Yaşlılar, gençleri haset etmektedir. Asıl mesele budur. “Biz yaşamadık, siz de yaşamayın. Bizde yoktu, sizde de olmasın. Biz sevilmedik, siz de sevilmeyi hak etmiyorsunuz” diye, kimi zaman açık, kimi zaman örtülü bir hasetle niyetlerini tepkisel eyleme dönüştürüyorlar…
Z kuşağı, uzun zamandır sistematik olarak günah keçisi siyasetinin hedefi hâline getirilmektedir. Yaşlı kuşak, kendi elleriyle çürüttüğü düzenin sorumluluğunu üstlenmek yerine, Boomer uyanıklığıyla sorumluluktan kaçıyor. Örneğin, yaşlılar iktidarın yanlış politikalarını destekleyip gençleri suçlama sinsiliği yapıyorlar… Konut fiyatlarını erişilemez hâle getiren iktidarın ekonomik politikalarını destekleyen yaşlılar olmasına rağmen, aynı yaşlılar “Gençler ev alamıyor çünkü çalışmıyor” diyorlar. Nepotizmi (akraba ve aile kayırmacılığı) ve liyakatsizliği normalleştirip sonra “Gençler emek vermek ve çalışmak istemiyor” diye şikâyet ediyorlar.
Daha doğmadan kirlenmiş, çürümüş bir dünyanın bütün günahlarını gençlerin omuzlarına yükleyerek vicdani sorumluluktan kaçmaya çalışsalar da esas günahkâr ve sorumlu olanların kendileri olduklarını hem kendileri hem de gençler gayet iyi biliyorlar. Bu örgütlü sinsilikle vicdanlarını rahatlatamazlar. Bu kurnaz suç transferi, yaşlıları yaptıkları yanlışların sorumluluğundan aklamaz…
Gençler, kendilerinin yaratmadığı, doğmadan önce çürütülmüş bir dünya düzeninde seçimsiz doğdular. Bugün yargılanması gereken Z kuşağı değil; onlara bu kirli, çürümüş ve zehirlenmiş dünyayı miras bırakan, sonra da bütün faturayı kesmeye çalışan yaşlıların kuşağıdır. Ekonomik krizlerin, kültürel erozyonun ve toplumsal çürümenin asıl müsebbibi gençler değildir; kim oldukları bellidir. Gençler, bu kirli düzenin sebebi olmamakla beraber, maalesef bugün en ağır bedeli ödeyen kurbanlarıdır. Ne var ki her toplumsal sorunun faturası onlara kesiliyor: “Üretim yok, gençler iş beğenmiyor.” gibi iğrenç yalanlar… Sanırsınız yaşlılar her yerde sanayi devleri, fabrikalar ve holdingler kurmuş da gençler bunları batırmış, tembellik edip iş beğenmiyorlarmış! Oysa gerçek tam tersidir. Çürümüş düzeni kuran ve soyan onlardır; faturayı ödetmeye çalıştıkları ise gençlerdir.

Biz gençlere gerçekten ne verdik ?
Sosyolojik gerçeklik bize şunu söylemektedir: Asıl mesele gençlerin değişmesi değil, onlara bırakılan dünya düzeninin değişmesidir. Belki de artık gençleri yargılamayı değil, onları yargılayan toplumu sorgulamanın zamanı gelmiştir.
Kuşaklar arası suçlama, insanlık tarihi boyunca ne yazık ki değişmeyen bir gelenektir. Bugün Z kuşağına yöneltilen “saygısız, tembel, değersizleşmiş, sorumluluktan kaçan” ithamlar ve psikolojik baskılar, yaşlılar korosunun repertuarındaki en popüler eserlerindendir. Her kuşak bir sonraki kuşağı haset eder… Asıl hepimizin ortak sorması gereken soru şu olmalıdır: Gençler gerçekten yozlaştı mı, yoksa onlara vaat edilen dünya hiçbir zaman var olmadı mı? Biz gençlere gerçekten ne verdik?
Unutmayalım; kuşakları tanımlayan, takvimdeki doğum yılları değil, ortak tarihsel kırılmalar karşısında şekillenen ortak bilinçtir. Z kuşağı, dijital çağın, küresel krizlerin, kronik ekonomik güvencesizliğin ve derin toplumsal kutuplaşmanın tam ortasında doğdu. Onlardan önceki nesillerin anlattığı masallarla büyüdüler: “Çalışırsan başarırsın, oku iyi bir işin olur, dürüst ol, hakkını alırsın, adalet er ya da geç tecelli eder.” Karşılarına çıkan gerçeklik ise bambaşkaydı: Diplomanın iş garantisi vermediği, liyakatin yerini torpil ve ilişkilerin aldığı, emeğin sürekli değersizleştiği, geleceğin belirsizliğe gömüldüğü bir düzeni en fazla gençler tercih etmiyorlar ve buna isyan ediyorlar.
Z kuşağının yaşadığı asıl kırılma ekonomik değil, derin bir güven ve umutsuzluk krizidir. Kurumlara, siyasete, medyaya ve hatta aileye duyulan güvenin, söylenenle yaşanan arasındaki uçurumda yok olmasıdır… Gençlerin sorgulaması, itirazı, farklı yaşam biçimleri arayışı bu bakımdan bir yozlaşma değil; toplumsal çelişkiye verilmiş en doğal, en haklı ve en insani tepkidir. Çünkü umutları kalmadığı için ya ülkeyi terk ediyorlar ya da ezberleri bozan, bilindik yollar yerine yeni yollar arıyorlar… Bireysel tercihleri sadece iradeyle açıklamak bana hep sığ gelmiştir. Her tercih, içinde şekillendiği ekonomik ve kültürel koşulların etkilerini taşır. Gençlerin ilişki kurma biçimlerindeki hız, geçicilik ve duygusal temkin, sıkça eleştirilse de aslında yaşlı kuşağın belirlediği güç ilişkilerinin kaçınılmaz sonucu olarak ele alınmak zorundadır. Bugün bu ilişkileri sermaye birikimi, siyasal iktidar ve medya kartelleri üzerinden büyük ölçüde yaşlı kuşak, özellikle de yaşlı erkek egemenliği belirlemektedir. Ve burada meseleyi olduğu gibi ortaya koymak gerekir: Yaşlılar sadece yalan söylemiyor, aynı zamanda haset de ediyorlar. Kendilerinin yaşayamadığı, deneyimleyemediği özgürlükleri, esneklikleri ve seçenek bolluğunu gençlerde gördükçe, bu durum ne yazık ki yalan ve haset ile kurdukları yalan ve haset korosu ile körüklüyor.
Bir şeyin “dönüştüğünden” söz edebilmek için o şeyin önceden var olması lazımdır. Romantik ve dostluk ilişkilerini parayla, statüyle ve hiyerarşiyle yozlaştıran zemin gençlerin icadı değildir; yaşlı kuşağın çoktan kurduğu ve savunduğu bir düzendir. Gençler bu düzeni tercih etmediler, düzenin içinde doğdular ve büyüdüler. Bugünkü çürümüş düzeni reddetmekte ve isyan etmekte haklılar… Gençler, önceden oluşturulmuş hazır bir oyun alanına, kuralları kendileri koymadan dâhil oldular. “Tinderlaşma”, kısa süreli bağlar ve duygusal mesafe koyma; onların özgür tercihi olmaktan çok, zaman-mekân sıkışmasının, ekonomik güvencesizliğin ve geleceksizliğin dayattığı rasyonel uyum stratejileridir. Yapıyı kuran ve koruyan kuşak, sonuçlarından gençleri sorumlu tutarak klasik bir suçlu-mağdur tersine çevirmesi yapmaktadır. Suçu işleyen yaşlılar ve sistem, mahkûm edilen ise ne yazık ki gençlerdir. Modern olarak nitelediğimiz krizli dünyada meslekler, kimlikler, ilişkiler ve gelecek tasavvurları giderek kırılganlaştı, katı biçimlerini yitirdi. Bu akışkanlık bana göre daha çok bir çözülme hâlidir. Z kuşağının belirsizlik karşısındaki temkinliliği ve sürekli uyum arayışı, bireysel bir zayıflık değil, çağın yapısal sonucudur. Bu kuşak, önceki nesillerden çok daha yoğun bir psikolojik yük altındadır: iklim kaygısı, savaşlar, kutuplaşma, dijital rekabet… Bunlara rağmen üretmeye, öğrenmeye, kendine yeni yollar açmaya çalışan, biraz aşırıcı olsalar da rasyonel ve zeki bir nesil karşımızdadır… Yaşlıların haset ve yalan korosunun suçlamaları elbette bugüne özgü değildir. Bu suçlama, haset, yalan ve tepkiler çok geçmiş dönemlerde de vardı ve bugün de devam ediyor.
Tarihsel kesitlerden günümüze süregelen gençlere yönelik baskılar
Sümerler’de, özellikle Şuruppak gibi önemli şehirlerdeki tapınak örgütlerinde ve kâtip okullarında, gençlerin “eski tanrılara saygısızlık ettiği”, “geleneksel düzeni hiçe saydığı”, “yeni yazılar ve hesap yöntemleriyle eski bilgelere kafa tuttuğu” yönündeki şikâyetlerin tabletlerde yer aldığı bilinmektedir. Sokrates döneminde ise yaşlılar, gençlerin sofistlerin etkisiyle “geleneksel değerleri hiçe saydığını”, “ataerkil otoriteye isyan ettiğini”, “tanrılara ve eski ahlaka inanmaz hâle geldiğini” iddia ederek gençleri suçlamış ve yargılamışlardı. Roma’da da benzer şekilde gençler, eski erdemleri unuttukları için suçlanırken; Osmanlı’da yeni neslin bozulduğu şikâyeti neredeyse her dönemde tekrarlanan bir nakarattı. Lale Devri’nde “züppeleşen, eğlenceye düşkünleşen, devlet işlerini ihmal eden” gençler; Tanzimat’ta “Frenk usulü yaşayıp şalvarı, sarığı terk eden, ahlakı bozulan” yeni nesil; II. Abdülhamid döneminde “Jön Türkler’in zehirlediği, devlete isyan eden, Batı hayranı asilik yapan” gençler; Meşrutiyet yıllarında ise “terbiyesizleşen, kadın-erkek karışık eğlenen, geleneksel aile yapısını hiçe sayan” gençler sürekli eleştiriliyordu.
Cumhuriyet döneminde 68’liler anarşist, 2000’lerde Y kuşağı tembel ilan edilirken, bugün Z kuşağı daha doğmadan dünyanın bütün kötülüklerinin sorumlusuymuş gibi gösterilmenin talihsizliğiyle karşı karşıyadır ve bu yüzden hedeftedirler. Toplumsal normların erozyona uğraması hiçbir zaman bireysel ahlaki çürüme sebeplerinden kaynaklanmaz; ekonomik krizlerin, savaşların ve otoriterleşmenin yarattığı normatif boşluktan ortaya çıkar. Bugünün “yozlaşma” algısı da büyük ölçüde bir yalandır. Ekonomik kaynakları ve karar mekanizmalarını elinde tutan kuşak, gençlere güvencesiz istihdamı, pahalı eğitimi ve konut krizini miras bırakırken; aile kurumunu kutsarken kendi saflarında boşanmayı, aldatmayı ve çıkar evliliklerini normalleştirmiş; “değerlerimiz” söylemlerini yükseltirken yolsuzluğu, nepotizmi ve torpili bizzat kurumsallaştırmıştır. Gençlerin kısa vadeli, düşük maliyetli ve esnek bağlar kurması bu miras içinde tuhaf bir rasyonalitedir — yozlaşma değil, aksine hayatta kalmanın çetin çabasıdır. Asıl yozlaşma, sorumluluk almayı sistematik olarak reddedip ayrıcalıklarını korurken gençliği “sorun” ilan eden anlayış ve haset korosundadır.
Gençler yoz değildir; kendilerine miras kalan dünyasızlaşma ortamında hâlâ anlam peşinde koşan son derece zeki ve dirençli bir nesildir. Bu anlamı tüketim kültüründe, dijital ilişkilerde ve geçici bağlarda aramaları, kendi iradelerinin değil, önlerine konan sınırlı imkânların sonucudur. Burada mağdurlar, günahkâr değildirler… Elbette Z kuşağının da kusurları vardır. Her kuşakta yüzeysellik, sabırsızlık ve tüketim kültürüne kapılma görülebilir. Ama bunları bütün bir neslin karakteri gibi sunmak ne bilimsel ne de adildir. Birey, içinde yaşadığı toplumsal koşullardan bağımsız değerlendirilemez. Sorulması gereken soru, “Gençler neden değişti?” değil, “Onları değiştiren koşulları kim yarattı ve kim sürdürüyor?” olmalıdır. Bir toplum gençlerini dinlemeyi bıraktığında geleceğini de kaybetmeye başlar. Z kuşağını yargılamadan önce, onlara nasıl bir ülke, nasıl bir ekonomi, nasıl bir eğitim sistemi ve nasıl bir ahlaki miras bıraktığımızı sormak zorundayız. Çünkü gençlik, geleceğin değil, bugünün en dürüst aynasıdır. Aynaya kızmak, yüzümüzdeki gerçeği değiştirmez. Gençler yozlaşmadı. Onlar, kendilerine anlatılan dünyanın gerçekle örtüşmediğini gördüler ve sessiz kalmak yerine sorgulamayı, itaat etmek yerine anlamaya çalışmayı seçtiler. Eleştirilmelerinin asıl nedeni de budur. Onları anlamak, yalnızca bugünü değil, yarını anlamanın da ön koşuludur.












