Yaşlı olmakla, yaşlı bir adam olmakla ilişkilendirmemek elde değil onu: dudakların o hafif, neredeyse istemsiz seğirmesi; sanki kelimeler bir şeyler anlatmak üzere ama bir türlü anlamının kıyısına ulaşamaz. Sürekli ve sessiz bir mırıltı eşlik eder ona; hayatın vaat ettiklerinin gerçekleşmemiş olmasının birikimiyle şekillenmiş bir hoşnutsuzluk akıntısı. Ne yüksek seslidir ne de her zaman duyulur, ama kesintisizce sürer.
Bu mırıltı belirli birine yönelmez. Çoğu zaman bir yere varmaz; varamaz. Bu, en saf ama aynı zamanda en dağılmış hâliyle bir yakınmadır—muhatabı olmayan bir yakınma.
Yakınma herhangi bir yere ulaşmaz, aksine dağılır. Cümle ortasında çözülür; sanki daha baştan duyulmayacağını, dikkate alınmayacağını kayda almış gibidir. Bir karşılık beklentisi yoktur, bir yakınlık yaratmaz. Geriye kalan, umuttan çok alışkanlıkla süren bir sestir. Ve belki de bu yalın ses artık yalnızca yaşlılara ya da bireysel hayal kırıklıklarına ait değildir. Belki de bu mırıltı hâli, toplumsal hayatın kendisini tanımlamaya, onu ele geçirmeye başlamıştır.

Kurumlar ve sessiz labirent
Eğer yakınma bir zamanlar bir dinleyiciyi, bir muhatabı ya da en azından bir karşılık ihtimalini varsayıyorsa, bugün bu varsayım giderek daha kırılgan görünmekte. Toplumsal hayatı bir arada tutması beklenen kurumlar—taleplerin ve şikâyetlerin başlıca muhatapları olması gereken yapılar—her zamankinden daha uzak, daha kapalı ve daha sağır görünür.
Yakınmalar bu kurumların çeperine ulaşsa dahi, gerçek anlamda muhatap olarak kabul edilmez. Yönlendirilir, geciktirilir, işleme alınır ve sonunda sonsuz prosedürler içinde etkisizleşir. Bu koridorlardan geçerken yoğunluğunu kaybeder; bir zamanlar açık bir hoşnutsuzluk ifadesi olan şey, silik ve belirsiz bir mırıltıya dönüşür. Bu anlamda kurumlar yakınmaları yalnızca görmezden gelmez; onları dönüştürür. Zararsız, aciliyetsiz ve sonuçsuz bir sızlanmaya indirger.
Kurumların yanıt veren yapılar olmaktan çıkıp, iktidarı sürdürmenin ve yeniden üretmenin araçlarına dönüştüğü bir anda ise bu süreç daha da keskin hissedilir. Böyle bir durumda yakınma artık anlamlı bir iletişim eylemi olmaktan çıkar; etkisiz bir ritüele, kendi boşluğunu tekrar eden bir harekete dönüşmesi neredeyse kaçınılmazdır.
Temasın imkânsızlığı
Söz konusu olan, yakınlığın kaybıdır. Yakınma, yakınlığı ve karşılaşmayı; birine sığınmayı ve onunla dertleşmeyi varsayar. Seslerin karşılaşabileceği, ifadenin bir karşılık bulabileceği, hoşnutsuzluğun diyaloğa dönüşebileceği bir alanı imler.
Fakat kurumlar mesafe yarattığında—bürokrasiyle, kayıtsızlıkla ya da bilinçli engellemeyle—bu ilişkisel alan kaybolur.
Yakınlık olmadan yakınma, kendisini dönüştürecek karşılıklılıktan yoksun kalır. Bunun yerine başıboş dolaşır, çözülmeden kalır. İnsanlar yakınmayı bırakmaz; ancak yakınmaları artık bir iletişim işlevi görmez. Bağlantısız parçalar hâlinde dağılır.
İşte bu anda yakınma, o yaşlı adamın dudaklarındaki sessiz seğirmeye benzemeye başlar: sonsuz, yönsüz ve tamamlanamayan bir mırıltı.

Sesten sızlanmaya
Ses muhatabına ulaşamadığında bir dönüşüm geçirir. Duyulmayan ses yalnızca duyulmamış kalmaz; dokusunu ve tonunu kaybederek ıssızlaşır. Geride anlamını yitirmiş, tekrar eden ama etkisiz bir ses—bir sızlanma—kalır.
Bu dönüşüm sesin doğasından değil, içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanır. Her ifade girişimi sessizlikle, gecikmeyle ya da prosedürle karşılandığında, ses yavaş yavaş şekil değiştirir. Artık duyulmayı beklemez. Niyetini taşımayı bırakır. Bir tür tik hâline gelir.
Belki de kurumsal sağırlaşmanın en rahatsız edici sonucu budur: insanların yalnızca duyulmaması değil, anlamlı biçimde konuşabilme kapasitelerinin aşınması.
Boşluğa konuşmak
Bu çerçeve yalnızca soyut bir durumu tarif etmez; güncel siyasal aktörlerde de somut karşılıklar bulur.
Ana muhalefet partisi CHP’nin giderek böylesi bir açmazın içinde sıkıştığını söylemek abartı değil bugün. Talepleri, adaletsizliklere karşı seslenişleri, hoşnutsuzluğu ifade etme çabaları—bunlar hâkim kurumsal yapıya nüfuz edememektedir.
Bu seslerin sistem içinde karşılık bulmadığı artık açık bir vakıa. Parlamenter mekanizmaların etkisizleşmesi, kurumların iktidarla hizalanması ve karar alma süreçlerinin giderek kapanmasıyla ortaya çıkan durum sessiz ama kararlı bir sağırlaşmadır. Kurumlar yanıt vermez, veremez durumdadır; adaletsizliğe ilişkin sesleri sindirmenin ve sessizleştirmenin araçlarına dönüşmüştür.
Böyle bir durumda muhalefetin sesi, sonuçsuz bir yakınmaya indirgenme riski taşır. Süreklidir ama etkisizdir; bir karşılık yaratmaz, yaratamaz.

Mesafenin inşası
İktidarın araçları hâline gelen kurumları tanımlayan şey belki de en çok mesafe üretme kapasiteleridir. Bu mesafe yalnızca fiziksel ya da prosedürel değil; aynı zamanda duygusal ve ilişkisel bir mesafedir. Ses ile dinleyici, talep ile karşılık, şikâyet ile tanınma arasına girer.
Bu mesafe üretimi, siyasi ifadenin doğasını dönüştürür. Yükselen her ses filtrelenir, seyreltilir ve sonunda zararsız hâle getirilir. Geriye diyalog değil, dağılma ve mesafe kalır.
Sorun yalnızca kurumların yanıt vermemesi değildir; yanıtın mümkün olabileceği zemini ortadan kaldırmalarıdır.
Karşılaşma alanı
Yine de ısrarla altı çizilmelidir ki, yakınlık tamamen yok olmaz. Başka alanlara kayar; doğrudan karşılaşmanın mümkün olduğu yerlerde kendini gösterir.
Bu yüzden sokak önem kazanır. Sadece mitinglerin mekânı olarak değil—ki onlar da önemlidir—aynı zamanda spontane karşılaşmaların alanı olarak. Sokakta, kurumların dayattığı mesafe geçici de olsa aşılabilir. İnsanlar doğrudan konuşabilir, birbirini duyabilir.
Ancak bu alanın da süreksiz ve kırılgan olduğu unutulmamalıdır. Yine de bu karşılaşma imkânı, yakınmanın yönünü değiştirir. Yukarıya, uzak kurumlara değil; yana, benzer deneyimleri paylaşanlara yönelir.
Yakınmadan dertleşmeye
Tam da bu yakınlık anlarında bir dönüşüm imkânı belirir. Yakınma bir dinleyici bulduğunda kendisini aşar. Bir karşılaşmaya dönüşür, yüz yüze gelmenin aracı olur.
Artık “dertleşme”den söz etmek mümkün hâle gelir. Bu duygusal bir romantizm değil; iletişimin yapısal bir dönüşümüdür. Mesafe azalır. Ses yeniden anlam kazanır çünkü karşılık bulur.
Bu durum adaletsizlikleri ortadan kaldırmaz. Ama onların deneyimlenme ve ifade edilme biçimini değiştirir. Yakınma artık mırıltı değildir; paylaşılan bir söz hâline gelir.

Yakınlık siyaseti
CHP gibi bir siyasi aktör için bu durum bir yeniden yönelim gerektirir. Artık yalnızca kurumsal kanallara dayanmak yeterli değil gibi ve kurumsallığın içinde kalmanın yeterli olup olmadığı giderek daha fazla sorgulanmakta.
Büyük ölçekli ve sınırları belirli eylemler önemli olsa da tek başına yeterli bunların olmadıklarına dair sesler yükselmekte. Yakınlık yaratmanın yollarını bulmak kaçınılmaz şimdi. Seslerin doğrudan karşılaşabileceği alanlar açmak gerekir. Daha yerel, daha doğrudan, daha karşılıklı iletişim biçimleri geliştirmek neredeyse elzem.
Kurumsallığa sırt dönmek talepkâr olsa dahi, mevcut yapılar ancak bu şekilde zorlanır. Belki de sesi yeniden anlamlı kılmanın tek yolu budur.
Temasın umudu
Mesele şimdi yakınmanın yeniden yönünü bulup bulamayacağı, sesin yeniden anlam kazanıp kazanamayacağı, yakınlığın yeniden kurulup kurulamayacağıdır.
Kesin bir yanıt bulmak neredeyse imkânsız. Ama yakınlığı aramak bile başlı başına önemli bir adım. Bu arayış, sesin mırıltıya dönüşmesini reddeder; yakınmanın boş bir tekrara indirgenmesini kabul etmez.
Ve belki de tam o alanda—yakınlığın kurulduğu yerde—dudakların o bitmeyen seğirmesi başka bir şeye dönüşebilir: ulaşan, temas eden ve yeniden ortaklaşan bir söze.














