Uzun zamandır bu ülkede hepimiz her şeyi “idare ediyoruz.” Geçim dersen kıt kanaat geçiniyor, ay sonunu zor getiriyoruz. Sadece tüketimimizi değil, ekonomiden ve bu ülkeyi yönetenlerden beklentilerimizi azaltalı uzun zaman oldu. Hiçbir şey yolunda gitmiyor ama yolunda gidiyormuş gibi yapıyoruz. Biliyoruz durumlar vahim, ama beklentilerimizi ve umudumuzu azalttığımız için varoluşun ve yaşamın en alt basamaklarında, insani taleplerimizin elimizden kayıp gittiğinin bilincinde hayvansal olanla insani hayat arasında bir yere sabitlenmişiz, yıllardır hiçbir alanda en küçük bir ilerleme kaydetmeden yaşayıp gidiyoruz, buna yaşamak denirse tabii. Bir tür uyuşma ve hissizleşme hali…
İnsanlar küçük mutluluklara odaklanması gerektiğini düşünüyor artık, bazı şeylerden vazgeçeli çok olmuş, insanlardaki bıkkınlık hali, alarm zillerini kulakları sağır edercesine çaldırmalı, ama duyan yok. Gençler büsbütün umutsuz, gelecek kaygısı depresif yapmış gençleri, ev, araba alma tamamen hayal olmuş.
Yapılan araştırmalar gençlerin psikolojik bir ikilem içinde olduğunu gösteriyor: Bugünü bir şekilde idare etseler de geleceğe dair derin bir kötümserlik hâkim. Özellikle Habitat Derneği, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) ve Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) gibi kuruluşların raporları, gençlerin umut düzeyinin geçmiş yıllara kıyasla ciddi bir düşüşte olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmalara göre gençlerin yarıdan fazlası geleceğe dair kötümser tarafta yer alıyor. Gençlerin %84’ü ihtiyaç duyduğu gelir seviyesinin altında yaşadığını hissediyor. Borçluluk oranı (%54) ve enflasyon, gençlerin bağımsız bir hayat kurma hayallerini erteliyor. Gençlerin %72’si iş arasa dahi kolayca bulamayacağına inanıyor. Özellikle üniversite mezunu gençler arasında “ne eğitimde ne istihdamda” (NEET) olanların oranı %23 civarında seyrediyor. FES raporuna göre Türkiye’deki gençler, bölgedeki diğer ülkelere kıyasla gelecek beklentisi en düşük grubu oluşturuyor. Bu durumun temel sebebi; işe alımlarda torpilin yetenekten daha önemli görülmesi.

Hissizlik hali her yerde
Sadece Türkiye’nin kötü yönetilmesi, baskı, susturma politikaları değil bizi hissizleştiren. Dünya da küçük Türkiye oldu. Arap ayaklanmaları döneminden bu yana hem bölgeye hem de dünyaya bir hal oldu. İç savaşlar, katliam, yıkım, şehirlerin bombalanması, IŞİD ve el Kaide, insanlıktan çok şey aldı götürdü. Bir savaşın nasıl yapılmayacağını, yapılmamasını gerektiğini bizlere öğretti bu cihatçı yapılar. İnsanları uğruna şehit olmayı göze aldıkları İslamı ve müslümanları nefret objesi haline getirdiler, İslamofobiyi tetiklediler, aşırı sağın Avrupa ve ABD’de yükselmesine önemli katkılar sağladılar.
Ardından 7 Ekim ve İsrail’in Gazze’de çoluk çocuk demeden işlediği cinayet ve soykırım geldi. Ardından İran’a yönelik hukuksuz saldırılar. Trump uluslararası hukuku rafa kaldıralı ve yerine orman kanunlarını getireli çok olmuştu ama Trump kendini de aştı, sayesinde bambaşka bir boyuta geldik. Geldiğimiz boyut da belki bilinçaltımızda şu: yanı başımızdaki ülkelerde kan gövdeyi götürüyor, lan tamam, her şey kötü gidiyor olabilir ama en azından can güvenliğimiz var, Ortadoğu gibi kaos içerisinde yüzmüyoruz, ay sonunu getiremiyor olabiliriz ama hiç olmazsa yaşıyoruz. İşte bu ülke insanını içten içe yiyip kemiren, gençlerin bu ülkeden kaçarak gitmesine yol açan duygu da bu. Ülkede önemli bir kitle
Moralimiz de artık bozulmuyor, zira moral bozukluğu bir tür alarm halidir, ama yaşadığımız şey hissizleşme. Her şeyi kabullenmişiz, iktidar değişmez, bunlar başımızdan gitmez, ekonomi düzelmez, Trump bildiğini okur, Batı’da aşırı sağ yükselir, yabancı düşmanlığı eksik olmaz. Dünyanın vicdanını kaybettiğini, insanlığın her anlamda anlam yitimine ve aşınmasına uğradığını kabullenmişiz, kimseden hiçbir şey beklemiyoruz. Hatta etrafımda “bu halk adam olmaz, bu ülkeden bir cacık olmaz” diyenlerin sayısı katlanıyor.
İşin garip tarafı, bu durum politik tercihlere göre de değişmiyor. Çevremdeki AK Partililer bile, yıllardır oy verdikleri partiden umudunu kesmişler, ama işin garip tarafı bu bir anlam ifade etmiyor. “Bunların gerçek yüzünü artık herkes gördü” diyorlar ama onlar da baştakilerin gitmeyeceğini biliyorlar ve bu yüzden umutsuzlar. Herkes için işin alışıldık kötü yanı, alternatifsizlik ve umutsuzluk. Hissizlik ve uyuşma hali, bulaşıcı bir hastalık gibi herkesi sarmış.

En kötüsü alışmak
Ülkemizde sık sık yaşanan ekonomik kriz ve doğal felaketlerden daha kötüsü onlara alışmak. Hukuksuzluğun, bağımlı yargının, lüks ve israfın kendisi kadar kötü olan ona alışmak. Zira bu durum her şeyi sıradanlaştırıyor, olağan hale getiriyor. Tıpkı her gün ekran başında kopan kol ve bacaklar seyreden seyircinin hissizleşmesi gibi. Anormal olan her şeyi kanıksadığımızda, içimizdeki bir parçayı yitiriyoruz aslında.
Psikoloji üstadı Erich Fromm’a göre en tehlikeli durum, umudun pasifleşmesidir. İnsanlar dış koşulların savaş ve ekonomik kriz gibi belirli dinamiklerin altında ezildikçe, umudu bir tür “bekleyişe” dönüştürürler. Bu bekleyiş gerçekleşmediğinde ise ruhsal bir felç hali başlar. Fromm, niteliksiz ve sadece hayatta kalmaya odaklı bir yaşamın insanı “robotlaştırdığını” söyler. Kişi, çevresindeki yıkıma uyum sağlamak için hislerini köreltir. Bu, “anormali kanıksama” durumudur. Fromm bunu, insanın kendi varlığına yabancılaşması olarak tanımlar. Eğer bir toplumda yaşam kalitesi düşer, yaratıcılık ölür ve sadece yıkım konuşulursa; Fromm insanların yavaş yavaş “yaşayan her şeye” karşı ilgisini kaybedip “cansız olana, yıkıma ve kadere” hayranlık duymaya veya boyun eğmeye başlayacağını savunur.
Belki artık eskisi gibi hayal kurmuyoruz ama hayatta kalma güdülerinden tamamen vazgeçmiş de değiliz. Örneğin maden işçilerinin ortaya koyduğu mücadele ve elde ettiği zafer, umutlarımızı yeşertti. Hâlâ bu ülkede bir direnç, teslim olmama, teslimiyete direnme hali var. Evet, belki ülkenin geleceğine dair karamsarız ama hâlâ köylüler, gençler, işçiler direniyor, insanlar mevcut hali kabullenmeye yanaşmadığı gibi değişimin eninde sonunda gerçekleşeceğini, umudun yeşereceğini ve özgür günlere kavuşulacağını düşünüyor. Bu, teslim olmuş bir halkın değil; insanca bir yaşam talep eden ve insanlığını korumaya çalışan bir halkın verdiği işaretler.
Yorulabiliriz, evet. Umutsuzluğa kapılabiliriz, bazen kelimelerimizi yitirebiliriz. Ancak içimizde hâlâ soru soran, öfkelenen, üzülen, reddeden ve daha iyi bir hayat dileyen birileri olduğu sürece, umut var demektir.
- Trump, Fransızlara saldırmaya devam ediyor: “ABD yardımınıza gelmeden önce Paris’te Almanca öğreniyordunuz”
- Ayşe Çavdar yazdı: Siyasi yabancılaşma – Selam bile verilemeyecek siyasetçiye oy vermek
- Rusya’da seferberlik karşıtı eylemler: Asker alma şubelerine molotofkokteyli atıldı, bir komiser vuruldu, bir kişi kendini yaktı
- Cana Tülüş Türk yazdı: İnsanın dünyaya yabancılaşması üzerine
- Salgından Sonra (5) – Ayten Zara: “Bu süreç insanın kendisine ve ötekine yabancılaşmasını, kopukluğunu onarabilir”













