İnsanlık tarihi, sadece kurulan medeniyetlerin, elde edilen başarıların ve büyük ilerlemelerin tarihi değildir. Keza insanın insana karşı işlediği ağır suçların, yaşanan felaketlerin ve geride kalan acıların da tarihidir.
Her 11 Temmuz geldiğinde Bosna-Hersek’te zaman sanki yeniden durur ve hatırlanan sadece bir tarih değildir; yarım kalmış hayatlar, parçalanmış aileler ve toprağa gömülmüş umutlardır. Çünkü bazı acıların yıldönümü vardır, ama acının kendisinin takvimi yoktur.
O gün Srebrenitsa’da yaşanan vahşet, aradan geçen yıllara rağmen sadece Bosna’nın değil, bütün insanlığın ortak acısı olarak varlığını sürdürmektedir bugün de…
1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra karşı karşıya kaldığı en büyük insanlık dramlarından biri olarak tarihe kaydoldu. “Bir daha asla” denmişti Hitler Almanyası’nın ardından. Ancak yarım asır sonra, Avrupa’nın göbeğinde, Bosna’da benzer bir vahşet yeniden yaşandı; dünya ise bu kez de büyük ölçüde sessiz kaldı.
O vahşet günlerinde sadece şehirler değil, hayatlar da parçalandı. Evlerinden koparılan insanlar, dağılan aileler, yarım kalan çocukluklar ve gerçekleşemeyen hayaller kaldı geriye. Bosna’nın birçok köşesinde hâlâ hissedilen derin izler bıraktı bu dönem. Etnik temizlik politikaları, kuşatmalar, sistematik saldırılar ve sivillere yönelik katliamlarla geçen o karanlık yıllar, binlerce insanın hayatını değiştirdi. Yaşananlar, sadece Bosna’nın değil, bütün insanlığın karşı karşıya kaldığı ağır bir sınav olarak tarihe geçti.
Ne yazık ki insanlığın en ağır sınavlarından biri, 11 Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da yaşandı. Geride ise yıllar geçse de dinmeyen büyük bir acı kaldı.
Bosna Savaşı sırasında ortaya atılan ve hâlâ tartışılmaya devam eden bazı iddialar, Avrupa’nın farklı ülkelerinden bazı kişilerin para karşılığında Saraybosna kuşatması sırasında sivillere ateş etmek amacıyla bölgeye götürüldüğünü öne sürmektedir. Bu iddialar tüm yönleriyle aydınlatıldığı takdirde, savaşın insanları hangi karanlık noktalara sürükleyebileceğini gösteren en sarsıcı örneklerden biri olarak tarihte yerini alacaktır. İtalya ve İsviçre’de, söz konusu iddialarla ilgili yürütülen bazı soruşturmalar ve hukuki incelemeler hâlâ devam etmektedir.
Sözde o günlerde Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da, dünyanın koruması altında olması gereken binlerce insan, büyük bir çaresizliğin içinde kaderine terk edildi. Yaklaşık 400 kişilik Hollandalı BM Barış Gücü birliğinin varlığına rağmen siviller korunamadı. Güvenli olması gereken bir yer, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birine sahne oldu.
Bosnalı Sırp Ordusu’nun komutanı Ratko Mladić’in emriyle yürütülen operasyonlarda, bazı kaynaklarda 8 binden fazla, bazı kaynaklarda ise daha yüksek rakamlar dile getirilse de, Bosna’da bugün bile gördüğüm yüzlerce şehitlikteki mezar taşları yaşanan kaybın büyüklüğünü ve bu acının rakamlarla ifade edilemeyecek boyutunu ortaya koyuyor.
Boşnak erkekler ve erkek çocuklar sistematik biçimde öldürüldü. Onlar sadece birer rakamdan ibaret değildi; her birinin adı, ailesi, hayalleri ve yarım kalmış bir hayatı vardı. Bir baba, bir evlat, bir kardeş, bir eşti her biri…
Yıllar süren araştırmalar ve uluslararası yargı süreçleri sonucunda, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı Srebrenitsa’da yaşananları soykırım olarak tanımladı. Ancak hiçbir mahkeme kararı, geride kalan annelerin acısını, çocukların eksikliğini ve kaybedilen hayatların boşluğunu tamamen anlatmaya ve telafi etmeye yetmedi.
Srebrenitsa’da kaybedilen sadece insanlar değildi; insanlığın vicdanı da ağır bir imtihandan geçti. Srebrenitsa, sadece cellatların değil, uluslararası toplumun yetersizliğinin de simgesi hâline geldi.
Bosna’da yaşanan vahşet, sadece insanların yaşamlarına son vermekle sınırlı değildi. Amaç, bir halkın hafızasını, kimliğini ve geleceğini de yok etmekti. İnsanlar öldürüldükten sonra toplu mezarlara gömüldü; daha sonra suçun izlerini gizlemek amacıyla bu mezarlar yeniden açıldı ve cenazeler farklı yerlere taşındı. Aynı kişiye ait kemiklerin yıllar sonra farklı toplu mezarlardan çıkarılması, katliamın planlı niteliğini gözler önüne seren en acı gerçeklerden biridir.
Srebrenitsa’ya hiç gidemedim. Belki de cesaret edemedim.
Bosna-Hersek’e birçok kez gittim. Saraybosna’dan Mostar’a, Tuzla’dan Zenica’ya, Bihaç’tan Banja Luka’ya kadar pek çok şehre gittim. Gittiğim her yerde savaşın bıraktığı izlerle karşılaştım. Bazı binaların duvarlarında hâlâ kurşun ve roket izleri duruyor. Bazı sokaklarda ise sessizlik, yaşanan acıların en güçlü tanığı gibi insanın karşısına çıkıyor.

Bosna’da beni en çok etkileyen yerler ise şehitlikler oldu. Şehirlerin merkezinde, parkların hemen yanında, yolların kıyısında yükselen beyaz mezar taşları sadece bir mezarlık görüntüsü oluşturmuyor; adeta bütün bir ülkenin hafızasını temsil ediyor.
O taşların arasında yürürken insan, rakamlarla ifade edilen kayıpların aslında birer hayattan ibaret olduğunu daha iyi anlıyor. Her mezar taşı yarım kalmış bir çocukluk hikâyesini, tamamlanamamış bir gençliği, eksik bırakılmış bir aileyi anlatıyor.
Hayatını kaybedenlere gösterilen saygıydı belki de Bosna toplumunda beni en çok etkileyen şeylerden biri. Şehitliklerdeki düzen, mezarlara gösterilen özen, her bir taşın korunması… Hepsi geçmişi unutmamak ve kaybedilenlere sahip çıkmak için gösterilen derin vefanın birer ifadesi gibiydi.
Adalet ve insanlığın sorumluluğu

Srebrenitsa, Bosna’nın en derin ve büyük yaralarından biridir. Ama Bosna’nın hikâyesi sadece Srebrenitsa’dan ibaret değildir. Gittiğiniz her şehirde, her sokakta, her eski binada savaşın bıraktığı izler çıkar karşınıza.
Bosna’da beni en çok düşündüren şeylerden biri de sadece yaşanan vahşet değil, dünyanın bu vahşete karşı uzun süre etkili bir şekilde harekete geçememiş veya geçmemiş olmasıdır. Sözde diplomatik görüşmeler sürerken Bosna’da insanlar hayatını kaybediyor, aileler parçalanıyor, çocuklar savaşın ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyordu.
İnsan haklarını ve uluslararası hukuku savunduğunu ifade ve iddia eden uluslararası toplum, Bosna’da çok kötü bir sınav verdi. Sözde Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilen bir yerde binlerce insanın korunamaması, uluslararası sistemin en önemli başarısızlıklarından biri olarak tarih sayfalarında yer aldı.
Bosna’nın hikâyesi sadece yaşanan acılardan ibaret değildir. Bir o kadar zorluklar karşısında ayakta kalmanın, toplumsal dayanışmanın ve insan onurunu koruma mücadelesinin de hikâyesidir. Savaşın en ağır günlerinde bile birçok insan intikam yerine adaleti, nefret yerine barışı savunmayı tercih etti.
Aliya İzzetbegoviç’in en önemli miraslarından biri de bu anlayıştır. O günlerde, yaşanan büyük acılara rağmen bir halkın geleceğini kin üzerine kurmaması gerektiğini savundu. Çünkü savaşın sonunda sadece topraklar değil, insanlığın kendisi de kazanılmalıydı. Bir tarafın yaptığı kötülüğün, diğer tarafın da aynı kötülüğü yapmasına gerekçe olamayacağını vurguladı.
Gerçek zafer, karşısındakini yok etmek değil; insanlığını kaybetmeden ayakta kalabilmektir.
Hatırlamak intikam için değil; adalet, barış ve insanlık onurunu korumak için gereklidir. Srebrenitsa’yı anmak, sadece geçmişte yaşananları hatırlamak değildir. Bununla beraber ırkçılığın, nefret söylemlerinin, aşırı milliyetçiliğin ve insanları kimlikleri üzerinden düşmanlaştırmanın hangi felaketlere yol açabileceğini anlamaktır.
Bir insanın değeri, ne ait olduğu milletle ölçülür ne inancıyla ne de diliyle… Ne yüceltilmeli bir kimlik, ne de bir insan o kimlik üzerinden değersizleştirilmelidir.
Bir annenin evlat acısı hangi ülkede yaşanırsa yaşansın aynıdır. Bir çocuğun korkusu hangi dilde ifade edilirse edilsin aynıdır.
Defalarca gösterdi tarih bize: Başkalarının acısını görmezden geldiğinde insanlık, en büyük felaketlerin kapısını aralar. Bir toplumun yaşadığı acı, sadece o toplumun meselesi olarak görülürse insanlık ortak sorumluluğunu kaybeder. Bu nedenle hatırlamak, geçmişe bağlı kalmak değil; geleceği de beraber korumaktır.
Srebrenitsa’ya cesaret edip gidemedim, maalesef. Belki de bazı yerlerin ağırlığı, oraya varmadan önce insanın içinde hissediliyor. Ancak Bosna’nın sokaklarında yürürken, savaşın izlerini taşıyan binalara bakarken ve şehitliklerde sessizce dururken hissettiğim şey hiç değişmedi.
Nitekim bazı acılar kilometrelerle ölçülmez. Bazı yerler vardır; görmeden de insanın içine işler. Kimi hikâyeler vardır; anlatılmadan da kendini hissettirir.
Unutmak, geçmişi geride bırakmak değildir elbette. Unutmak, geleceğin aynı hataları yapmasına tepkisiz kalmaktır.
Toprağın altında yatanlar artık konuşamıyor. Fakat onların sessizliği, hâlâ en güçlü tanıklıklardan biri olarak duruyor karşımızda. O sessizliği duymak, gerçeği inkâr etmemek ve benzer acılar bir daha yaşanmasın diye çaba göstermek… Hepimizin taşıdığı bir sorumluluktur bu.
Nitekim değişir şehirler, yeniden yapılır binalar, eski hâline döner sokaklar zamanla. Ama bazı izler kalır; insanlığın vicdanında yaşamaya devam eder. Ama kimi yaralar vardır; ne silinir ne de kaybolur. İnsanlığın vicdanına kazınır. Srebrenitsa da böyle bir yara…
Bize sadece bir savaşın ne kadar acımasız olabileceğini değil, insanın insana karşı neler yapabileceğini de gösteren bedeli ağır bir tecrübedir… Ama aynı zamanda şunu da gösterir: Bütün karanlığa rağmen insan onuru korunabilir, adalet arayışı sürdürülebilir ve barış umudu tamamen kaybolmaz…
Srebrenitsa’yı hatırlamak, sadece Bosna’nın geçmişine bakmak değildir. Kendi insanlığımıza da bakmaktır. Zira barış, sadece savaşın yokluğu değildir. Barış; başkasının acısını kendi acımız kadar önemseyebilmek, adaleti kaybetmemek ve hiçbir insanın ne dini ne de etnik kimliği nedeniyle bedel ödemediği bir dünya için sorumluluk almaktır.
Bugün Potoçari’deki beyaz taşlar hâlâ sessizce duruyor. Ne konuşuyorlar ne de hesap soruyorlar. Ne var ki orada duran her taş, insanlığa aynı soruyu soruyor:
“Bir daha böyle bir acı yaşanmaması için gerçekten ne yaptın?”














