Otoriter eğilimleri giderek görünür hâle gelen bir rejim altında yaşandığında, insanın bütün hayatı sürekli bir yargılamaya dönüşür. Bu illa mahkeme salonundaki biçimiyle bir yargılanma değildir, gerçi mahkeme salonları her zaman yakınlardadır; daha derin ve daha yorucu bir anlamda, insanın her jesti, her sözü, her tercihi, her ilişkisi potansiyel olarak suç unsuru hâline gelir. İnsan, bir bakıma, sürekli sorgulanıyormuş gibi yaşar.
- Kemal Kılıçdaroğlu’ndan mutlak butlan tepkisi: “Hayırlı olsun”
- CHP için mutlak butlan çıktı
- Muhalefet, mutlak butlan kararına ne tepki verdi?
- CHP’ye mutlak butlan: Ruşen Çakır uzman konuklarla değerlendirdi
Bu atmosfer yalnızca büyük siyasal olaylarla ortaya çıkmaz — gözaltılarla, soruşturmalarla, televizyonlardan servis edilen suçlamalarla ya da baskınlarla. Yavaş yavaş gündelik hayatın içine sızar. Muhalefetin yönettiği bir belediyede çalışan bir bürokrat, kendisini bir anda yoğun bir yargı baskısının altında bulabilir. Yargı mekanizması artık yalnızca hukuki bir kurum gibi işlemez; anlatılar üretmenin, itiraflar çıkarmanın, hikâyeler kurmanın bir aracına dönüşür. İnsanlar işlemedikleri suçları kabul etmeye, kendilerini suçlayacak ifadeler vermeye, önceden yazılmış siyasal senaryoyu doğrulamaya zorlanırlar.
Ve böyle bir iklim yerleştiğinde artık hiçbir şey yalnızca kişisel kalmaz.
Bir kadının ne giydiği siyasal hâle gelir. Bir insanın cinsel yönelimi siyasal hâle gelir. Dışarı çıkmak, bir şarkı söylemek, bir yerde görünmek, internette yorum yapmak — bütün bunlar belli ölçüde cesaret gerektirmeye başlar. Yalnızca aşk hakkında olan bir şarkı bile şüpheli hâle gelir; çünkü atmosferin kendisi zaten şüpheyle örülmüştür. Sıradan olan şeyler siyasal ağırlık kazanır; çünkü otoriterlik özel hayat ile siyasal teşhir arasındaki sınırı siler.

Böyle anlarda gündelik hayatın kendisi bir cesaret performansına dönüşür.
Toplumun yorulan cesareti
Belki de otoriter baskının en yıpratıcı tarafı tam da insanlardan sıradan kalabilmek için kahraman olmalarını istenmesidir.
Bunun ne kadar yıkıcı olduğunu küçümsememek gerekir. Kahramanlık bir toplumun sürdürülebilir normu olamaz. Her bireyin yalnızca onurunu koruyabilmek için sürekli olağanüstü bir cesaret göstermesi gereken bir toplum sağlıklı biçimde işleyemez. Ama giderek otoriterleşen koşullar tam olarak bunu üretir. Sıradan davranışları bile direniş göstergesine dönüştürür.
Apaçık bir yalana ortak olmayı reddeden öğretmen. Tehdide rağmen bir meselenin izini sürmeye çalışan gazeteci. Kendisine dayatılan kurgulanmış suçlamaları kabul etmeyen belediye çalışanı. Açık konuşmaya devam eden öğrenci. Sürekli propagandaya rağmen muhalefeti desteklemeyi sürdüren yurttaş. Bunlar artık sıradan demokratik davranışlar gibi görülmez; risk gerektiren eylemlere dönüşür.

Ve belki de otoriterliğin asıl şiddeti burada yatar: yalnızca baskının kendisinde değil, korkunun bütün topluma dağıtılmasında.
Korku ve cesaret gerilimi, kamusal hayatı örgütlemeye başlar.
Korkunun dilbilgisi
Bu baskı özellikle gazetecilikte ve siyasal yorumculukta görünür hâle gelir. Gazeteciler, bağımsız yorumcular, alternatif medya figürleri — çoğu herhangi bir kurumsal korumadan yoksun biçimde çalışırken aynı zamanda hukuki tehditlere, ekonomik baskılara, hedef göstermelere ve hapis ihtimaline maruz kalır. Böyle koşullarda bağımsızlığın kendisi bile sarsılmaya başlar.
Bu durum her zaman açık bir iktidar desteği üretmez. Daha çok bir tereddüt üretir. Dikkatli kurulmuş cümleler. Eşit olmayan tarafları eşitmiş gibi gösteren çerçeveler.
Bunu Özgür Özel ile Akın Gürlek arasındaki gerilimlerin, özellikle de Gürlek’in malvarlığına ilişkin tartışmaların sunuluş biçiminde görmek mümkün. Mesele çoğu zaman iki siyasal aktör arasındaki sıradan bir “çatışma” ya da “mücadele” gibi çerçeveleniyor. Oysa bu çerçeveleme bile başlı başına oldukça problemli.
Çünkü ortada simetrik bir konum yok.
Bir tarafta iktidarın baskı mekanizmalarına karşı durmaya çalışan bir muhalefet figürü bulunuyor. Diğer tarafta ise birçok kişinin, muhalefeti bastırmak için giderek daha fazla siyasal biçimde mobilize edildiğini düşündüğü bir yargı aygıtıyla ilişkilendirilen bir isim duruyor; baskı altında alınmış, oldukça karmaşık ve çoğu zaman zavallı insanların içine düşürüldükleri koşulların ürünü olan ifadeler üzerinden yürüyen soruşturmalarla.
Dolayısıyla bu ilişkiyi yalnızca iki taraf arasındaki bir “savaş” gibi sunmak, güç eşitsizliğini görünmez kılıyor.
Kullanılan dil, meselenin nasıl çerçevelendiği oldukça önem kazanır.
“Savaş” analojisi bazen farkında olmadan tarafların eşit güce sahip olduğu izlenimini yaratır. Oysa değiller. Bir taraf devletin zorlayıcı araçlarını arkasına almış durumda. Diğer taraf ise bu baskı altında ayakta kalmaya çalışıyor.
Ve meselenin bu dikkatli biçimde sunuluşu, hikâyenin sonuçlarını sonuna kadar takip etme konusundaki isteksizlik, gazetecilerin içinde hareket ettiği atmosfer hakkında zaten çok şey söylüyor. Bu, korkunun yayılımına işaret ediyor.
Cesaretin biçimleri
Fakat cesareti korkunun yokluğu olarak anlamamak gerekir. Korku ile cesaret birbirine derinden ilişkili. Cesaret tam da insanın korkuyla nasıl ilişki kurduğu, onu nasıl çerçevelediği ve ona rağmen nasıl hareket ettiğiyle ilgili.
Otoriter koşullar çoğu zaman gerçekçi olmayan ahlaki beklentiler üretir. Toplum kahramanlar ve korkaklar olarak ikiye ayrılmaya başlanır; sanki cesaret mutlak bir şeymiş gibi. Oysa cesaretin derecelerinden söz edilmeli, en nihayetinde cesaretin farklı tezahür biçimleri bulunur.
Herkes güçle aynı biçimde yüzleşemez.
Örneğin, eski bir hâkim ve sonrasında savcı olan bir kişinin bu kadar büyük bir mal varlığını nasıl edindiği sorusu açık biçimde meşru bir gazetecilik meselesidir. Bu izleri takip etmek, iddiaları araştırmak, çelişkileri ortaya çıkarmaya çalışmak gazeteciliğin temel görevlerinden biridir. Ama aynı zamanda hepimiz bunun bedeli olduğunu da biliyoruz. Hapsedilme, hedef gösterilme ve ekonomik olarak tasfiye edilme ihtimaliyle karşı karşıya kalmak içten bile değil.
Böyle koşullarda tereddüt her zaman ahlaki çöküş anlamına gelmez. Bazen baskının ağırlığını gösterir.
Bu, elbette bu tereddütlerin eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Ama belki eleştiri de insanların hareket etmeye çalıştığı zemini anlamayı gerektirir. Çünkü korku bütün atmosferi kaplamıştır.
Dolayısıyla mesele korkunun var olup olmaması değil, insanın korku karşısında kendisini nasıl konumlandırdığıdır.
Direnişin coğrafyası
Eğer cesaret akıntısı güçlü, coşkun bir nehirle başa çıkma çabasıysa örneğin, kimileri tereddütsüz bu nehrin içine atlar. Akıntıya karşı yüzerek, direnerek, bütün güçleriyle karşı kıyıya ulaşmaya çalışırlar. Böyle bir yüzleşmeyi mümkün kılan özel bir karaktere, özel bir bileşime sahiptirler. Toplumsal şartlarla birlikte söz konusu karşılaşma başka bir boyuta taşınır.
Ama herkes aynı biçimde hayatta kalamaz.
Bazıları ise akıntının biraz daha zayıf olduğu geçitler arar. Nehrin hâlâ güçlü olduğu ama yine de geçişe imkân tanıyabilecek noktaları bulmaya çalışır. Nehir hâlâ tehlikelidir. Akıntı hâlâ vardır. Ama mesele doğrudan çarpışmak değil, geçmenin yollarını bulmaktır.
Bu da başka bir cesaret biçimidir en nihayetinde.
Çünkü cesaret her zaman dramatik bir meydan okuma değildir. Bazen sebat etmektir. Bazen insanın kendi içinde teslim olmamasıdır. Bazen herkesin bulanıklaştırmaya çalıştığı bir yerde dili berrak tutabilmektir. Daralan alanların içinde dikkatli ama doğru konuşmaya devam etmektir.
Otoriterlik yalnızca kurumları kontrol etmeye çalışmaz; gerçekliğin kendisini tekeline almaya çalışır. İnsanları yalnızca susturmaya değil, çarpıtılmış anlatıların parçası hâline getirmeye zorlar. Algının kendisini yeniden örgütlemeye çalışır. Böyle koşullarda insanın hakikatle ilişkisini koruması bile siyasal bir eyleme dönüşür.
Ve belki de bu yüzden cesaret toplumun içinde farklı biçimlerde yankılanır. Herkes onu aynı şekilde yaşamaz. Ama küçük reddedişler birikir. Kurgulanmış suçlamalara, karmaşıklaştırılmış hikâyelere, zorla alınmış itiraflara inanmamayı sürdürmek bile bir cesaret tezahürüdür.
Cesaretin toplumsal gücü
Bugün bunu hâlâ rejimin anlattığı hikâyelere teslim olmayan insanlarda görmek mümkün. Muhalefeti dağıtmaya yönelik operasyonlara, soruşturmalara, suçlamalara rağmen birçok insan bütün bu anlatılara kuşkuyla yaklaşmayı sürdürüyor. Bu başlı başına çok önemli.
Çünkü otoriter sistemler yalnızca baskıyla değil, duygusal yorgunluk üreterek işler. İnsanlarda direnişin anlamsız olduğu, hakikatin artık hiçbir önem taşımadığı, herkesin eninde sonunda boyun eğeceği hissini yaratmaya çalışır.
Cesaret tam da bu mekanizmayı kesintiye uğratır.
Büyük devrimci jestlerle değil belki, ama ahlaki ve zihinsel bağımsızlığı koruyarak. Gerçeklik ile gösteri arasındaki farkı ayırt etme kapasitesini muhafaza ederek. Baskıyı normalleştirmeyi reddederek.
Bu yüzden insanların kullandığı dil siyasaldır. Meseleleri nasıl çerçeveledikleri siyasaldır. Korkuyla nasıl ilişki kurdukları siyasaldır.
Baskı altındaki bir toplum yalnızca kurumlar üzerinden mücadele etmez. Aynı zamanda ton üzerinden, algı üzerinden, yorumlama biçimleri üzerinden ve insanların dünyayla kurduğu duygusal ilişki üzerinden mücadele eder.
Ve belki de cesaret tam burada başlar: korkunun gerçekliği tamamen belirlemesine izin vermemekte.
Herkesin kahraman olması gerekmez. Kahramanlık dünyaya yönelik çok özel bir uyumlanma, risk ve fedakârlıkla kurulan çok özel bir ilişki gerektirir. Ama toplumlar zaten yalnızca kahramanlarla ayakta kalamaz. Kamusal hayatı sürdüren şey daha yaygın, gündelik hayatın içine yayılmış sayısız küçük cesaret biçimidir.
Sorgulama cesareti örneğin.
Ya da ikna olmamayı sürdürme cesareti.
Ve bazen, otoriter baskı altında, yalnızca bu bile başka bir siyasal geleceğin ihtimalini canlı tutmaya yeter.












