İSTANBUL (Medyascope) – Ruşen Çakır, “Suya düşen ‘dindar nesil’ hayali” başlıklı yayında AKP iktidarı tarafından dillendirilen “dindar nesil” yetiştirme projesinin başarısızlığını, bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın rolü ile toplum üzerindeki etkilerini anlattı.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, AKP’nin ‘dindar nesil’ yaratma projesinin başarısız olduğunu belirtiyor.
- Devletin dini hayata müdahalesi, gençler arasında dini hassasiyetlerin azalmasına neden oldu.
- Çakır, gençlerin deizm ve ateizm eğilimlerinin arttığını vurguluyor.
- Eski Diyanet Başkanı Ali Erbaş, ‘dindar nesil’ arzusunun toplumda karşılık bulmadığını ifade etti.
- Safi Arpaguş’un düşük medya görünürlüğü, mevcut Diyanet İşleri Başkanının olumlu bir gelişme olduğunu gösteriyor.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara geldiği andan itibaren “dindar nesil” yaratma amacı taşıdığını fakat bunun başarısızlıkla sonuçlandığını söyledi, “fiyasko” olarak nitelendirdi.
Çakır, “dindar nesil” hedefinin başarısızlığını, devletin dini hayata müdahalesinin ters teptiğini ve bunun sonucunda sadece dindar bir nesil yaratılamamakla kalmayıp, mevcut dini hassasiyetlerin de kaybedildiğini ve öfkeli, hınç sahibi bir gençliğin ortaya çıktığını söyledi. Çakır, devlet eliyle yapılan din propagandasının bu sorunları çözemeyeceğini vurguladı.

Özellikle gençlerde dine karşı bir mesafe oluştuğunu vurgulayan Çakır,
kayıtsızlık, ilgisizlik, deizm ve ateizm eğilimlerinin de yaygınlaştığını ifade etti.
Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın yakın zamanda bir televizyon programında “dindar nesil arzusunun toplumda karşılık bulmadığını” ve bunun kendilerini “çok üzdüğünü” belirttiğini hatırlatan Çakır, “Bu, başarısızlığın bir itirafı olarak görülebilir” dedi.
Erbaş’ın verdiği çarpıcı örneği hatırlatan Çakır, “Okullarda bir seçmeli ders var. ‘Hz. Muhammed’in Hayatı’. Bu uygulama 2012’de çıkarılan bir kararname ile,
kanunla giriyor müfredata. İlk dönem yüzde 30 oranında öğrenci bunu seçmeli olarak alıyor. Ondan sonra Ali Erbaş’ın itiraflarından anlıyoruz, bu sayı yüzde 4’lere düşüyor. Ve üstelik Ali Erbaş, ‘Halbuki seçmeli dersler dönem başlamadan bir ay önce seçilmeye başlanır. Biz o dönemde Türkiye’nin 90 bin camisinde ‘Muhterem kardeşlerim seçmeli derslerin seçilme süreci başlamıştır. Lütfen çocuklarınıza Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in hayatı derslerini seçtirin, seçilmesine destek olun, yönlendirin diye hutbe verdik ama sayı düştü’ diyor. Olayı bundan daha iyi özetleyen bir anlatı olamaz” dedi.
Devlet müdahalesi nasıl ters tepiyor?
“Neden oldu acaba? Belki de hutbe verdiğiniz içindir” diyen Çakır, şöyle devam etti:
“Siz devlet eliyle insanların dini hayatını yönlendirmeye çalışıyorsunuz. Velileri, çocuklarının seçmeli dersi için onlara birtakım şeyleri telkin ediyorsunuz. Tam aksi sonuç alıyor. Buradaki mesele ne? Zaten bu dünyanın birçok yerinde İslami hareketlerin kaderi. İktidarla tanışan -kimisi tek başına kimisi ortaklaşa-, belli bir güce sahip olan, muhalefetten iktidara geçen İslami hareketlerin hemen hemen hepsinin hikayesi böyle gelişiyor. Yukarıdan aşağı toplumu İslamileştirmeye, dindarlaştırmaya çalışıyorlar. Ama o toplum zaten dindar ya da dindarlık ortalaması çok yüksek olan toplumlarda bunu daha da katılaştırmaya çalışıyorlar ve bir bakıyorsunuz var olanı kaybediyorlar. İran mesela bunun bir örneğidir. Türkiye’de de benzer bir olay yaşıyoruz. Özellikle gençler, hatta dindar ailelerin gençlerinde bu yaşananlar gözümüzün önünde oluyor.”
Ruşen Çakır, mevcut Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş’un, selefi Ali Erbaş gibi sıkça medyada yer almamasını ve “işini yapar gibi gözükmesi”ni olumlu bir gelişme olarak değerlendirdi.
- Güne Başlarken (21 Ocak 2022): Üç muhalefet lideri bir araya geldi
- Öğrencilere seçmeli ders adı altında zorunlu “Din, Ahlak ve Değer” dersi verilecek
- Laz Enstitüsü “Seçmeli Lazca Dersler Raporu” yayınladı: Lazca’nın bir dil olduğu farkındalığı arttı
- Murat Yetkin yazdı: Erdoğan, Ali Erbaş’ı çok aradı mı? Daha ne kadar tutar?
- BeşiBirYerde (23): Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın en çok tepki çeken beş açıklaması
Video deşifresi
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Dindar nesil kavramı AKP iktidarıyla beraber Erdoğan tarafından gündeme sokulmuştu ve amaçlarının dindar nesil yaratmak olduğunu söylemişti. Ama bu bir başarısızlıkla, fiyasko da denebilir, sonuçlandı ve ben bunu sürekli olarak takip ediyorum. Sürekli olarak bu konuyu işliyorum. Yılda bir iki kere bahsediyorum; çünkü çok ciddi, özellikle gençlerde dine karşı bir mesafe var. Dinden çıkma da olabilir, deizm ve ateizmin yaygınlığı da olabilir ama en önemlisi dine karşı mesafe, dine karşı kayıtsızlık, ilgisizlik. Bugün niye bunu söylüyorum? Çünkü dün Karar gazetesinde Elif Çakır’ın çok güzel bir yazısını okudum. Bu konuyu ele almış ve doğrudan bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a atıfta bulunarak yazmış. Çok ilginç sözler var; onları birazdan aktaracağım ama önce şunu söylememe izin verin: Cumhuriyet tarihinde 19 tane Diyanet İşleri Başkanı oldu. Bunların kimileri Ömer Nasuhi Bilmen gibi mesela, hafızalarda hep olan, bu konuya aşina olan insanların bildiği isimler. Ben şahsen, kendimi bildim bileli diyelim, 10 Diyanet İşleri Başkanı biliyorum. Mesela Lütfi Doğan vardı, ardından Lütfi Doğan oldu. Çok ilginç bir rastlantıdır; peş peşe iki ayrı Diyanet İşleri Başkanı. Süleyman Ateş, Tayyar Altıkulaç, Mustafa Sait Yazıcıoğlu, Mehmet Nuri Yılmaz, Ali Bardakoğlu, Mehmet Görmez, daha sonra Ali Erbaş ve şimdi de Safi Arpaguş.
Bunları biliyorum ve hepsinin hakkında da birtakım anılarım var. Ama şunu biliyorum ki onların döneminde, ki bunların içerisinde en uzun süreli yapan Tayyar Altıkulaç’tır, özellikle askerlerin çok gözettiği bir isimdi, Diyanet büyük ölçüde saldırılardan uzak, kendi işini yapan, işi de devletin çizdiği sınırlar içerisinde ibadetleri düzenleyen bir kurum olarak gözüktüler ve çok da fazla dikkat çekmediler. Ben bu Diyanet İşleri Başkanlarından bazılarını şahsen de tanıdım. Özellikle AKP iktidarının ilk Diyanet İşleri Başkanı olan Profesör Ali Bardakoğlu gerçekten çok saygın bir isim. Diğerleri hakkında farklı bir şey söylediğim anlamına gelmesin ama Ali Hoca’yı bizzat tanıdığım için çok değer verdiğim bir isimdir. Mehmet Görmez’i de tanıyorum; Ali Hoca’nın öğrencisi olarak geldi, onun yerini aldı, o da götürdü diyelim. Ama Ali Erbaş gerçekten bir skandaldı. Yani böyle bir skandal, sürekli Diyanet konuşuldu. Elinde kılıçlarla pozlar verdi ama tabii ki lüks araçlar, saltanat araçları gibi. Ne yaptı ne etti açıkçası bilmiyorum. Yani böyle birisinin bu kadar süre boyunca iktidarda kalması ve Erdoğan’ın ideali olan dindar nesli inşa edebilmesi zaten mümkün değildi. Ve kendisi, işte Elif Çakır’ın yazısından anlıyoruz, ben izlemedim, birkaç gün önce bir iktidar yanlısı televizyona çıkmış ve orada dindar nesil arzusunun toplumda karşılık bulmadığını söylemiş. “Bu bizi çok üzüyor,” demiş.
Allah Allah, yani böyle bir arzu varmış, tamam ama toplumda karşılık bulmamış, bu da onları çok üzüyormuş. Burada sanki hiçbir alakası yokmuş gibi, Diyanet İşleri Başkanı onca yıl kendisi yapmamış gibi çok üzülmüş ve verdiği bir örnek var; çok çarpıcı bir örnek. Şimdi okullarda bir seçmeli ders var: “Hazreti Muhammed’in Hayatı” seçmeli dersi. Bu uygulama 2012’de çıkarılan bir kararnameyle, kanunla müfredata giriyor ve ilk dönem %30 oranında öğrenci bunu seçmeli olarak alıyor. Ondan sonra Ali Erbaş’ın itiraflarından anlıyoruz ki -itiraf hakikaten- bu sayı %4’lere düşüyor. Üstelik Ali Erbaş diyor ki: “Halbuki biz, seçmeli dersler dönem başlamadan bir ay öncesinden itibaren seçilmeye başlanır, biz o dönemde Türkiye’nin 90.000 camisinde, ‘Muhterem kardeşlerim, seçmeli derslerin seçilme süreci başlamıştır. Lütfen çocuklarınıza Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin hayatı derslerini seçtirin. Seçilmesine destek olun, yönlendirin,’ diye hutbe verdik ama sayı düştü.” Ya bu olayı bundan daha iyi özetleyen bir anlatı olamaz. ‘‘Biz hutbe verdik, sayı düştü. %30’la başlayan seçme oranı düştü.’’ Neden oldu acaba? Belki de hutbe verdiğiniz içindir, belki de başka şeyler. Yani siz devlet eliyle insanların dini hayatını yönlendirmeye çalışıyorsunuz. Velileri, ebeveynleri, çocuklarının seçmeli dersi için onlara birtakım şeyleri telkin ediyorsunuz ve tam aksi sonuç alıyorsunuz.
Buradaki mesele ne? Buradaki mesele çok boyutlu bir mesele. Zaten bu dünyanın birçok yerinde İslami hareketlerin kaderi; iktidarla tanışan, kimisi tek başına kimisi ortaklaşa iktidarla tanışan, belli bir güce sahip olan, muhalefetten iktidara geçen İslami hareketlerin hemen hemen hepsinin hikayesi böyle gelişiyor. Yukarıdan aşağı toplumu İslamileştirmeye, dindarlaştırmaya çalışıyorlar. Ama o toplum zaten dindar ya da dindarlık ortalaması çok yüksek olan toplumlarda bunu daha da katılaştırmaya çalışıyorlar ve bir bakıyorsunuz var olanı kaybediyorlar. İran mesela bunun bir örneğidir. İran İslam Devrimi ile beraber bir İslami rejim iddiasıyla, kadınların örtünme zorunluluğuyla, şusuyla busuyla ülkeyi İslamileştirmeye çalıştı ve şimdi gelinen noktada İslam, İran’da çok da insanların hayatını belirleyen bir şey değil. Çünkü hayatını İslam üzerine şekillendiren insanların büyük bir kısmı rejimle ilişkili olarak görülüyor ve rejim toplum tarafından şu ya da bu nedenle benimsenmediği için bu, İslamiyet’e karşı bir tepkiye dönüşebiliyor. Burada da, Türkiye’de de benzer bir olay yaşıyoruz. Özellikle gençler, hatta dindar ailelerin gençlerinde bu yaşananlar -Türkiye’de AKP iktidarı hepsi yaşanıyor, gözümüzün önünde oluyor- yolsuzluklar, yasaklar, şunlar bunlar hepsi görülüyor. Çevrelerini de görüyorlar, kendi ailelerini de görüyorlar ve orada heyecan verici bir şey olmadığını düşünüyorlar.
Eskiden birçok genç, ailesi dindar olmayan gençlerde -Türkiye’de gazeteci olarak o süreçleri yakından takip etmiş birisi olarak biliyorum- 1980’li yıllardan itibaren özellikle sol ve ülkücü hareketin yediği büyük darbelerden sonra gençlerde İslam’a ve İslami harekete yönelik bir ilgi vardı ve bazı gençler, kendileri dindar olmayan ailelerin çocukları da yönelişler vardı. Çok ciddi yönelişler vardı. Şimdi tersini yaşıyoruz. Bir de siz Ali Erbaş gibi, en yumuşak tabirle beceriksiz birisine bütün bu işleri emanet ederseniz ve dindar nesil yetiştirme görevini ona bırakırsanız o zaman da sonunda ne oluyor? Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oluyorsunuz. Şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş 18 Eylül 2025’te göreve geldi, 19. Başkan. Kendisini tanımıyorum ama ağabeyini tanıyorum. Yıllar önce kardeşimin sınıf arkadaşı olduğu için biliyorum, ondan dolayı birtakım bilgilerim var ama en azından şunu görüyoruz ki Ali Erbaş’ın yaptığını yapmıyor. Her yerde karşımıza çıkmıyor. Olur olmaz yerlerde karşımıza çıkıp insanların sinirlerini hoplatmıyor. Yani şöyle söyleyelim; işini yapıyor gibi gözüküyor en azından ya da gereksiz yerlerde karşınıza çıkmıyor. Bu bile Diyanet İşleri Başkanı için ideal bir çerçeve olabilir. Aksi takdirde böyle kendine bir vazife edinip toplumu dindarlaştıracak ya, insanlar, gençler dinden uzaklaşıyor vesaire ve ondan sonra da çıkıyor. Olur olmaz yerlerde olur olmaz hutbeler, şunlar bunlarla insanları dine yaklaşmayın kardeşim yapan bir Diyanet İşleri Başkanı dönemi kapandı.
Ama buradaki sorumlunun başkan olmadığını görmek lazım. Buradaki sorumlu aslında siyasi iktidar. Bu iş, din işi devlet eliyle olmuyor. İnsanların kendi başlarına yapacağı şey. Cemaatleri kayırarak, onların önünü açarak da olmuyor. Çünkü en son Menzil olayında gördük; dört kardeş birbirlerine girdi. Yani cemaatlerin de artık hiçbir heyecanı kalmadı, çekiciliği kalmıyor. Kaldı ki Fethullahçılarla yaşadıkları olay da ortada. Dolayısıyla ortada dindar bir nesil pek yok ama en son Siverek ve Kahramanmaraş örneklerinde maalesef gördüğümüz gibi öfkeli, hınç sahibi bir gençlik var. Onların öfkesini, hıncını dindirebilmenin yolunun da devlet eliyle yapılan dindarlık propagandası, din propagandası olmadığını herhalde görmüş bulunuyoruz.Bugün büyük bir müzisyen, cazın en büyük isimlerinden Chet Baker’dan biraz bahsetmek istiyorum. Trompetçi, evet. Önce trombonla başlamış, sonra trompetle devam etmiş. Bir ara o kadar çok dinliyorduk ki arkadaşlarla; bir cool, büyük efsane ismi ama hayatı da çok nasıl söyleyeyim, ilginç diyeceğim ama ilginç değil, kötü. Çünkü kendisi 1929 doğumlu, 1950’li yılların başlarından itibaren müzikle beraber aynı zamanda uyuşturucu, eroin bağımlısı. Defalarca hapse giriyor, defalarca tedaviye gidiyor. Hatta bir dönem Avrupa’da müzik yaparken Avrupa ülkelerinde hapse giriyor ve sınır dışı ediliyor. Kapı kapı dolaşıyor. Hep bir müddet ortadan kaybolup sonra tekrar ortaya çıkıyor. Muazzam bir isim, tam bir caz dehası ama hayatı uyuşturucu nedeniyle ve sürekli değiştirdiği partnerleriyle, yani evleniyor, boşanıyor, evliyken başkasıyla birlikte oluyor, böyle garip bir yaşam grafiği ve ölümü de maalesef acı bir son. Amsterdam’da kaldığı otelin bulunduğu caddede ölü bulunuyor. Galiba ikinci katta bulunduğu odadan düşmüş ya da atlamış; artık bunu bilemiyoruz. En azından ben bilmiyorum ama Chet Baker 1988’de 58 yaşında öldü. Bir de film var, o filmi izlemediyseniz: “Let’s Get Lost”. Bruce Weber, bir fotoğraf sanatçısı, o yönetti bu filmi. Kendisinin oynadığı bir film. 1986, ölümünden iki yıl önce çekilmiş bir film. Çok karizmatik birisi, çok müthiş bir sanatçı ama dediğim gibi acı bir hayatı olmuş. Tabii ki bütün bu yaşadıklarını eserlerine taşımış ve belki de eserleri o hayatın etkisiyle, bu kadar yaptığı besteler, yaptığı performanslar onun etkisiyle olmuştur. Ama sonuçta böyle acı bir son. Chet Baker müziğine hayran olunmayacak birisi değil. Eğer cazı seviyorsanız öyle, zaten seviyorsanız biliyorsunuz ve şimdi de bana diyorsunuz ki “Öyle dedin ama şunu yanlış söyledin, bunu yanlış söyledin.” Olabilir ama Chet Baker’ı anıp bu yayını da ona ithaf etmek istiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








