Nur Mehmet Güler yazdı: Demokratik cumhuriyeti program hedefi olarak tartışmak

İstanbul’da 13-14 Haziran’da düzenlenecek “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” Konferansı, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren önemli tartışmalardan birine kapı aralayabilir. Yirmi yılı aşkın süredir farklı çevrelerde tartışılan Demokratik Cumhuriyet fikrini bir siyasal program hedefi olarak ele almak, yalnızca siyaset kurumunun değil, toplumun da sürece dâhil olmasını sağlayabilir.

Siyaseti çoğu zaman verili gündemler üzerinden tartışıyoruz. Oysa radikal bir demokratik değişim için bu döngüyü kırmak zorundayız. Öncelikle Türkiye’de devleti gerçekçi bir biçimde tanımlamak gerekiyor. Batı’dan alınan ulus-devlet modeli, özellikle Alman ve Fransız etkisi, Osmanlı’dan miras kalan kurumlar ve tabii ki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyaset kültürüyle oluşturulan devlet gerçekten bir cumhuriyet olarak tanımlanabilir mi? Şeklen evet. Peki hâlen bir cumhuriyet mi?

Ernest Fraenkel’in “İkili Devlet: Diktatörlük Teorisine Bir Katkı” kitabında anlattığı biçimiyle, “önlem devleti”nin ağırlıklı, “norm devleti”nin ise kısmen varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Cumhuriyetin kendi tarihinden bir referansla panoramayı tamamlamak istersek, İsmet İnönü döneminde “Millî Şef” olarak tanımlanan bir “tek adam” yönetimi vardır. Mustafa Kemal’den miras alınan parti-devlet sistemi kurumsallaştırılmıştır. O günün CHP’sini bugünün AKP’si olarak düşündüğümüzde, sistemin ufak-tefek farklılıklarla cumhurbaşkanının şahsında işlemeye devam ettiğini görebiliriz. Parçalı hatta şizofrenik bir devlet aklının varlığı da aşikar. Tabii ki problem yalnızca iktidar ve iktidarın hangi araçlarla işlediği değildir. Devlet ve siyaset kurumu topluma yabancılaşmıştır. Toplumsal psikolojide derin yaralanmalar ve parçalanmalar vardır.

Demokratik dönüşümün devlette gerçekleşmesi gerektiği açıktır. Geçiş döneminin özellikleri ve ülkenin kaotik durumu dikkate alındığında, demokratik dönüşüm için uygun bir zamandan geçtiğimizi söyleyebiliriz. Ancak bunu parlamenter sisteme ya da cumhuriyetin kuruluş kodlarına dönüş olarak okumak yanlıştır. Çünkü oralardan alıp güncelleyeceğimiz güçlü demokrasi kökleri bulacağımızdan emin değilim.

Cumhuriyetin başlangıcında ve sonrasında eksik olan demokrasiyi tamamlayarak demokratik bir cumhuriyet inşa etmeyi hedefliyorsak, bu ciddi ve bütünlüklü bir dönüşüm gerektirir. Bu, yalnızca “millî şefin” değişmesiyle ulaşılabilecek bir amaç değildir.

Demokratik cumhuriyeti
Demokratik cumhuriyeti program hedefi olarak tartışmak

Nasıl bir demokratik cumhuriyet istiyoruz?

Liberal demokrasinin önemli problemleri vardır. Özellikle kolektif kimliklerin yok sayılması, bireysel özgürlük adına bireylerin sisteme bağlı araçlara dönüştürülmesi, din ile devlet işleri ayrıştırılırken dinin yerine esas olarak sermayenin konulması ve bunun örtüsü olarak milliyetçiliğin kullanılması, giderek derinleşen sorunlardır.

Türkiye’de son yirmi yıldır tartışılan şey, özü itibarıyla toplumcu bir demokratik cumhuriyettir. Devlet-toplum ilişkisini, bireysel ve kolektif kimliklerin kendi aralarındaki ve devletle olan ilişkilerini demokratik zeminde yeniden tanımlamak ve bir sözleşmeye bağlamak için öncelikle devleti ayrıntılı biçimde tartışmaya devam etmek gerekir diye düşünüyorum.

Bu ülkedeki en büyük problemlerden biri devletçi zihniyettir. Kuruluşundan itibaren devlet kutsanmış; devlet için toplum, devlet için yaşam anlayışı içselleştirilmiş, yerleşmiş ve hatta tabu hâline gelmiştir. Oysa devlet toplumun hizmetinde olmalıdır. Güçlendirmemiz gereken devlet değil, toplumdur. Toplum; eğitim, altyapı, teknoloji, ekonomi, yetişmiş insan gücü ve kültürel gelişmişlik bakımından güçlenebilir. Bu da ancak demokratik bir zeminde mümkündür. Güçlü devlet, ancak güçlü toplumun temsili olursa anlamlı olabilir.

Devlette güçler ayrılığı hassas bir konudur. Montesquieu’dan bu yana liberal demokrasilerde işleyen bir modeldir. Dolayısıyla demokrasiye alan açmak istiyorsak, bu mekanizmanın ülkemizde yeniden işler hâle gelmesi gerekir.

Diğer önemli başlıklardan biri de Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan laiklik meselesidir. Türkiye’de zaman zaman laikçilik yapanlar oldu; ancak din ile devlet işlerini birbirinden ayırmak, devleti sekülerleştirmek ve aynı zamanda dinî inançları kültür ve yaşam tarzı olarak kabul etmek, onların örgütlenme ve ifade özgürlüklerini tanımak gerekir.

Bence asıl tartışılması gereken konu sermaye-devlet ilişkisidir. Devlet yönetiminde sermaye ile devlet arasındaki ilişki ikili bir çürümeye yol açmaktadır. Birinci boyutta sermaye, devlet gibi korkunç bir gücü kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanmakta; bu da çoğu zaman bireysel ve kolektif hakları tahrip eden, yaşamı ve doğayı tüketen bir mekanizmaya dönüşmektedir.İkinci boyutta ise askerî ve siyasi kliklerin ya da kimi ekonomik grupların devleti ele geçirerek onu tamamen bir rant aracına dönüştürmesi söz konusudur. Bu durum, devleti faşizm üreten bir canavara dönüştürebilmektedir.Her iki durumda da devlet, kâr hırsını ve sahip olma arzusunu sabitleyen araçsal bir aklın hizmetine girerek zamanla hukuku ortadan kaldıran bir “önlem devleti”ne dönüşmekte; toplumu politik alanın dışına iten, gerilimi yüksek, verimsiz ve sürekli kriz üreten bireysel ya da grupsal bir diktatörlüğe evrilmektedir.

Evet, devletin yeni bir hukuka ve yaşamın bütün alanlarında adalete ihtiyacı vardır.

Farklı kültürel, etnik ve inançsal grupların; kolektif kimliklerin özgürce yaşamaları, örgütlenmeleri ve politik hayata katılmaları gerekir. Bunun için kamusal alan üzerindeki devlet ve sermaye tekellerinin vesayetinin kaldırılması, sivil toplumun özgürce tartışan ve siyasal yaşama katılan bir yapıya kavuşması gerekir. Aynı zamanda bu toplulukların varlıklarının ve haklarının yeni yapılacak anayasada tanımlanması ve güvence altına alınması da zorunludur.

Devlet ile Kürtlerin ilişkisi yeni bir aşamaya gelmiştir. Kürtler, uzun bir varoluş mücadelesinin ardından sosyopolitik bir özne hâline gelmişlerdir. Şimdi kendilerini gerçekleştirebilecekleri alanlar açmak gerekiyor. Demokratik siyasete katılmalarının önündeki engeller kaldırılmalı; etnik ve kültürel farklılıkları oranında kendilerini yönetmelerinin ve ortak ülke yönetimine katılmalarının imkânları sağlanmalıdır.

Alevilik ise bin yıllık inançsal, kültürel ve yaşamsal farklılıkları olan bir toplumsal yapıdır. Sadece cemevleriyle özdeşleştirilemez. Varlığını sürdürme, çıkarlarını ve gereksinimlerini yönetme, kültürünü yaşatma ve kendi renkleriyle demokratik siyasete katılmak en doğal haklarıdır.

Cumhuriyetin demokratik dönüşümü başlığında en önemli konulardan biri de merkez-yerel ilişkisidir. Bu konuda 1921 Anayasası ve Avrupa Yerel Yönetimler Şartı referans alınarak Türkiye’nin gerçekliğine uygun modeller geliştirilebilir.İlke şu olabilir: Her toplumsal birim ve topluluk, kendisini ilgilendiren sorunları çözebilecek yetki ve araçlara sahip olmalıdır. Daha geniş toplumsal kesimleri ilgilendiren konular ise yerelden genele doğru genişleyen karar ve yürütme mekanizmaları aracılığıyla ortaklaştırılabilir.Böylece klasik çoğulculuğu aşan, doğrudan demokrasiye en yakın uygulanabilir modeller üzerinde çalışmak ve bunları tartışmak verimli çözümler üretebilir.

Burada çok önemli bir diğer konu da siyasi partilerin pozisyonudur. Siyasi partiler devlete içkin yapılar olmaktan çıkmalı, toplumun bir parçası olarak demokratik siyaset yapar hâle gelmelidir.Türkiye’de siyasi partilerin tarihi, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi, büyük ölçüde devlet tarihinin özeti gibidir. Dolayısıyla denklem şudur: Önce siyasi partiler topluma dönerek yeniden örgütlenmeli ve devleti dönüştürecek demokratik özneler hâline gelmelidir.Hatta cumhuriyetin demokratik dönüşümünü gerçekleştirecek alan demokratik siyaset ise, bu misyona sahip, böyle bir vizyon ve iddia taşıyan partilerin dönüşmesine ya da yeni partilerin ortaya çıkmasına imkân tanınmalıdır.

Sivil toplumun ve sivil toplum kurumlarının da demokratikleşmesi gerekiyor elbette. Özellikle sendikal yapıların.

Cumhuriyet’i yalnızca bir yönetim modeli ya da anayasa tartışmasıyla sınırlamamak; “özgür yurttaş”, “etik ve politik toplum”, “hukuk devleti” ve “demokratik siyaset” gibi kilit kavramlar üzerinden bir “yeniden oluşum”, “yeniden inşa” ve “tamamlanma” süreci olarak okumakta yarar vardır. Zira toplumsal ve siyasal ilişkileri yeni bir zihniyet temelinde yeniden kurmak ve bunları demokratik sözleşmelere bağlamak, oldukça zorlu ve uzun soluklu bir çabayı gerektirir. Bu nedenle Demokratik Cumhuriyet, yalnızca devletin dönüşümünü değil; aynı zamanda toplumun, siyasetin ve yurttaşlık bilincinin demokratik değerler temelinde yeniden kuruluşunu ifade eden, geleceğimizi ilgilendiren bir tartışmadır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.