Bugün ontolojik bir gerçeğe dikkat çekmek istiyorum: İnsanlık bitmemişse solculuk da bitmemiştir; çünkü sol, insan olmanın ta kendisidir. Bugün doğanın ve insanlığın en büyük sorunu ve talihsizliği şudur: Her şey, kendi özünden, kendi rahminden koparılmış hâlde can çekişmektedir. Ticaret, paragözlerin ve açgözlülerin elinde can çekişiyor; maddi servetler uzun süredir, ne yazık ki, toplumsal refahın değil bireysel tahakkümün sopası hâline gelmiştir. Bilgi, cahillerin elinde ve kirli zihinlerde can çekişiyor; kirli bilgi bombardımanı altında hakikat yalanla eşdeğer kılınmış ve düşünce de yüzeysel bir tüketim nesnesine dönüşmüştür. Sanat, sanatçı olmayanların; felsefe, felsefeci olmayanların; sol, solcu olmayanların elinde can çekişiyor. Gazetecilik, mesleğin ruhunu taşımayanların elinde can çekişiyor. Oscar ödüllü yönetmenlerin ve Nuri Bilge Ceylan’ın bile eleştirildiği bir düzende, sinema eğitimi almamış ve emek vermemiş kişilerin film yaptığını iddia etmesiyle sinema can çekişiyor. Siyaset, üçlü karanlık kişiliğin yani narsistlerin, Makyavelistlerin ve psikopat siyasetçilerin — elinde can çekişiyor. Din ise dinsizlerin ve sapkınların elinde can çekişiyor; inanç, ruhsal kurtuluş yerine dünyevi tahakküm ve korku imparatorluğuna dönüştürülmüştür. Listeyi daha da çoğaltmak mümkündür: Adalet, adaletsizlerin ve insafsızların; özgürlük, özgürlük korkusu yaşayan kölelerin; eşitlik, eşitsizliği doğal görenlerin; doğa, doğayı sömürenlerin; eğitim, eğitimsiz ve tecrübesizlerin; aşk, sevgisizlerin; umut, umutsuzluğu pazarlayanların elinde can çekişiyor. Teknoloji, teknokratların ve algoritmik tahakkümün; medya, manipülatörlerin; tarih, tarihi çarpıtanların; gelecek ise bugünü çalanların elinde can çekişiyor.
Sanayi devrimiyle beraber yaşanan büyük yabancılaşma, o günden bugüne insanlığın en derin krizine dönüşmüştür. Kapitalist modernite çağında her alan kendi ruhunu yitirmiş, kendi karşıtına teslim olmuştur: Para serveti değil yoksulluğu, bilgi cehaleti, sanat kitsch’i, felsefe boş lafazanlığı, sol ise statükocu pragmatizmi ve arabesk demagojiyi üretir hâle gelmiştir. Uzun zamandan beridir siyaset, toplumsal sorumluluğun değil şahsi hesaplar için yapılmaktadır. Çoğu ayrılar ortak ferdi menfaatler için aynı yerde toplanmışlar ne yazık ki… Din ise hakikat arayışının değeri olmaktan çıkarılarak iktidar ve güç mücadelelerinin nesnesi hâline getirilmiş, sözde dindar ama ruhen sapkın kişiler tarafından kendilerine göre form edilerek dönüştürülmüş maalesef bugün. Sol şuur, söz konusu bütün can çekiştirilen değerleri korumak ve istismar edenlere karşı “insan, insan tarafından ezilemez” duruşunun, mücadelesinin tarihsel ve politik adıdır. Para toplumsal refaha, bilgi hakikate, sanat özgür ifadeye, felsefe eleştirel düşünceye, siyaset toplumsal iyiye, din ise içsel derinliğe kavuşana kadar solun mücadelesi de devam eder. Solculuk, bu yabancılaşmanın farkındalığı ve bu sorunların üstesinden gelebilme cesaretidir. İnsanlık bitmemişse solculuk da bitmemiştir; çünkü sol, insan olmanın ta kendisidir. Bir kez daha altını çizmek istiyorum: İnsan bitmedikçe sol değerler, sol mücadele ve sol düşünce de bitmez.
Son yıllarda ve özellikle son günlerde kulaklarımızı tırmalayan bir nakarat hâline gelen “Sol bitti” söylemi vardır. Bazıları bunu bir zafer edasıyla, bazıları ise yorgun bir teslimiyetle tekrarlar. Tarihin sonu ilan edildi, ideolojilerin iflası ilan edildi, hatta insan doğasının değişmezliği üzerine yeni bir mitoloji inşa edildi. Ancak bu iddialar, yüzeysel ve kaba bir bakışın rahatlatıcı tesellisi olmaktan öteye geçememiştir ve geçemeyecektir. Şu gerçeklik idrak edilmelidir ki, solculuk ne bir parti tabelasıdır ne de bir ideolojik müze eseridir. Solculuk, insanlığın en derin, en kadim arayışının siyasal dile ve mücadeleye dönüşmüş hâlidir: adalet, eşitlik ve özgürlük… Bitmiş olan sol değil; belirli örgütlenme modelleri, kafalarında sol değerleri bitirmiş yorgun demokratlar için sol bitmiştir; biten tarihsel konjonktürler ve siyasal geleneklerdir…
Sovyet deneyimi çökmüş, Çin kapitalist yollara savrulmuş, sosyal demokrasi neoliberalizm içinde erimiştir. Bunlar gerçek tarihsel yenilgilerdir. Ancak bu yenilgiler, insan ruhunun sömürüye, aşağılanmaya ve değersizleştirilmeye karşı direncini ortadan kaldıramamıştır. Tersine, sol itiraz her defasında yeni biçimlerde yeniden ortaya çıkmıştır. Solun özü, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı duruşun kendisidir. Sol, sınıfsal olduğu kadar ontolojik bir meseledir. Hannah Arendt’in vurguladığı gibi insan, çoğulluk içinde var olan bir varlıktır. Her insan, dünyayı yeniden başlatma potansiyeli taşır. Bu nedenle solculuk, bu çoğulluğun tek tipleştirilmesine, metalaştırılmasına ve nesneleştirilmesine karşı en köklü itirazdır. Kapitalist modernite insanı emek gücüne, tüketiciye ve veri kaynağına indirgerken; sol bu indirgemeye “hayır” der.
Kapitalizmin devasa sömürü gücüne rağmen sol, zayıf gücüne rağmen itirazını en zor koşullarda da hep sürdürmüştür. “İnsan araç değildir, amaçtır” demiş ve direnmeye devam etmiştir. Bu “hayır”ın tarih boyunca mücadele biçimleri değişse de derinlerdeki ruh, büyük direnişler sayesinde günümüze kadar taşınmıştır.
Köle isyanlarından köylü ayaklanmalarına, işçi grevlerinden feminist hareketlere, ekolojik direnişlerden dijital çağın sömürü düzenine karşı gelişen itirazlara kadar uzanan bu tarihsel süreç, insan özgürlüğünün ebedi bir itirazı olarak akmaya devam etmiştir ve edecektir.
Bugün “sol bitti” diyenlerin iki yanılgıya düştüğünü düşünüyorum. Birincisi, solculuğu dar bir örgütsel kalıba hapsetmiş olmalarıdır. Zihin dünyalarında sol böyle daraltılmıştır. “Sol bitti” diyenlere şunu da belirtmek istiyorum: Sol, bir parti programı değil; bir etiktir, bir tutumdur, bir varoluş tarzıdır. İkincisi, aynı kesimler tarihsel yenilgileri kalıcı yenilgiler sanmaktadırlar galiba. Ancak bilinmelidir ki tarih lineer (düz çizgi) bir ilerleme değildir; dalgalı, çelişkili ve diyalektik bir süreçtir. Fransız Devrimi’nin Thermidor’u, Paris Komünü’nün kanlı bastırılışı, 20. yüzyıl sosyalist hareketlerinin bürokratik yozlaşması gibi süreçlerin hepsi acı derslerdir. Ancak yine de, bir sonraki dalganın tohumlarını da içinde taşımışlardır. 68 kuşağı ortaya çıkmış, adalet mücadeleleri dünyanın dört bir yanında yaygınlaşmıştır. Türkiye’de de bir asır önce ve yakın tarihte Mustafa Kemal’in emperyalizme karşı mücadelesi ve bir gecede halkını Orta Çağ’dan modern çağa taşıyan cesaret ve feraseti; Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’a uzanan direnişler; Diyarbakır zindanında Mazlum Doğan, Kemal Pir, Hayri Durmuş, Ali Çiçek, Akif Yılmaz ve dörtlerin direnişi; İbrahim Kaypakkaya direnişi ve daha birçok direniş örneği, en son Gezi Direnişi ve Boğaziçi Akademisyenleri ile öğrencilerinin ortak kararlı direnişleri… Daha çok sayıda örnekler verilebilir. Bütün bu süreçler, Antik dönem adalet mücadelesinden günümüze uzanan bir mücadele ve direniş mirasıdır.
Unutmayalım: İnsanlık ailesi hakikat arayışından, özgürlük ve eşitlik mücadelesinden vazgeçmedikçe, adaletsizliğe karşı susmayı seçmedikçe sol da susmayacaktır ve bitmeyecektir. Günümüz dünyasına bakalım: Bir yanda küresel sermaye, teknolojik oligarşiler ve iklim kriziyle derinleşen eşitsizlikler; diğer yanda ise her kıtada, her coğrafyada yükselen yeni direniş biçimleri vardır. Gençlerin iklim grevleri, kadınların cinsiyet eşitliği ve özgürlük mücadeleleri, göçmenlerin insanlık onuru arayışı, yerli halkların toprak savunması… Bunların hepsi solun yeni dilini ve yeni örgütlenme biçimlerini müjdeliyor. Artık klasik fabrika işçisi öncülüğü yetmemektedir; ancak bu durum, sol mücadelenin bittiği anlamına gelmez. Tersine, sol mücadele daha kapsayıcı, daha yaratıcı ve daha çoğul hâle gelmektedir. Solculuk, bu çoğulluğun içinde kendini yeniden keşfetmekte ve var etmektedir…

Felsefi bir sorgulama: İnsan nedir?
Felsefi zemin üzerinden, daha derin köklerine inerek soralım: İnsan nedir? Bu soru, bütün düşünce tarihinin en yakıcı, en keskin ve travmatik sorgusudur. Aristoteles’in “zoon politikon”uyla, yani siyasal hayvanıyla mı başlarız? Yoksa Thomas Hobbes’un doğa durumunda “herkesin herkesle savaş hâlinde” olduğu o karanlık tablosuyla mı? Solculuk, bu tarihsel ikileme net, radikal ve dönüştürücü bir yanıt verir: İnsan, hem muazzam bir potansiyel hem de tarihsel bir sorumluluktur. Potansiyelinde, özgür ve eşit bir dünya kurma felsefe ve ideali yatar; sorumluluğu ise, bu potansiyeli gerçekleştirmek için eyleme geçme ödevindedir. Nietzsche kendi döneminde bu konuda sarsıcı bir derinlik katmıştır. Köle ahlakı, zayıflığı erdemleştirir, gücü lanetler ve insanı ressentiment’in (kin ve hınç) zehrine mahkûm eder. Efendi-köle diyalektiğinden çıkış, ancak bu ahlakın kökünü kazımakla mümkündür. Solculuk, Nietzsche’nin eleştirisini ciddiye alır ama onu bireysel bir Übermensch (Üstinsan) mitine hapsetmez. Onu kolektif kurtuluşa, yapısal yabancılaşmadan ve tahakkümden özgürleşmeye evirir. Gerçek özgürlük, köle-efendi karşıtlığının ötesinde, eşitler arasında kurulan yeni bir insanlık ilişkisidir. Bu, diyalektiğin aşılmasıdır: Ne efendi ne de köle, ama özgür özneler. Hannah Arendt’in eylem kavramı bu sorunu aşmayı tamamlamaktadır. Eylem, vita activa’nın (Latince: “etkin yaşam”) en yüksek biçimidir; toplumsal alanda, başkalarıyla birlikte ve onlar için ortaya konan özgür bir başlangıç hareketidir. İnsan, çoğulluk (pluralite) içinde var olur. Totaliter rejimler çoğulluğu yok ederek insanlığı yok eder. Sol, Hannah Arendt’in bu uyarısını tamamen ciddiye alır: Tek bir iradenin hegemonyası altında değil, çoğul mücadeleler içinde eşitlik arayışını sürdürür… Nietzsche’nin üstinsan arayışını Hannah Arendt’in eylem felsefesiyle ve çağımızın somut ezilen hareketleriyle sentezlemek mümkün…
Üstinsan, artık bugün münzevi bir dağ zirvesinde değil; ortak toplumsal yaşam alanında, dayanışma ve eleştirel akıl içinde kolektif olarak doğmakta… Solun kendi içindeki çelişki ve çatışmaları görmezden gelemeyiz. Dogmatizm, otoriter sapmalar, bürokratik yozlaşma ve tarihsel başarısızlıklar sol düşünceyi zaman zaman kendi ilke ve ideallerinden uzaklaştırmıştır. Bu sorun, bir zaaf değil, aksine eleştirel düşüncenin zorunluluğunu ortaya koyar. Adorno’nun negatif diyalektiği, Foucault’nun iktidarın mikro-analizlerine ilişkin çalışmaları ve Hannah Arendt’in totalitarizm ile kötülüğün sıradanlığına yönelik eleştirileri, bugün solun kendini sürekli sorgulamasının daha da güçlü ilham kaynakları olmalıdır bana göre. Kendini sorgulamayan, yenilenmeyen hiçbir hareket yaşamayı hak etmez, ki etmemelidir de… Her ne kadar Darwin’e atfedilen bir söz olsa da Leon Megginson’un ortaya koyduğu dikkat çekici bir tespit vardır: En zeki ve en güçlü türler değil, değişime en çok uyum sağlayabilenler hayatta kalır. Bu tespit oldukça önemlidir ve her konuya uyarlanabilir niteliktedir. Leon Megginson bu sözü işletmelerin ticari gelişimi için ifade etmiş olsa da, hem bireysel hem de toplumsal alanlara da entegre edilebilir. Bu yüzden pozitif değişim şarttır. Eleştiri, sol için varoluşsal bir oksijendir. Elbetteki eleştiri adı altında, teslimiyetçi bir “sol bitti” karamsarlığı da yaşanmamalıdır. Tam tersine, “sol yeniden doğuyor”; hepimiz sol değerleri umudumuzun motoruna dönüştürmek zorundayız. Çünkü insanlık bitmedikçe adalet özlemi de bitmez ve bitmeyecek. Eşitsizliğin, sömürünün, savaşın, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin ve ekolojik yıkımın kol gezdiği bir dünyada “insanlık”tan samimiyetle bahsetmek, ancak solun değerlerine ve radikal özüne sadık kalarak mümkündür. Solculuk bitmemişse insanlık da bitmemiştir; insanlık bitmedikçe solculuk da bitmeyecektir. Bu yaklaşım, benim kişisel bir temennim değil, ontolojik bir realite ve tespittir. İnsan, doğası gereği adaletsizliğe razı gelmeyen bir varlıktır. Adaletsizliğe itiraz, biyolojik bir refleks değil sadece, varoluşsal bir niteliktir ve mücadele aynı zamanda. Tarihin en karanlık anlarında bile sol itiraz direncini hep sürdürmüştür. İnsan, Hannah Arendt’in de vurguladığı gibi “doğmak”la, yeni bir başlangıç yapma kapasitesiyle donanmıştır. Bu kapasite, her türlü totaliter baskıya, neoliberal atomizasyona ve teknokratik yönetime rağmen canlı kalabilen varlıktır. Mücadele kolay değildir. Yorgunluk, ihanet ve yenilgi kaçınılmazdır. Ama her yenilgi, bir sonraki zaferin provasıdır ve tecrübesidir. Solculuk, nihayetinde bir umut felsefesidir; umudun soyut bir teselli olmaktan çıkıp somut eyleme, dayanışmaya, eleştirel akla ve komünal örgütlenmeye dönüştüğü yerdir. Gramsci’nin “akıllı kötümserlik, iradi iyimserlik” teorisi özellikle bu hususta çok önemlidir. Umutsuzluğa teslim olmak, insanlığın gerçekten sona ermesi demektir. Biz ise umudun ve mücadelenin hâlâ mümkün ve zorunlu olduğunu biliyoruz. Sol, bitmedi. Bitmeyecek. Çünkü sol, insan olmanın ta kendisidir. İnsan, siyasal hayvandır; fakat Thomas Hobbes’un savaşçı vahşisi değil. Aristoteles’in erdem arayan faili, Nietzsche’nin zincirlerini kıran öznesi, Hannah Arendt’in çoğulluk içinde eylemde bulunan varlığıdır. Kemal Pir`in cesareti ve direnişidir aynı zamanda… Sol, ontolojinin tarihsel bilincidir; eşitlik, özgürlük ve adalet arayışının en tutarlı, en radikal ve en eleştirel ifadesidir. Sol, düşüncede, dilde, ilişkilerde ve pratikte sürekli yeniden üretilmesi gereken bir yaşam biçimidir. İnsan potansiyelini gerçekleştirmek, her birimizin taşıdığı tarihsel sorumluluktur. Sartre`nin dediği gibi: Özgürlük sorumluluktur. Asla unutmayalım: Tarih, ezilenlerin hafızası ve direnenlerin iradesiyle ilerler; direnenlerin iradesi ise en zor koşullarda, her zaman yeni biçimlerde, yeni kavramlarla ve yeni stratejilerle yeniden doğar… Solculuk, insan olmanın ta kendisidir. Bu ontolojik gerçeği derinlemesine kavramak, bizi umutsuzluğun ötesine taşır ve somut, kararlı, eleştirel akıl ve eylemlere dönüştürür.
Solun tarihsel ortaya çıkışı
Sol düşüncenin kökenlerini sadece 19. yüzyılın işçi hareketlerine indirgemek, solu tarihsel bağlamından koparmak anlamına gelir. Solculuk, insanlık tarihinin vicdanında saklı derin bir damardır; adalet ve eşitlik arayışının, sömürüye karşı duruşun, insanın insan tarafından araçsallaştırılmasına yönelik kadim itirazın siyasal ifadesidir öte yandan… Sol damar, Antik Yunan’dan başlayarak Orta Çağ eşitlikçi hareketlerine, köylü ayaklanmalarından Aydınlanma’ya ve nihayet modern sınıf mücadelelerine kadar uzanır. Sol, bir moda veya konjonktürel ideoloji değil; insan olmanın ontolojik bir boyutudur. Antik Yunan’da, köleci toplumun ortasında bile özgürlük ve eşitlik sorgulamaları yükselmişti. Platon’un Devlet’inde ideal bir cumhuriyet arayışı ve Aristoteles’in “zoon politikon” (insanın siyasal bir varlık olduğu) tanımı, aslında çoğulluk ve ortak iyi fikirleri içinde barındırır. Ancak asıl eleştirel sesler, köleliğe karşı yükselen nadir itirazlarda duyulurdu. Euripides’in tragedyalarında, kölelerin insanlığının değinilmesi; bazı sofistlerin “doğa gereği herkes eşittir” savları, solun felsefi tohumlarıdır. Bunlar henüz kitlesel hareketler değildi ama insan vicdanının uyanışını gösteriyordu. Köleci düzenin “doğal” kabul edildiği bir dünyada, bu sesler radikal bir itirazdı: İnsan, doğası gereği ezilmeye mahkûm değildir. Orta Çağ’da solun ruhu, eşitlikçi dini hareketlerde yeniden canlandı. Feodal hiyerarşinin Tanrı’nın iradesi olarak sunulduğu bir dönemde, “Tanrı önünde herkes eşittir” ilkesi radikal yorumlara yol açtı. İngiltere’de John Ball’un “Adem ile Havva kazma kürekle çalışırken soylular neredeydi?” sorusu, köylü isyanını ateşledi. Bohemia’da Hussitler, Almanya’da Thomas Müntzer’in önderliğindeki köylü savaşı, Fransa’da Jacquerie ayaklanmaları… Bu hareketler, sadece ekmek kavgası değildi; ilahi adalet ile dünyevi adaletsizlik arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyordu. Dini bir dil içinde tasvir edilen söz konusu isyanlar, solun erken dönem isyan türleri olarak yorumlamak mümkün: Eşitlik talebi, hiyerarşiye karşı duruş ve ortak mülkiyet fikri. Hannah Arendt’in “eylem” kavramıyla düşündüğümüzde, bu ayaklanmalar, ezilenlerin dünyayı yenileme girişimleriydi; çoğulluğun bastırılmış sesinin patlamasıydı…
Aydınlanma dönemi, sol düşünceyi seküler ve felsefi bir zemine taşıdı. Rousseau’nun “İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur” sözü, Voltaire’in kilise ve monarşi eleştirileri, Diderot’nun ansiklopedik akıl çağrısı… Tüm bunlar, eşitlik ve özgürlük ideallerini evrenselleştirdi. “İnsan hakları” kavramı, doğuştan gelen bir hak olarak ilan edildi. Ancak Aydınlanma’nın sınırları da vardı: Kölelik ve sömürgecilik karşısında çelişkili bir duruş. Yine de bu düşünce akımı, solun modern siyasal dile dönüşmesinde köprü oldu. Çünkü sol, aklı dogmadan, eşitliği hiyerarşiden üstün tutan bir insan anlayışını benimsemişti. Modern anlamda “sol” kavramının doğuşu, 1789 Fransız Devrimi’yle kesinleşti. Ulusal Meclis’te kraliyet yanlıları sağ tarafta, halk egemenliğini savunan Jakobenler ve radikaller ise sol tarafta oturuyordu. Mezkûr fiziksel ayrım, kısa sürede metafizik bir ayrılığa dönüştü. Sağ, geleneksel düzeni, hiyerarşiyi, otoriteyi, muhafazakar ve organik toplumu savunurken; sol, eşitliği, özgürlüğü, halk iradesini ve değişimi politik merkezine alıyordu. Söz konusu farklı fikirler, iki farklı insan anlayışının çatışmasıydı: Sağ için insan, doğuştan eşitsiz ve otoriteye muhtaçtır; sol için ise insan, akıl ve iradesiyle eşit bir dünya kurma kapasitesine sahiptir. Devrim’in radikal evresi, solun hem zaferini hem trajedisini gösterdi. Terör dönemi, ideallerin nasıl yozlaşabileceğini kanıtladı. Ama devrimin mirası kalıcıydı: Cumhuriyet, laiklik, yurttaşlık hakları ve eşitlik ilkesi. Sol, artık sadece felsefi bir tutum değil; siyasal bir güç hâline gelmişti. Sanayi Devrimi, sol düşünceyi kitlesel bir harekete dönüştürdü. Fabrikalarda çocuk işçiler, 16 -18 saatlik çalışma günleri, açlık ücretleri, kadınların sömürüsü…
Bu koşullar, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunda doruk noktasına ulaşan bilimsel sosyalizmi doğurdu. Sol, artık proletaryanın ideolojisiydi. Ancak onu dar bir sınıf indirgemeciliğine hapsetmek hata olur. Sol, işçilerin yanı sıra kadınların oy hakkı mücadelelerinde, sömürge karşıtı direnişlerde ve azınlıkların eşitlik taleplerinde de vücut buldu. 19. yüzyıl boyunca grevler, sendikalar ve Paris Komünü gibi deneyimler, solun pratik yüzünü gösterdi ve bir tür politik kimlik dönemi tezahür oldu. Tekrar vurgulamak istiyorum: Solculuk, insanın “olma” potansiyeline dair bir ontolojidir. Nietzsche’nin “köle ahlakı” eleştirisini tersine çevirir. Gerçek köle ahlakı, ezileni ezilmeye razı eden ideolojidir. Sol ise bu razı oluşa karşı “hayır” diyen özgür ruhtur. Krishnamurti’nin deyişiyle, içsel kölelikten kurtuluş ile dışsal sömürüden kurtuluş bir bütün olarak ilerler. Arendt’in “banality of evil” (kötülüğün sıradanlığı) teorisi de bu hususta önemlidir: Kötülük, sıradan insanların hiyerarşik düzenlere körü körüne boyun eğmesiyle çoğalır. Sol, işte bu sıradanlığın ötesine geçerek çoğulluğu, eylemi ve ortak dünyayı savunan bir tutumdur. 20. yüzyılda sol, hem büyük zaferler hem büyük yenilgiler yaşadı. Ekim Devrimi, anti-faşist direnişler, ulusal kurtuluş savaşları… Ama aynı zamanda Stalin gibi yozlaşan liderler… Bu yozlaşmalar, solun eleştirel ruhunu unutmasından kaynaklandı. Kendini sorgulamayan sol, sağın kopyasına dönüşür. Günümüzde ise neoliberalizmin “tarihin sonu” söylemine karşı sol, yeni biçimler alıyor: Ekososyalizm, feminizm, dekolonyal mücadeleler, dijital haklar… Bunlar, 21. yüzyılın sanayi devrimine karşı verilen yanıtlar. Solun tarihsel ortaya çıkışı, insanlığın kendi vicdanıyla hesaplaşma sürecidir. Eşitlik talebi, özgürlük özlemi ve adalet arayışı, tarih boyunca bastırılsa da yok edilememiştir. Çünkü bu arayış, insanın doğasında vardır. Sağın savunduğu “doğal hiyerarşi” miti, aslında tarihsel bir inşadır; sol ise bu inşayı sorgulayarak gerçek insan potansiyelini açığa çıkarır. Bugün “sol bitti” diyenler, bu uzun tarihi görmezden geliyor. Ancak bilinmeli ki sol, bitmez; çünkü insanlık bitmedikçe adaletsizliğe karşı itiraz da bitmeyecektir. Sol, geçmişin derslerini alarak, yeni çoğulluk biçimleriyle geleceğe yürümeye devam ediyor. Bu yürüyüş, felsefi bir derinlik ve pratik bir kararlılık gerektirir. İnsan, hem mağdur hem fail olabilen bir varlık olarak, solun bu çifte bilincinde kendini gerçekleştirir. Solun tarihsel damarı, vicdanımızın derinlerindedir. Sol değerleri yaşatmak, insan olmanın onurunu korumaktır…
Sol düşünce ve insan özgürlüğü: Felsefi ve ahlaki temelleri
Sol düşünceyi sadece ekonomik teorilerle, sınıf mücadelesi yöntemleriyle ya da dar siyasi programlarla tezahür ettirmek, solun en derin değerlerinin zenginliğini ve bütünlüğünü ıskalamak demektir. Solun merkezinde insan bulunmaktadır. Bu nedenle solu salt iktisadi bir mesele olarak görmek oldukça eksik kalır. Sol, aynı zamanda —ve belki de her şeyden önce— bir ahlak ve insanlık meselesidir. İnsan, doğası gereği özgür, eşit, yaratıcı ve anlam arayan bir varlıktır; ancak tarihsel süreklilik içinde zincire vurulmuş, yabancılaştırılmış, nesneleştirilmiş ve kendi potansiyelinden koparılmıştır. Sol, işte bu kopuşa karşı yükselen itirazın, bu zincirleri kırma iradesinin felsefi ve ahlaki ifadesidir. Ortaya konulan irade, tarih boyunca farklı formlar alsa da ruhu hiç değişmemiştir. Yukarıda da benzer noktalara dikkat çekmiştim; bu bölümde de bir kez daha tekrarlamak istiyorum: Köle isyanlarından köylü ayaklanmalarına, işçi grevlerinden feminist dalgalara, ekolojik direnişlerden günümüz dijital sömürü karşıtlığına kadar uzanan sol mücadelenin tarihsel akışı, geniş bir nehir gibidir. Ortaya konulan duruşun, yani adaletsizliğe ve baskıya karşı yükselen “hayır”ın tarih boyunca aldığı biçimler değişse de ruhu aynı kalmıştır. Derinlerdeki o kadim sol direniş ruhu hiç eksilmeden korunmuş ve insan özgürlüğünün ebedi itirazı olarak bugüne kadar akmaya devam etmiştir. İnsan, mevcut düzenin pasif bir nesnesi değildir; tarihi değiştirebilen bir öznedir. İşte solun özü de tam bu zeminde büyük bir önem taşımaktadır. Modern sol felsefenin en önemli öncülerinden biri Jean-Jacques Rousseau’dur. Rousseau, Aydınlanma’nın soğuk rasyonalizmine karşı insanın doğal iyiliğini ve eşitliğini savunan güçlü ve romantik bir eleştiri getirir. En ünlü cümlesiyle söze başlar: “İnsan özgür doğar, ama her yerde zincire vuruludur.” Doğa durumunda —mülkiyet, rekabet ve tahakkümün henüz kirletmediği hâlde— insan kendi kendine yeterli, iyi huylu ve eşit bir varlıktır. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla her şey değişir; eşitsizlik doğar, kıskançlık filizlenir, tahakküm kurumsallaşır. Toplum, insanın bozulmasının asıl kaynağı hâline gelir. Fakat Rousseau bu bozulmayı kader olarak kabul etmez. Toplumsal Sözleşme’de bireylerin genel iradeye (volonté générale) boyun eğerek özgürlüklerini yeniden kazanabileceklerini önerir. Genel irade, bireysel iradelerin basit toplamı değil, ortak iyiyi arayan kolektif bir iradedir. Bu fikir, solun kolektif özgürlük anlayışının temel taşlarından biridir. Eşitlik, Rousseau için yalnızca hukuki bir ilke değil, ahlaki ve maddi bir zorunluluktur. Çünkü eşitsizlik insanın özünü zedeler, onu kendi potansiyelinden koparır. Rousseau’nun düşüncesi, solun ahlaki temelini açıkça ortaya koyar: İnsanın doğal iyiliğini gerçekleştirebilmesi için toplumsal düzenin adil ve eşitlikçi olması şarttır. Eşitsizlik ahlaki bir skandaldır.
Karl Marx, Rousseau’nun eleştirisini materyalist bir zemine taşır ve radikal biçimde derinleştirir. 1844 Elyazmaları’nda kapitalist üretim tarzının insanı sistematik olarak nasıl yabancılaştırdığını ustalıkla teşhis eder. İşçi emeğinin ürününe yabancılaşır (ürün ona ait değildir); üretim sürecine yabancılaşır (emek zoraki ve yaratıcılıktan yoksundur); kendi türsel varlığına (Gattungswesen) yabancılaşır (bilinçli, yaratıcı faaliyet yerine mekanik bir varoluşa indirgenir); ve diğer insanlara yabancılaşır (rekabet, sömürü ve atomlaşma hâkim olur). Bu yabancılaşma, modern çağın en büyük trajedisidir. Kapitalizm insanı metaya dönüştürür. Ancak Marx’ın vizyonu umutsuz değildir. Tarihsel materyalizmde insan, üretim ilişkilerini değiştirerek tarih yapar. “İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar, fakat bunu kendi seçtikleri koşullar altında değil…” Bu cümle, solun felsefi özünü en veciz biçimde özetler. İnsan tarihin nesnesi değil, potansiyel öznesidir. Sınıf bilinciyle donanmış proletarya, zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan evrensel sınıftır. Onun kurtuluşu bütün insanlığın kurtuluşudur. Sömürüye, yabancılaşmaya ve insanın insanca varoluşundan mahrum bırakılmasına karşı duyulan derin ahlaki öfke, solun itici gücüdür. Marx, Rousseau’nun “doğal insan” idealini tarihsel ve maddi koşulların analiziyle birleştirerek solun devrimci karakterini kurar. İnsan, koşulları değiştirerek kendini değiştirir. Bu diyalektik, solun en güçlü felsefi silahıdır. Antonio Gramsci, faşizmin karanlık yıllarında hapishanede yazdığı Not Defterleri’nde solun mücadelesine vazgeçilmez bir boyut katar. Egemenlik yalnızca devletin zor aygıtıyla değil, sivil toplum üzerinden kurulan kültürel hegemonya ile de sürdürülür. Egemen sınıf kendi çıkarlarını “sağduyu” ve “doğal düzen” olarak sunar ve rıza üretir. Okul, medya, aile ve kültür kurumları bu rızanın araçlarıdır. Karşı-hegemonya için “mevzi savaşı” şarttır: Uzun soluklu, kültürel, entelektüel ve ahlaki bir mücadele. Organik entelektüeller —halkın içinden çıkan, onunla bağ kuran düşünürler ve sanatçılar— bu mücadelenin öncüleridir. Sol yalnızca iktidarı ele geçirmekle kalmaz; yeni bir dünya görüşü, yeni bir ahlak ve yeni bir kültür inşa etmelidir. Gramsci, insanın pasif kurban olmadığını, kültürel mücadeleyle öznelliğini yeniden kazanabileceğini gösterir. Bu, solun entelektüel ve ahlaki sorumluluğuna işaret eder.
Rousseau, Marx ve Gramsci’nin ortak noktası insanın ahlaki bir varlık olduğudur. Sol, adalet talebiyle başlar. Adalet, dağıtım adaletinin yanı sıra tanınma ve katılım adaletini de kapsar. Dayanışma solun temel erdemidir: Bireyin kaderi başkalarından ayrı düşünülemez. Hannah Arendt’in “eylem” ve “pluralite” kavramları burada bütünleşir; insan farklılıklar içinde yeni başlangıçlar yapabilir. Kötülüğün banalliği düşüncesiz rızayla beslenir; sol ise düşünen, yargılayan ve “hayır” diyen bilinçtir. Günümüzün ekolojik krizi, dijital sömürü ve algoritmik tahakkümü, solun ahlaki ufkunu genişletir. İnsanın doğaya, gelecek nesillere ve kendi türsel varlığına karşı sorumluluğu vardır. Bu felsefi temeller tarihte somutlaşmıştır. Köle isyanlarından devrimlere, grevlerden günümüz direnişlerine uzanan nehirde “hayır”ın ruhu aynı kalır. Sol, bu nehrin felsefi bilincidir. Günümüzde neoliberalizm ve teknolojik determinizm karşısında insan öznelliğini savunur. Sol, umutsuzluk karşısında umudun felsefesidir. Çünkü insan zincirlerini kırabilir. Rousseau’nun genel iradesi, Marx’ın tarihsel öznesi ve Gramsci’nin karşı-hegemonyası bu gerçeği işaret eder. Sol, insanın insanlığına sahip çıkma iradesidir. Ahlaki temeli adalet ve özgürlüktür; felsefi temeli öznelliktir. Bu temeller üzerine kurulan her “hayır”, o engin nehri besler. Hatırlamak özgürleşmenin ilk adımıdır. Sol, bu adımı atanların ve attıranların felsefesidir.
Arabesk sol ve solun ontolojik krizi: Sol neden güç kaybetti?
Solun küresel ölçekteki gerilemesi, yüzeysel bir siyasi başarısızlık veya geçici bir seçmen tercihi ve değişimi değil; kurucu öznelerini, söylem alanını ve geleceğe dair ütopik ufkunu kaybetmesiyle malul ontolojik bir krizdir. Mark Fisher’ın kavramsallaştırdığı “Kapitalist Gerçekçilik”—yani kapitalizme alternatif bir sistem düşünmenin imkansızlaşması durumu—solun en büyük entelektüel ve pratik yenilgisidir. Sol, tarihi boyunca ezilenlerin sesi ve statükonun radikal bir eleştirisi olarak var olmuştur. Ancak 21. yüzyıla gelindiğinde, tarihin motoru olarak görülen mekanizmaların bozulduğu, solun ise proaktif bir gelecek inşasından ziyade, geçmişin kazanımlarını korumaya çalışan defansif bir pozisyona çekildiği görülmektedir. Bu kriz, sadece dışsal düşmanların başarısıyla değil, solun kendi içsel dönüşümleri, felsefi açmazları ve değişen dünya koordinatlarına uyum sağlayamamasıyla açıklanabilir. Ayrıca solcular ve sol önderler, demagojiye çok bağlı kaldılar ve bütün sosyal, kültürel ve toplumsal değerleri sol siyasetin hizmetinde araçsallaştırmanın yanı sıra, bilgiyi etik değerlerinden kopararak siyasal formlar ve ideolojik güç üzerinden meşruiyet sağlamaya çalıştılar. Bu durumda, solun içinde krizlere sebep olan önemli faktörlerden biri ne yazık ki…
Solun tarihsel meşruiyeti, Marx’ın analiz ettiği anlamda sanayi kapitalizminin yarattığı çelişkilere dayanıyordu: Fabrika, homojen bir işçi sınıfı, net bir sömürü ilişkisi ve net bir düşman. Ancak 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren kapitalizm, sanayi çağının mekânsal ve sınıfsal sınırlarını aşarak radikal bir dönüşüm geçirmiştir. Geleneksel sol, disiplin toplumunun enstrümanlarıyla düşünmeye alışıktır; büyük fabrikalar, işçilerin bir arada bulunduğu ve kolektif bir bilinç geliştirebildiği mekanlardı. Bugün ise üretim coğrafi olarak parçalanmış, taşeronlaşmış ve dijitalleşmiştir. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” olarak adlandırdığı bu yeni evrede, sermaye mekânsızlaşırken, emek mekâna hapsolmuş ve atomize edilmiştir. Guy Standing’in kavramsallaştırdığı Prekarya (güvencesiz çalışanlar kitlesi), geleneksel proletaryanın sahip olduğu güvencelerden ve en önemlisi “sınıf bilincinden” yoksundur. Uber sürücüleri, serbest zamanlı yazılımcılar ve kuryeler aynı sınıfsal kaderi paylaşsalar da, birbirlerini yoldaş olarak değil, pazar payı kapmaya çalışan rakipler olarak görmektedirler. Sol, bu dağınık ve atomize yeni emekçi profilini örgütleyecek bir dil ve mekanizma geliştirmekte başarısız olmuştur. Üstelik geç kapitalizm, sadece bedeni değil, Deleuze ve Guattari’nin belirttiği gibi “arzuyu” da üretmekte ve yönetmektedir. Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu analizinde vurguladığı üzere, modern birey artık dışsal bir patron tarafından sömürülen bir köle değildir; kendi kendisinin patronu olmuş, kendisini gönüllü olarak sömüren bir “performans öznesine” dönüşmüştür. Başarısızlık artık sistemin değil, bireyin psikolojik bir sorunu olarak kodlanmakta; solun kolektif kurtuluş vaadi, kapitalizmin bireysel başarı ve kişisel gelişim mitolojisi karşısında cazibesini yitirmektedir.
Solun güç kaybetmesinin ikinci büyük nedeni, kendi içsel yapılarında kaynaklıdır. Tarihsel olarak kitlelerin partisi olan sol, zamanla oligarşinin tunç kanununa yenik düşmüş ve yabancılaşmıştır. Sol hareketler, özellikle Batı dünyasında, işçi mahallelerinden ziyade üniversite kampüslerinde, sivil toplum kuruluşlarında ve düşünce kuruluşlarında tahkim edilmiştir. Bu durum, solun dilini akademileştirmiş ve sıradan bir insanın gündelik hayattaki yakıcı sorunlarına (enflasyon, barınma, işsizlik) yabancılaştırmıştır. Antonio Gramsci’nin bahsettiği “organik aydınlar”—yani ait olduğu sınıfın hislerini kuramsallaştıran liderler—yerini halka yukarıdan bakan teoretisyenlere bırakmıştır. 1990’larda Tony Blair ve Gerhard Schröder gibi liderlerin öncülük ettiği “Üçüncü Yol” siyaseti ise solun neoliberal ekonomi politikalarını evcilleştirerek kabul etmesiyle sonuçlandı. Sol partiler iktidara geldiklerinde, küresel finans odaklarının ve piyasa rasyonalitesinin dışına çıkamayacaklarını ilan ettiler. Bu durum, kitlelerin gözünde “sağ ile sol arasında ekonomik olarak hiçbir fark olmadığı” algısını yarattı. Sol, yöneten elitlerin bir parçası haline geldikçe, sistem karşıtı öfkenin adresi olmaktan çıktı. 20. yüzyılın son çeyreğinde solun geçirdiği en radikal epistemolojik kırılma, odağın ekonomik bölüşüm ilişkilerinden, kültürel tanınma taleplerine kaymasıdır. Nancy Fraser’ın “Bölüşüm mü, Tanınma mı?” tartışmasında ortaya koyduğu bu ikilem, solun pratik alanını parçalamıştır. Geleneksel sol, tüm ezilenleri “emek” ortak paydasında birleştiren evrenselci bir iddiaya sahipti. Postmodern teorinin yükselişiyle birlikte, bu evrenselcilik “büyük anlatıların çöküşü” olarak ilan edildi. Bunun yerine etnik köken, cinsel yönelim, dinsel aidiyet ve cinsiyet temelli tikel kimlikler siyasetin merkezine oturdu. Eşitsizliklerin farklı boyutlarını görünür kılmak şüphesiz ahlaki ve siyasi bir zorunluluktu; ancak bu süreçte kapitalizmin özünü oluşturan artı-değer sömürüsü ve sınıf çelişkisi arka plana itildi. Sol, enerjisini dil iptalleri (cancel culture), sembolik temsil tartışmaları ve kültürel mikro-alan mücadelelerine harcarken; mülksüzleşen, fabrikası kapanan, taşrada unutulan muhafazakar veya geleneksel işçi sınıfı kendisini dışlanmış hissetti. Sağ popülizm (Trumpizm, Avrupa’daki aşırı sağ vb.), solun boşalttığı bu alanı ustalıkla doldurdu. Sağ popülistler, ekonomik güvencesizliği kültürel bir tehdit algısıyla birleştirerek, işçi sınıfına sahte de olsa bir “aidiyet” ve “koruma” vaat ettiler. Sol, kimlik siyaseti yaparak egemen sınıfları rahatsız etmeyen, zararsız bir kültürel muhalefete dönüştü.
Solun tarihsel yenilgisinin psikolojik ve ideolojik boyutu ise 20. yüzyılın devlet sosyalizmi pratiklerinde yatmaktadır, öte taraftan. Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ve Doğu Bloku’nun çöküşü, sadece bir jeopolitik kırılma değil, solun insanlığa sunduğu alternatif gelecek tasavvurunun ahlaki olarak sorgulanmasıyla sonuçlanmıştır. Karl Marx’ın vizyonunda sosyalizm, insanın kendi emeğine ve doğasına yabancılaşmasını bitirecek nihai bir özgürleşme projesiydi. Ancak pratik uygulama; hiyerarşik parti bürokrasilerine, Gulag takımadalarına, ifade özgürlüğünün bastırılmasına ve totaliter devlet aygıtlarına evrildi. Emansipasyon (özgürleşme) iddiasıyla yola çıkan bir ideolojinin baskıcı yapılara dönüşmesi, kitlelerde derin bir entelektüel ve ahlaki hayal kırıklığı yarattı. 1991 sonrasında sağ ideoloji, Sovyet deneyimini solun kaçınılmaz ve tek alternatifi olarak insanlığın hafızasına kazıdı: “Eğer kapitalizmden vazgeçerseniz, sonunuz totalitarizm ve kıtlık olur.” Sol, bu tarihsel travmayla yüzleşmekte ve reel sosyalizmin günahlarından arınmış, hem ekonomik adaleti hem de radikal demokrasiyi/özgürlüğü aynı anda barındıran güçlü bir modeli kitlelere inandırıcı kılmakta hala zorlanmaktadır. Geçmişin gölgesi, geleceğin ufkunu karartmaktadır. Solun içine düştüğü bu krizden çıkış reçetesi, nostaljik bir geçmişe dönüşte değil, bugünün kriz dinamiklerini doğru okuyup sentezleyebilmektedir. Sol hareketler ancak yeni çelişki alanlarını sınıf eksenli bir yaklaşımla birleştirebildiği ölçüde yeniden bir hegemonya kurabilir. Ekoloji alanında, sınırlandırılmamış endüstriyel kalkınmacılık yerine büyümeme (degrowth) ve doğanın metalaştırılmasına karşı eko-sosyalist bir mücadele; teknoloji alanında, otomasyon korkusu yerine yapay zeka ve algoritmaların kamusallaştırılmasını hedefleyen bir platform kooperatifçiliği; kimlik alanında ise sınıf körü bir kültürelcilik yerine ırk, cinsiyet ve sınıf sömürüsünün kapitalist bütünlük içindeki bağını kuran bir kesişimsellik zorunludur. Sol, sadece bir “protesto” mekanizması veya geçmişin haklarını savunan bir “hafıza odası” olmaktan çıkmalıdır. İklim krizini, yapay zekanın yaratacağı kitlesel işsizliği ve küresel borç kıskacını çözecek somut, uygulanabilir ve kamusal programlar (Evrensel Temel Gelir, çalışma saatlerinin kısaltılması, yeşil yeni düzen) etrafında yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmelidir. Walter Benjamin, solun geçmişteki yenilgilere takılıp kalarak bugünün eylem kapasitesini felç etmesini “Sol Melankoli” olarak nitendirir. Solun bugün güç kaybetmesinin nihai nedeni, kapitalizmin yenilmezliği değil, solun kendi melankolisine ve ezberlerine yenik düşmesidir. Solun yeniden canlanması; dijital dünyanın prekaryasını, dışlanan kimlikleri, ekolojik yıkıma uğrayan coğrafyaları ortak bir hegemonik stratejide buluşturmaktan geçmektedir. Kapitalizmin krizleri (ekonomik eşitsizlikler, iklim felaketleri, anlam krizi) her zamankinden daha derinleşirken, solun sunduğu tarihsel reçeteye—yani insan onurunu, dayanışmayı ve kamusallığı piyasa rasyonalitesinin önüne koyma ilkesine—insanlığın ihtiyacı azalmamış, aksine hayati hale gelmiştir. Mesele, bu ilkeyi 21. yüzyılın diliyle ve pratik gerçekliğiyle yeniden yazabilme cesaretidir.
Solun asıl sorunu ve iktidarın baştan çıkarıcılığı
Bu konuda Bakunin’in düşünceleri çok kıymetlidir; hepsini bu yazıya sığdıramam ama siyaset sosyolojisi zemininden bakıldığında, solun en büyük krizlerinden biri iktidarla kurduğu sorunlu ilişkidir; bu açıkça görülür. Muhalefetteyken özgürlüğü savunan birçok hareket, iktidara geldiğinde merkeziyetçiliğe yönelmiştir. Türkiye özelinde birkaç örnek vermek istiyorum. Birinci örnek, 29 Ekim 2025 tarihinde DEM Parti eş genel başkanları ve milletvekillerinin, kendilerine yıllarca kök söktüren bir şahsın önünde el pençe durmaları; ona hayran hayran, adeta baygın bakışlarla bakmaları… Diyarbakır’da DEM Partili bazı belediyelerde ise belediye başkanlarının, işçileri tehdit ederek ve parmak sallayarak maaş kesintileri yapacaklarını söylüyor olmaları ve kabul etmeyenlerinde de “Kapı orada” denilmesi… Aylardır bazı belediyeler, işçilerin maaşlarının büyük bir bölümünü ödememekle birlikte, işçilere parmak sallayarak onları tehdit eden belediye başkanları mevcuttur. Parasını isteyen işçiler ise uyduruk gerekçelerle, hatta yüz kızartıcı sebepler öne sürülerek işten çıkarılmaktadır. Tazminat ve işsizlik maaşı alamamaları için yüz kızartıcı bahaneler gerekçe gösterilerek ve mağdur edilerek diğer işçilere de bu şekilde gözdağı verilmektedir. Bu kişiler, 1 Mayıs’larda meydanlarda kendilerini emekçilerin yanında gibi göstermeye çalışan sözde solcu siyasetçilerdir ne yazık ki. AKP’nin kayyım atamasına gerek yok; böyleleri, kayyımlardan daha büyük tahripkârlardır zaten… Hem sol mücadeleye hem de kendi durdukları noktaya zarar vermektedirler. Bir diğer örnek ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, CHP’nin başına gelir gelmez “normalleşme” adı altında iktidarla sıkı ilişkiler kurmaya çalışması ve hatta bunun da ötesine geçmesidir. CHP’ye Avrupa’dan yapılan yoğun üyelik başvurularına şaşıran Özgür Özel’in, “Kim bunlar, bize neden bu kadar ilgi gösteriyorlar?” diyerek yaklaşık 10–20 bin kişilik başvuru listesini CHP Genel Merkezi’ne davet ettiği İbrahim Kalın’a iletmiş olması oldukça vahim bir durum olarak zihinlerde yer etmiştir. Bu eylem, bir anlamda 10–20 bin insanın fişlenmesi olarak da değerlendirilebilir. Türkiye’nin en köklü partisi olan CHP’nin genel başkanı sıfatıyla adeta bir istihbarat elemanı gibi hareket etmiş olması benim için üzüntü verici bir etki oluşturmuştu. Yine bir başka örnek, Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan Kürt meselesine yaklaşımdır. Teoride ortaya konulan yaklaşım oldukça etkileyici olsa da, pratikte İmralı’ya temsilci göndermeyerek CHP, büyük ölçüde kendi tarihsel anlayışının ürünü olan Kürt sorununa yaklaşımını ortaya koymuştur. Malum, son dönemlerin en krizli aktörlerinden biri olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun durduğu nokta da ne yazık ki ortadadır. TİP milletvekillerinden birinin 2023 seçimleri için “Alevi birinden cumhurbaşkanı olmaz” demesi, genel başkanlarının ise “Anadili Kürtçe olan biriyle ortaklaşmayabiliriz” şeklinde açıklamalar yapmış olması da dikkat çekicidir. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde seksenlik siyasetçiler yaşlı bakım merkezlerinde bakılmaktadır. Bizim seksenlik yaşlılarımız ise gençlerin kaderine kast edercesine bir türlü siyaset sahnesinden inmiyorlar. DHKP-C ise malumdur; bugün bir sokak çetesi örgütüne dönüşmüş, bazılarının ise cinayet şebekesine dönüşmüş… Geriye kalanların önemli bir kısmı ise lümpenleşmiştir. Gerçek solcular, yaşlanmış ve yorulmuş olmalarına rağmen bir türlü mirası yeni kuşaklara devretmemektedirler. Gerçek sol entelektüeller ise köşelerine çekilmiş ya da zaman zaman kısık seslerle bir şeyler söylemekle yetinmektedirler. Bunlar elbette güncel olarak yaşadığımız örneklerden yalnızca birkaçıdır ve sorunlar bu örneklerle sınırlı değildir. Yukarıda da belirttiğim gibi, bunlar sadece Türkiye özelinde verdiğim örneklerden birkaçıdır. Bu sorunlar elbette sadece sola özgü değildir. Sağ hareketlerde de benzer ve daha beter sorunlar yaşanmaktadır. Fakat solun ahlaki iddiası daha yüksek olduğu için çelişkileri daha görünür hâle gelmektedir. Tarih bize şunu göstermektedir: İktidar, ideolojilerden daha güçlü bir dönüştürücü etkiye sahiptir. İnsan doğasını dikkate almayan hiçbir siyasal yapı ve proje, uzun vadede başarılı olamadığı gibi, asla da olamayacaktır. Solun farklı mecralarının sol değerleri nasıl özümsediklerini ortaya koymak ve iktidarla kurdukları ilişkinin sakatlığını, ayrıca iktidarın baştan çıkarıcılığını göstermek için güncel örnekler vermek istedim.
Sol mücadele hâlâ bugün neden zarurî ?
Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim, nereye bakarsak bakalım şu sorunlarla karşılaşıyoruz:
Gelir adaletsizliği
Yoksulluk
Güvencesiz çalışma
Barınma krizi
Eğitim eşitsizliği
Sağlık hizmetlerine erişim sorunu
Ayrımcılık
Ekolojik yıkım
İklim krizi
Bu sorunlar ortadan kalkmadığı sürece, bunlara karşı mücadele ve düşünceler de ortadan kalkmayacaktır. Bir toplumda hâlâ yoksullar varsa, sol fikrin konuşacağı alan var demektir. Bir toplumda hâlâ ezilenler varsa, solun savunacağı bir dava vardır. Bir toplumda hâlâ adaletsizlik varsa, solun soracağı sorular vardır. Bu nedenle solun ölümü değil, biçim değiştirmesi söz konusudur. Hâsılıkelâm, solculuk sadece ekonomik bir modelden ibaret değildir. Sol duruş, insanın insanı araç olarak görmesine karşı yükselen ahlaki itirazdır. Çünkü solun özü, belirli parti programlarından çok daha fazlasıdır. Solculuk, insan onurunun siyasete ve ahlaki anlayışa tercüme edilmiş hâlidir. Solun tarih boyunca kuşkusuz yaptığı tarihî hatalar vardır. Zaman zaman dogmatizme sapmış, zaman zaman özgürlüğü ihmal etmiş, bazı zamanlarda da savunduğu değerlerle çelişmiştir. Ancak bir düşüncenin ve anlayışın yanlış eylemlere dönüştürülmesi, sol düşüncenin dayandığı temel gerçekleri ortadan kaldırmaz. İnsanlık ailesinin belki de ilk gününden bugüne kadar adalet arayışı hiç bitmedi ve devam etmektedir. Eşitlik talebi hiç kaybolmadı. Daha önceki yazılarımda da sık sık vurguladım. Özellikle “Kapitalizmin Zihin Kodları”, “Şiddetin Romantizmi ve İnsan İradesinin Moleküler Çöküşü” , “Komünizm ve Komünalizm Ontolojisi” başlıklı yazılarımda bu konulara daha önce de dikkat çekmeye çalıştım. Unutmayalım; insanlığın ve doğanın ortak düşmanı kapitalist düzendir. Kapitalizm, her olanağı, her hazzı, her nesneyi insana sunar. Her türlü maddi zenginliği verir; ancak bunu insanın ve tabiatın doğasını yok etme karşılığında yapar. Kapitalizmden insan her istediğini alabilir: para, saray, araba, şatafatlı görünen her şey, sınırsız haz ve zevkler, keyif veren ve bağımlılık yapan her türlü uyuşturucu madde… Kısacası kapitalizm insana her şeyi sunar. Ama asla sunmayacağı bir şey vardır: eşitlik. Kapitalizmin tek düşmanı eşitliktir. Biz de gündelik yaşamımızda, eşit olunmayan bir yaşamın ve insan ilişkilerinin doğurduğu buhranı ve sonuçlarını deneyimliyoruz. Zenginlik ve yoksulluk uçurumunun her geçen gün derinleştiği bir dünyada, insanlar arasında kurulan ilişkiler giderek daha kırılgan, daha güvensiz ve daha yabancılaşmış hâle geliyor. Bir yanda lüks içinde yaşayanlar, diğer yanda temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayanlar… Bu uçurum sadece maddi bir mesele değil; ruhsal ve toplumsal bir buhrandır. Ailelerde, dostluklarda ve iş ilişkilerinde kendini gösteren güvensizlik, kıskançlık ve öfke, eşitsizliğin zehirli meyveleridir. İnsan, eşit olmadığı bir düzende ne kadar “özgür” hissederse hissetsin, derin bir eksiklik duygusuyla yaşar. Çünkü eşitlik sadece ekonomik bir kategori değil; insan olmanın onurudur. Kapitalizm, bireysel hazzı ve tüketimi kutsarken, kolektif eşitliği bir tehdit olarak görür. Bu sistem her şeyi metalaştırır; ancak eşitliği metalaştıramaz. Çünkü eşitlik, kapitalzmin varoluşsal zeminini sarsar. İşte solculuk, bu zemini sarsan; adalet ve eşitlik arayışını tarihin her döneminde canlı tutan sestir.Eşitlik talebi, insanlık tarihinin en kadim ve en devrimci talebidir. Kapitalizmin sunduğu her türlü haz ve nesne, bu talebin yokluğunda sonunda insanı yalnızlaştırır ve yabancılaştırır. Gerçek özgürlük, eşitliksiz bir dünyada mümkün değildir. Özgürlük arayışı devam ettiği sürece sol mücadele de devam edecektir. Çünkü eşitlik, insanlığın vicdanının en derin sesidir. Özgürlük özlemi hiçbir zaman yok olmadı. Bu nedenle mesele, solun bitip bitmediği değildir. İnsan hâlâ daha adil bir dünya arıyor mu? Eğer bu sorunun cevabı herkes için evetse, solculuk da yaşamaya devam edecektir. Çünkü sol, sadece bir ideoloji değil; insanlığın vicdanında sürekli yeniden doğan adalet arzusunun siyasal adıdır ve insanlık var olduğu sürece bu arayış da sol kimlikle var olacaktır.














