Biz çoğu zaman “fakir” ile “zavallı”yı birbirinin yerine kullanırız. Gündelik dilde bu iki kavram neredeyse eşanlamlı hâle gelir. Genellikle zavallılığı maddi yoksunlukla, eksiklikle, sahip olamamak olmakla ilişkilendiririz. Oysa zavallılık özünde bambaşka bir durumu imler. Bir varoluş hâline, düşmüşlüğe, umutsuzluğa işaret eder. Zavallı insan yalnızca parası olmayan değil, kendi hayatının içinde sıkışıp kalmış, umutla bağını kaybetmiş, daralmış ve çaresiz bir perspektifin içine kapanmış insandır.
Bu anlamda zavallılık maddi eksiklikle değil, ruhsal ve siyasal tükenmişlikle, düşkünlükle ilgilidir. İnsan para hırsına, iktidar hırsına, statüye ya da görünüşe saplandığında ortaya çıkar. Kendi arzularının, kendi konumunun içine öylesine kapanır ki dünya artık yalnızca kendi varlığını sürdürmesi gereken dar bir sahneye dönüşür. Bu çemberi kıracak umut, ona dokunamaz; umudun ışığından, birlikte hayal etme imkânından düşürülmüştür. Hakikat, adalet, hatta haysiyet bile ikinci plana düşer. Çünkü mesele artık yalnızca o görüntünün korunmasıdır.
Zavallılık aynı zamanda çaresizliğin dilidir. Bu yalnızca açgözlülükten ibaret değildir, aynı anda bir performansı sürdürme kaygısına da dönüşür. İnsan kendi kurduğu vitrinin devamına öylesine bağlanır ki yaptığı her şey bu görüntüyü ayakta tutmaya hizmet eder. Bu anlamda zavallı insan özgür değildir. Kendi yarattığı sahnenin içinde hapsolmuştur.
Dolayısıyla zavallılık, büyük bir servete sahip olmamakla ya da lüks içinde yaşamamakla ilgili değildir. Hatta bazen tam tersidir: İnsan sınırsız güce sahip olduğunda daha da zavallı hâle gelebilir. Çünkü sınırsız güç çoğu zaman sınırsız korkuyu açığa çıkarır. İktidar yalnızca kendisini korumaya yöneldikçe daha umutsuz, daha düşkün görünmeye başlar.
Zavallılığın bulaşıcı hâli
Bugün insanlar yalnızca kendileri zavallı değil; başkalarını da zavallılaştırmaya çalışıyor. Özellikle siyasal alanda, bir rejim iktidarı sınırsız biçimde elinde tutmaya başladığında, onu korumak başlı başına artık tek amaç hâline geldiğinde, o rejim giderek daha zavallı bir görünüm kazanır.
Bu durum özellikle bütün kurumsal mekanizmaların siyasal hayatta kalma araçlarına dönüştürülmesinde görünür hâle geliyor. Adalet beklenilen yargı, giderek baskı ve yıldırma mekanizmasına dönüşüyor. Hukuki süreçler hakikati ortaya çıkarmayı amaçlayan süreçler gibi işlemiyor artık. Daha çok hikâye üretmenin, itiraf çıkarmanın ve kişileri itibarsızlaştırmayı hedefleyen anlatılar kurmanın araçlarına dönüşüyor.
Ana muhalefet partisinin lideri Özgür Özel dahil olmak üzere muhalefet figürlerinin hedef alınması da tam olarak bu durumu yansıtıyor. Ortaya çıkan şey ikna edici delillere dayanan tutarlı suçlamalar değil; giderek garipleşen, karmaşıklaşan ve kendi ağırlığı altında çöken hikâyeler. İtirafların kendisi bile zavallılaşıyor. Artık bu itiraflar ikna etmiyorlar; yalnızca çaresizliği görünür kılıyor.
Üstelik bu ifadeleri veren insanlar da çoğu zaman yoğun baskı altında bulunuyor. Bu durum onların davranışlarını haklı çıkarmaz elbette; masum insanlara yöneltilen suçlamaları mazur da göstermez. Ama içinde bulundukları atmosferi görmezden gelmek de mümkün değil. Özel hayatları kamusal biçimde teşhir ediliyor. Gizli görüntüler sosyal medyada dolaşıma sokuluyor. İtibarları sistematik biçimde hedef alınıyor. Malvarlıklarına el konuluyor. Aileleri ve kişisel ilişkileri siyasal gösterinin parçasına dönüştürülüyor. İnsanlar omuzlarında sürekli bir korku ve baskı taşıyor.
Dolayısıyla bu acınası hikâyeler ve zavallı itiraflar, yine zavallı bir rejimin baskısıyla ortaya çıkıyor.
Olağanüstü bir dönemde sıradan siyasetçiler
Bugünkü siyasal anı özellikle trajik kılan ise bu insanların aslında devrimci ya da radikal figürler olmaması. Yargının giderek siyasal bir araca dönüşmesinden önce, bu insanlar büyük ölçüde sıradan siyasetçilerdi. Mevcut siyasal sistemin içinde hareket ediyor, seçimlere giriyor, belediyeler yönetiyor, kurumsal siyasetin sınırları içinde pazarlık yapıyor ve “normal” kabul edilen siyasal rekabetin kurallarına göre davranıyorlardı.
Bu, mevcut siyasal sistemin adil ya da problemsiz olduğu anlamına gelmiyor elbette. Türkiye siyaseti uzun süredir derin yapısal sorunlar, çelişkiler ve adaletsizlikler taşıyor. Aynı şekilde bütün siyasetçilerin tamamen masum ya da ahlaken kusursuz olduğunu söylemek de mümkün değil. Fakat temel mesele bu değil.
Bu siyasal figürler, devleti yıkmaya çalışan ya da düzeni kökten değiştirmeyi hedefleyen insanlar değil. Çoğu yalnızca belediye yönetmek, siyasal kariyer sürdürmek ve mevcut düzen içinde hareket etmek istiyordu.
Fakat yargı hukukun işleyişi olmaktan çıkıp bir cezalandırma aracına dönüştüğünde, mevcut iktidarın sürekliliğini sağlamak için çağrıldığında her şey değişiyor. Siyasal oyunun kendisi başka bir biçim alıyor. Artık kurallar aynı kurallar değil.
Türkiye siyasal tarihi bu kuralsızlığın pek çok örneğiyle dolu: Özellikle 1980 Askeri Darbe sonrasındaki açık devlet şiddetiyle iç içe geçen kural tanımamazlık mesela. Toplumu değiştirmeye çalışanlar — ister demokrasi, ister sosyalizm, ister başka siyasal idealler adına olsun — doğrudan fiziksel işkenceyle karşı karşıya kaldılar. Devletin şiddet tekeli gizli değildi; açık, sistematik ve korkunçtu.
Bu döneme ait eserler, bugün hâlâ son derece sarsıcı. Adressiz Sorgular gibi tanıklıklar, yaşanan şiddetin boyutunu açık biçimde resmediyor. Kitapta anlatılan işkenceyi okumak dâhi dirayet gerektiriyor. İşkence gören devrimciler, akıl almaz fiziksel şiddete rağmen çözülmeden direndi. İşkencecilerine açık kimlik bilgilerini söylemeyi dâhi reddetti. İradeleri kırılmadı işkence tezgâhında.
Burada cesaret, direniş en saf hâliyle önümüzde duruyor.
Cesaretin yükü ve cesur olmama hakkı
Açık otoriter koşullar altında cesaret siyasal mücadelenin zorunlu bir parçasına dönüşür. Eğer siyasal aktör rejimi kökten değiştirmeye hedefliyorsa, devletin şiddet araçlarıyla karşı karşıya kalabileceğini de bilir. 1980’li yıllarda devrimci siyasete giren insanlar, neyle karşılaşabileceklerinin belli ölçüde farkındaydı (uzun 90’lı yıllar ve sonrasında da elbette). İşkence, hapis ve gözaltında ölüm ihtimali siyasal mücadelenin olası sonuçlarıydı bir ölçüde. Cesaret bu yüzden denilebilir ki siyasal sürecin ayrılmaz bir parçasıydı.
Ama bugünkü durum başka ve çok daha zor bir soruyu ortaya çıkarıyor.
Bugün cezaevine konulan belediye başkanları, bürokratlar ve parti üyeleri yeraltında faaliyet göstermeyi göze almış devrimciler değil. Yasal muhalefetin bileşenleri. “Normal demokratik” alanın içinde siyaset yaptılar; yapmayı umdular.
Bu bakımdan önümüzdeki kaçınılmaz soru, bu insanların cesur olmama hakkının olup olmadığı.
Oldukça rahatsız edici bir soru, çünkü sonuçları ağır. Baskı altında verilen bazı ifadeler başka insanların tutuklanmasına yol açıyor. Masum insanlar bu itiraflar yüzünden hapiste kalıyor, dışarıda kalan aileler zor şartlar altında yaşamlarını idame etmeye çalışıyor. Ortada gerçek bir acı var.
Ama aynı zamanda her sıradan siyasal aktörden kahramanca bir direniş beklemek de içinde bulunulan durumun doğasını yeterince dikkate almıyor belki de.
Herkes siyasete, bir gün kahramanca direnmek zorunda kalacağını düşünerek girmez.
1980’lerin devrimcisi işkence ihtimalini baştan biliyordu; hatta bunu siyasal mücadelenin olası sonucu olarak kabul ediyordu. Ama bugünün sıradan belediye siyasetçisi, siyasete girerken bütün hayatının parçalanacağını, kamuoyu önünde aşağılanacağını, malvarlığına el konulacağını, gözetleneceğini, hapse atılacağını ve psikolojik savaşın hedefi hâline geleceğini düşünmüyordu. Kusurlu da olsa kurumsal siyasetin içinde yer aldığına inanıyordu.
Belki de bugünkü atmosferi bu kadar boğucu yapan tam olarak bu. Cesaret talebi artık yalnızca devrimcilere ya da radikal muhaliflere yönelmiyor. Sıradan siyasal aktörlerden de kahramanlık bekleniyor. Normal siyaset ile olağanüstü baskı arasındaki çizgi ortadan kalkmış durumda.
İktidarın düşkünlüğü
Belki de bu yüzden asıl mesele, baskı altında çözülen insanlara odaklanmak olmamalı yalnızca; her ne kadar yaptıkları eleştiriyi hak etseler de. Belki daha önemli olan, bu aşağılanma, korku ve çaresizlik atmosferini üreten kaynağı daha açık biçimde teşhis etmektir.
Rejimin kendisi ve ona eklemlenenler, ondan ana muhalefetin anahtarını bekleyenler de dâhil olmak üzere giderek daha zavallı, düşkün bir görüntü veriyor.
Mevcut iktidarın korku ve baskıyla sadakat üretmeye çabalaması, hukuku bir baskı aracına dönüştürmesi, itibarsızlaştırmaya dönük hikâyeler ve itiraflar üretme ihtiyacına girmesi — bunların hiçbiri gerçek güç göstergesi değil. Tam tersine derin korkunun göstergesi. Kendine gerçekten güvenen bir rejim sürekli baskı uygulamak zorunda kalmazdı. İnsanların özel hayatlarını teşhir etmeye, mallarına el koymaya, aşağılamayı siyasal bir gösteriye dönüştürmeye ihtiyaç duymazdı.
İktidar kendisini korumaya ne kadar takıntılı hâle gelirse, o kadar zavallılaşır.
Ve belki de artık daha açık ve daha net biçimde söylenmesi gereken şey tam olarak budur. Yalnızca masum insanların acı çektiği değil. Yalnızca itirafların çelişkili ve siyasal amaçlı olduğu değil. Ama bütün bu gösteri, iktidarın merkezindeki derin umutsuzluğu açığa çıkarıyor.
Çünkü en nihayetinde zavallı olan, maddi olarak yoksun insan değildir.
Zavallı olan; umutla, haysiyetle ve hakikatle bağını tamamen kaybetmiş, artık yalnızca korkuyla, performansla ve görüntüyü koruma telaşıyla ayakta kalmaya çalışandır.














