekâlâ biliyoruz; bugünkü bölge jeopolitiği açısından baktığımız zaman ne PJAK’ın ne de YPG’nin silah bırakması mümkün. Bir de, PJAK ve YPG kapıları açık olduğu zaman, 6 ay sürecek olan teslim olma süreci zarfında, kaç bin PKK’lı gelip başvuracak? PKK’daki silahlı unsur sayısı herhalde devlette vardır. Bunların kaçta kaçı gelip silahlarıyla teslim olacaklar, bunlar nasıl olacak? Bu pilav daha çok su kaldıracak gibi gözüküyor. ‘’Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer’’ demişler, neticede 2015’te bunun sonuçlarını gördük. İktidar, bu süreçler yüzünden Meclis çoğunluğunu yitirdi.

O bakımdan, CHP yasaya ‘’evet’’ diyerek hem Kürt hareketiyle ilişkilerini bu manada daha da limonileştirmemiş yahut kopma noktasına getirmemiş olur. Çünkü zaten dokunulmazlıkların kaldırılmasında kötü bir anı yarattılar. Burada da yine kötü bir anı yaratmamaları gerekiyor diye düşünüyorum. Kendi kamuoyunu, kendi tabanını, kendi seçmenini, PKK sorununun bu şekilde halledilmesi hususunda eğitmesi, ikna etmesi gerekiyor. Ama gördüğüm kadarıyla, yine o tarihsel, sosyolojik, politik gerçeklik YENİ Parti’nin de bir türlü omuzlarından inmiyor. O da, eski CHP’nin, Baykal döneminden başlayarak merkez sağ tabanına oturmuş olduğu gerçeği. İstanbul’da, daha önce Adalet Partisi’ne, ANAP’a oy vermiş olan semtlerinde, Ege’nin, geleneksel olarak Adalet Partisi’ne ve ANAP’a oy vermiş olan kentlerinde oturmuş bir CHP var. Bir de Alevi tabanı var CHP’nin. Böyle bir CHP’nin tabii ki bağımsız bir politika yürütmesi ve bu seçmeni dikkate almadan hareket etmesi kolay değil, ama bunu başarması lazımdı. Siyaset, her şeyden önce, eğilimleri ve siyasi tercihleri değiştirmek için yapılır. Siyaset, kitlenin kuyruğuna takılmak için yapılmaz, kitleyi kendi peşine takmak için yapılır. Burada YENİ Parti bu sınavı geçemedi gibi görünüyor. Bence YENİ Parti, ilk önemli sınavında sınıfta kaldı. YENİ Parti açısından önemli bir fırsattı, çünkü YENİ Parti’nin zaten baraj sorunu yok, yani rahat hareket edebilir diye düşünüyorum.

Bu arada, bir de dipnot düşmeden geçemeyeceğim: 2023 öncesindeki Akşener-İmamoğlu tandeminde, akıldanelik yapan, kendilerini ‘’apolitik siyaset bilimciler’’’ olarak adlandırdığım kişilerin, bugün çerçeve yasaya karşı çıkıyor olmaları da ibretlik bir vaka. Kazıdığın zaman alttan tipik sağcı refleksler çıkıyor ortaya. Bunlar, modern ve zamane olmayı hak ettiklerine dair ikna edici görünümlerinin altında, aslında tipik geleneksel bir sağcı refleksle karşımıza çıkıyorlar. Çünkü kimin, gerçekte ne olduğu açısından da bu yasa bir turnusol kâğıdı işlevi gördü sanırım.

Ruşen Çakır: Evet Kadri, hayırlısı diyelim. Yasa her halükârda çıkıyor, ondan sonrasını da takip edeceğiz. Umarım ülke için hayırlı olur ve yılların sorunun bitmesi konusunda çok ciddi bir kapı aralanmış olur diyelim. İzleyicilerimize de teşekkür edelim, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş