“Bizi gömdüler ama tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”
Aliya İzzetbegoviç
Türkiye Bosna Sancak Derneği’nden bir arkadaşımın 11 Temmuz Srebrenitsa anma programı davetini aldığımda hiç düşünmeden kabul ettim. Yıllar önce Sancak bölgesinde ve Saraybosna’da bulunmuştum. Bu ziyaretimde ise Bosna Hersek’in var olma mücadelesini yerinde görme, hissederek yaşama, gözlemleme ve yeniden değerlendirme imkânı buldum.
İlk dikkatimi çeken husus, burada geçmişle uyumlu güçlü bir gelenek inşasının sürmesiydi. Bu gelenek, sarsılmaz bağlarla beslenen ortak bir kimliği, hatta yeniden bir milleti ve ulusu inşa ediyor.
Boşnakların, “Balkanlaşma” denilen ve Ortadoğu’dan bile daha karmaşık riskler taşıyan bu coğrafyada kurduğu sağlam kimlik üç temel unsur üzerine oturuyor: İslam, Osmanlı mirası ve ötekiyle birlikte yaşama tecrübesinden beslenen çok kültürlülük. Buradan, Türkiye’de popülist mahalle siyasetinin ürettiği Osmanlı veya İslam algısı anlaşılmamalıdır. Çünkü bu kavramlar, kutuplaşma ve ideolojik iktidar mücadeleleri içinde ülkemizde birçok kesim için giderek itici hâle gelmiştir. Bosna’da ise aynı kavramlar kültürel, kimliksel ve hatta siyasal varoluşun temel sütunlarıdır. Ayrıca Türkiye’den büyük bir içtenlikle buraya gelen mahalleli grupların, Boşnakların İslam ve Osmanlı perspektifini ne ölçüde idrak edebildikleri de ayrı bir soru işaretidir.

Bosna’da İslam estetikle bütünleşmiş durumda. Üstelik seküler kesimler de İslam’ı, tesettür dâhil, kültürel kimliğin ve karşılıklı saygının ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Dindar gençler arasında tesettür oldukça yaygın; ancak hayatın dışına çekilme, kaç-göç anlayışı veya özgüven eksikliği yok. Herkes sosyal hayatın içinde. Tesettürün estetiği, niteliği ve itibarı birbirini tamamlıyor.
Buradaki müftülük de siyaset ve devletten bağımsız, yaklaşık üç yüz yıllık bir geleneğe sahip. Düşünün; Pakistan’daki Diyobend medreseleri, Marmara İlahiyat ve buradaki Gazi Hüsrev Bey Medresesi’nin kütüphanelerindeki eserler büyük ölçüde birbirine benziyor. Buna rağmen bu kurumların ötekiyle kurduğu ilişki arasında derin farklar bulunuyor. Demek ki mesele yalnızca hangi eserlerin okutulduğu değil, o eserlerin hangi tarihsel, toplumsal ve kültürel iklim içinde yorumlandığıdır.
Türkiye’de mahalle siyasetinin ürettiği tartışmalar yüzünden Osmanlı’yı savunmaktan yorulmuştum. Bosna’da karşılaştığım Osmanlı mirası ise gönlümün derinliklerinde taşıdığım takdir duygusunu yeniden canlandırdı. Bizde Atatürk resimlerinin asılması gibi, burada da Fatih Sultan Mehmed’in resimlerine sıkça rastlanıyor.
Bu ziyaret sırasında çok sayıda tekke ve dergâh gezdik. Burada bütün şeyhlerin bağlı olduğu ve denetlendiği bir Meclis-i Meşâyih bulunuyor. Başkanlığını Nakşibendî şeyhi ve aynı zamanda Türkiye’de Mimar Sinan Üniversitesi mezunu olan Kazım Bey yürütüyor. Bosna’daki Nakşibendîlik doğrudan Buhara’dan, İstanbul’daki Eyüp Nişancı Tekkesi üzerinden buraya ulaşmış. Bağdat ve Kürt medrese geleneklerinden geçmemiş olması, belki de onu katılıktan ve siyasallaşmadan uzak tutan önemli sebeplerden biridir. Ayrıca burada Nakşibendîlik, Kadirîlik ve Bektaşîlik uzun yıllar boyunca iç içe geçmiş, birbirleriyle temas ederek yaşamıştır.

Boşnaklar Osmanlı denildiğinde çok kültürlülüğü, farklılıkların bir arada yaşamasını, kültürel hoşgörüyü, bu geleneğin devamını ve hatta kentliliği anlıyor. Dizi Osmanlıcılığı veya Yeni Osmanlı yayılmacılığı gibi kavramlar onlar için Kafdağı kadar uzak. Hele bu mirası köylü bir Türk milliyetçiliğine kurnazca bağlama çabalarına gülüp geçiyorlar.
İnsanlık tarihinin en ağır soykırımlarından
Srebrenitsa’ya gelince… Burada insanlık tarihinin en ağır soykırımlarından biri yaşandı. Birleşmiş Milletler bunu seyretmekle yetindi; yıllar sonra ise sorumluluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bu trajedinin bütün ayrıntılarına girmek istemiyorum. Arzu eden herkes bu acı hikâyelere kolaylıkla ulaşabilir.
11 Temmuz anmaları sırasında kendimi, abartısız söyleyebilirim ki, Hac’daki Müzdelife’de hissettim. Fakat bu Müzdelife yalnızca Boşnaklara ait değildi. Belki Müslümanların üçüncü bir umresi, belki de bütün insanlığın ortak vicdan platformuydu. Türkiye’den Batman, Yozgat, Urfa ve Malatya’nın yanı sıra Avrupa’dan, Amerika’dan ve hatta Avustralya’dan gelen çok sayıda kadın ve erkekle karşılaştım. Çoğumuz Hac’daki gibi çadırlarda kaldık. Hayırsever Muzaffer Çilek Bey’in yaptırdığı tesislerde duş, tuvalet ve sıcak yemek gibi temel ihtiyaçlar karşılanıyordu.
Kilometrelerce uzayan insan kuyrukları, motosikletli grupların da katıldığı, ironik biçimde sessiz bir geçit törenine dönüşüyordu. İnsanlar mezarların başında kaybettikleri yakınları için dua ediyor, zaman zaman sessizliği yalnızca yürüyüş boyunca yükselen hıçkırıklar bozuyordu.
Bu kolektif travma, bütün ritüelleri ve ortak yas kültürüyle birlikte adeta yeniden bir millet inşa ediyordu. Aliya İzzetbegoviç’in, “Bizi gömdüler ama tohum olduğumuzu bilmiyorlardı” sözü burada somut bir gerçeğe dönüşmüş durumda.
Bosna Hersek elbette yalnızca Boşnaklardan oluşmuyor. Aynı şehirlerde camilerle Katolik ve Ortodoks kiliselerinin yan yana yükselmesi bunun en açık göstergesi. Boşnak toplumunda çok kültürlülük ve hoşgörü güçlü biçimde hissediliyor; bunda merhum Aliya’nın büyük payı var. Buna karşılık Bosnalı Sırplar ve Hırvatlar arasında tarihsel yasların ve kolektif fantezilerin beslediği güçlü bir hınç dikkat çekiyor. Bu durum, bölgenin geleceği açısından ciddi kaygı uyandırıyor.

Ne yazık ki bu hıncın önemli bir bölümü dinî manastırlarda ve kiliselerde beslenmiş. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Karadağ’ın Cetinje şehrinde yaşayan ve 1851’de ölen Prens-Piskopos Petrović’tir. Petrović, Sırp milliyetçiliğinin ve daha sonra Çetnik ideolojisinin şekillenmesinde etkili isimlerden biri olarak kabul edilir. Sırplardaki dinci-etnik fanatizmin doğduğu yer Karadağ, beslendiği merkez Belgrad, uygulama alanı ise Bosna olmuştur. Bosnalı Sırpların önemli bir bölümü kırsal, eğitimsiz ve mesleksiz bir toplumsal zeminde yaşamaktadır. Yerel siyaset de din adamlarından işine gelenlerle iş birliği yaparak halkı kolaylıkla manipüle edebilmektedir.
Balkanlaşma radikalizminde dinin ekümenik ve evrensel değil, millî ve etnik bir aidiyet biçiminde anlaşılmasının önemli rolü vardır. Bu risk, bütün gelenekleriyle, hatta tasavvuf anlayışıyla birlikte İslam için de geçerlidir. Din, evrensel ahlak ve merhamet alanından çıkarılıp etnik kimliğin cephanesine dönüştürüldüğünde, artık barışın değil çatışmanın dili hâline gelir.
Biz Srebrenitsa’dan ayrılırken Sırplar “Vidovdan”, yani kutsal gün ve ay kutlamalarına hazırlanıyorlardı. Bizim konvoyun geçiş güzergâhında kendi kayıplarının fotoğraflarını evlerinin önüne asmışlardı. Onların inancına göre Murad Hüdavendigâr’ı şehit eden Lazar, göklere çekilmiş bir Mesih gibi halkını korumaktadır. Sırp tarihindeki Arşidük suikastı ve bazı katliamların da bu döneme denk getirilmesi, tarihsel hafızanın nasıl yeniden üretildiğini gösteriyor.
Belki de Bosna’nın radikalizmden uzaklaşmasının önemli yollarından biri, her etnik grubun geçmiş travmalarını sürekli kaşımamasıdır. Bu konuda Türk siyaseti de ülke içinde uyguladığı Yeni Osmanlı popülizminin ritüellerini Bosna’da, gerek sivil gerekse resmî alanda yeniden üretmemeye dikkat etmelidir.
Restorasyon, kültürel miras ve toplumsal onarım
Bu nedenle Türkiye’nin TİKA aracılığıyla yalnızca Boşnaklara değil, bölgedeki Hristiyan etnik topluluklara yönelik restorasyon, kültürel miras ve toplumsal onarım projelerini de sürdürmesi büyük önem taşıyor. Çünkü belirttiğimiz gibi radikal milliyetçilik ve etnik faşizm, özellikle Bosna’daki kırsal Sırp topluluklarında hâlâ karşılık bulabilecek güçlü bir sosyolojik zemine sahiptir.
Erdoğan’ın Sırbistan yöneticileriyle kurduğu sıcak diyalog ve ikna kanalları, Boşnaklar açısından önemli bir avantajdır. Sırbistan’daki makul elitler genellikle sosyalist kökenli, hatta Tito’yu ve Titoizm’i savunan çevrelerden çıkmaktadır. Benzer biçimde bazı Boşnak elitler de bu siyasal ve kültürel geleneğe yakındır.
Bosna’da etnik kimlik ayırımı olmaksızın ciddi bir dış göç yaşanıyor. İronik bir bakışla, artık olası bir iç gerilimde savaşacak insan kaynağı bile kalmamış denilebilir. Uçsuz bucaksız ve son derece güzel tabiat büyük ölçüde boş. Bu durum ekonomi ve turizm açısından önemli bir avantaja çevrilebilir. Buna karşılık iç siyaset istikrarsızlığını sürdürüyor. Türkiye bu alanda tarafsız ve dengeli davranmalıdır.
Anma töreninde bizi temsilen bulunan Aile Bakanımız ile hana girmeyip uzaktaki bir evde, tören dönüşünü bekleyen ve Bosna’nın gelecekteki lider adayları arasında gösterilen Dışişleri Bakanı Elmedin Konaković arasındaki mesafe olmamalıydı. Türkiye, Bosna’daki bütün makul siyasal aktörlerle aynı dikkat ve saygı içinde ilişki kurabilmelidir.
Bosna Hersek’te bütün bu iç tartışmalara rağmen ilerleyen bir süreç var. Yaşanan geriye dönüşler, yoluna devam eden bir trenin vagonu içinde bazı yolcuların geriye doğru yürümesine benziyor. Yolcular geriye yürüse de tren ilerliyor. Bosna’nın bulunduğu vagon da artık geçmişini daha doğru tanımlayarak yeni kimliğini, ortak hafızasını ve milletini inşa ediyor.
Son paragraftaki tren benzetmesini korudum; ancak daha açık hâle getirerek yazının sonuç fikrine bağladım. Böylece metin, Srebrenitsa’daki ortak yasın yalnızca geçmişi hatırlatmadığı, aynı zamanda yeni bir ulusal kimliği kurduğu düşüncesiyle kapanıyor.














