Bülent Somay yazdı | Hak, hukuk, adalet I: Güvenebiliyor muyuz?

CHP’nin “19 Mart Darbesi” diye adlandırdığı süreç başlayıp, CHP’li belediye başkanları ve belediye çalışanları birer birer tutuklanarak önce Silivri’ye, sonra da (tutukluların aileleri ve avukatlarıyla görüşmelerini zorlaştırmak için) ülkenin çeşitli yerlerindeki cezaevlerine atıldıktan sonra, “Hak, Hukuk, Adalet!” sloganı meydanlarda en çok duyulan ses haline geldi. Ancak iş bununla da kalmadı. 19 Mart Darbesinden yaklaşık 14 ay sonra, bir Asliye Hukuk  Mahkemesi, CHP’nin 2023 sonundaki kurultayını ve onu izleyen tüm seçim ve kararları iptal ederek takvimi üç yıl geriye döndürdü; eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu partinin başına kayyım atadı. Şu anda ortada iki CHP var: Biri Kılıçdaroğlu’nun başkanı olduğu “atanmış” CHP, diğeri ise Özgür Özel’in lideri olduğu “seçilmiş” CHP. “Seçilmiş” CHP “mutlak butlan” kararını yok hükmünde kabul ediyor, ama partinin malı-mülkü ve tüm örgütsel çatısı “atanmış” kayyımın eline geçti bile.

Burada CHP’nin adalet sistemindeki yapısal çöküşe bu kadar geç, ancak kendi politik doğrultusunu ciddi bir biçimde tehdit eder hale geldikten sonra uyanması üzerinde durmayacağım. Geç olsun da güç olmasın. Ancak bu uyanışın ne kadar ciddi bir eleştirel bakışın sonucu olduğu sorusunu hiç bekletmeden sormalıyız. Çünkü varolan adalet sistemi o kadar işlemez hale geldi ve güvenilirliğini kaybetti ki, yeni bir hukuki yapılanma er geç gündeme gelecek/geliyor. Bu, yeni bir anayasa biçiminde ve/veya mevcut kanunlarda değişiklikler biçiminde olabilir. Böyle bir gündem kamuoyunda ve yasa koyucular arasında tartışılırken, önerilecek yeniliklerin birer pansuman/semptom giderici mi, yoksa radikal bir yeniden yapılanmayı hedefleyecek biçimde mi olacağını bugünden tartışmaya başlamalıyız. Sadece başlamakla kalmamalı, hem kamuoyu oluşturucu mecralarda, hem de yasa koyucular nezdinde, bu tartışmayı radikal yapısal değişikliklere doğru yönlendirmeyi, bu konuda ne kadar etkimiz olabilecekse sonuna kadar kullanmayı hedeflemeliyiz.

Hak, hukuk, adalet I
Bülent Somay yazdı | Hak, hukuk, adalet I: Güvenebiliyor muyuz?

Adalet kurumuna güven eriyor

Modern devletin meşruiyeti yalnızca seçimlerden değil, yurttaşların hukuk karşısında korunacakları, kanun karşısında eşit muamele görecekleri hakkındaki inançlarından da doğar. Kuşkusuz kapitalizmde böyle bir eşitlik ve güvence tam anlamıyla mümkün değildir; farklı sınıflara, farklı cinsiyetlere, farklı inançlara, farklı etnisitelere, hatta farklı yaş gruplarına, pratikte farklı hukuklar ya da aynı hukukun farklı yorumları uygulanır. Ancak toplumsal yapının sürekliliği ve istikrarı için, insanların bunun  böyle olmadığına, hukukun toplumsal eşitliği ve bireyin güvenliğini gözettiğine inanmaları şarttır. İnsanlar mahkemelerin tarafsız olduğuna, kuralların herkese eşit uygulanacağına ve devlet gücünün keyfi biçimde kullanılmayacağına inanmayı bıraktıkları anda, hukuk düzeni biçimsel olarak ayakta kalsa bile toplumsal meşruiyetini kaybetmeye başlar. Türkiye bugün tam da böyle bir eşiğe, adalet sisteminde yapısal bir çöküşe yaklaşmış durumda.

Adalet sistemindeki yapısal çöküş derken neyi kastediyorum? Her şeyden önce kamuoyunun yargıya güvenindeki şiddetli düşüşü. OECD raporlarına göre, 2010’da da pek bir matah olmayan (%59) yargıya güven, 2024’te %33’e düştü. Panorama Araştırma’nın Mayıs 2025 verileri, bu oranın beş ay içinde %27’ye gerilediğini gösteriyor. 2026’da yapılan iki araştırmada ise farklı sorular sorulduğu için karşılaştırma yapmak zor. Ancak Gündemar’a göre %36 yargıya güveniyor; Panaroma’ya göre ise %76 yargıya güvenmiyor, %71 ise iktidarın yargıya müdahale ettiğini düşünüyor. Ters açılardan sorulmuş iki soruya verilen cevapları karşılaştırmak size kalmış.

Kısacası, halkın neredeyse dörtte üçü yargıya güvenmiyor artık; bu da önemli sayıda insanın kısa bir süre sonra “adaleti kendi eline alma” yoluna gidebileceği tehlikesine işaret eden bir bulgu. Kanuni veya gayri kanuni yoldan silah edinen kişilerin sayısı hızla artıyor zaten. 2016 darbe girişimi sırasında ve sonrasında hangi silahların kimlere dağıtıldığı (ve geri dönmediği) aşağı yukarı bilindiğine göre, bu gelişmenin mağdurlarının kimler olacağı da belli. Güven vermeyen adalet, adalet değildir. Bu durum kalıcılaştığında ise, adaletin yerini başka bir şeyin, yani kan davası ve intikam rejiminin alması tehlikesi her zaman gündemde olacaktır.

Peki ama hukuk sistemine duyulan güvenin bu kadar hızla kaybedilmesinin nedenleri ne olabilir? 2010-2025 arasındaki 15 yılda görülen hızlı (yarıdan fazla) düşüş, bizi kestirmeden bu durumdan AKP’nin sorumlu olduğunu düşünmeye yöneltebilir. Bu çıkarsamada önemli bir haklılık payı da var kuşkusuz. Ancak 1990’larda da bu oranın %50’lerin biraz altında, 2000’lerde ise biraz üstünde olduğunu, yani zaten pek de harika olmadığını görebiliriz. Demek ki özellikle 12 Eylül 1980 darbesini izleyen dönemde adalet sistemine güven zaten yavaş yavaş erimekte. 2010’daki %59, 1980 sonrası için neredeyse bir zirve; ama bunun da AKP’nin “AB’ye hoş görünme” ve uluslararası meşruiyet kazanma kampanyasının bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Nitekim, rejime yönelen ilk ciddi eleştiri ve itiraz hareketiyle, yani 2013 Gezi isyanıyla birlikte hukuk da hızla araçsallaştı, muhalifi cezalandırma esas saik haline geldi, bunun sonucunda adalet sistemine güven de derhal inişe geçti.

Demek ki Türkiye’deki hukuk rejimi hiçbir zaman pek bir güven vermiyormuş insanlara. Bunun nedeni tabii ki her vatandaşın Anayasayı (farklı Anayasaları) ve binlerce kanun maddesini okuyup, anlayıp bunlardaki çelişkileri, tutarsızlıkları ve haksızlıkları görmüş olması değil. Kanunlar zaten kasıtlı olarak, sıradan insanların anlayamayacağı özel bir dille yazılır. Bunun nedeni de, adalet evrenini kamunun alanından uzaklaştırma; sadece hukuk tahsil etmiş kişilerin anlayıp üzerinde uzlaşacakları ya da çatışacakları özel bir arena haline getirme gayretidir. Hukuku teknik ve yalnızca profesyonellerin hakkında fikir sahibi olabilecekleri bir alan olarak belirlemek, vatandaşın devlet karşısında edilginleşmesinin ve giderek tebalaşmasının ilk adımıdır. İkinci adım ise, toplumun adalet duygusu ile “hukuki gerçeklik” arasında ortaya çıkan yarılmadır. Dolayısıyla “sıradan” insanların hukuk sistemine güveni ya da güvensizliği, varolan hukuk düzeni hakkındaki teknik eleştirilerden ziyade, o düzenin “adalet duygusuna” olan mesafesi tarafından belirlenir. Kısacası, insanlar hukuk sistemine ancak sonuçlarına bakarak güvenirler ya da güvenmezler.

Adalet kurumunun etkisizleşmesi

Şu anda hukuk sistemimizin işleyişine baktığımızda, güveni ortadan kaldırmaya yönelik ne gibi özellikler ve uygulamalar görüyoruz? Sayalım:

1. Yargı erki, Yürütme ve Yasama erklerine tümüyle bağımlı hale getirildi. Meclis, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir kararı uygulamama hakkını kendisinde görebiliyor. Aynı zamanda milletvekili olan bir parti başkanı, Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını önerebiliyor. Hakim ve savcıları atayan kurumlar, neredeyse tümüyle Yasama (Meclis) ve Yürütme (Partili Cumhurbaşkanı) tarafından belirleniyor. Bir hakim Yürütmenin hoşuna gitmeyen bir karar verdiğinde, anında görevinden alınabiliyor. Bir hakim önce hakimlik (Yargı), sonra Adalet Bakanı yardımcılığı (Yürütme), sonra Başsavcılık (Yargı) ve en sonunda Adalet Bakanlığı (Yürütme) arasında atama yoluyla rahatça gezinebiliyor.

2. Ceza hukuku politikanın bir aracına dönüştü. Soruşturmalar, açılan davalar, hazırlanan iddianameler, yapılan gözaltılar ve tutuklamalar artık hakikati arama amacını gütmüyor. Suçun oluşup oluşmadığını araştırmak ve suç varsa cezalandırmak yerine, Yürütme erkinin politik muarızları hakkında, adil bir yargılama yapılmadan önce, peşin hükümle verdiği cezaları uygulamaya hizmet ediyor. Bunun göstergeleri şunlar: i. Haksız ve sınırsız süreli tutuklamalar; ii. Önce gözaltına alıp/tutuklayıp, sonra delil arama yöntemi; iii. Yönetimin kontrolündeki medyayı iddia makamının, hatta bazen hüküm makamının bir aracı olarak kullanma; iv. İtirafın iftiraya dönüşmesi ve iftirayı koruma altına alan “gizli tanık” yöntemi.

3. Hukukun öngörülebilirliği giderek ortadan kalkıyor. Farklı mahkemeler benzer davalarda bambaşka kararlar verebildiği gibi, aynı mahkeme yukarıdan gelen baskı sonucunda aynı konuda karar değiştirebiliyor. Değiştirmezse hakim heyetleri görevden alınıyor ve onların yerine baskıya boyun eğecek heyetler atanıyor.

4. İddia ve Hüküm makamlarının aynı kurumsal yapıda toplanması (Hakimler ve Savcılar Kurulu [HSK]), hakim ve savcıların kariyerlerinin ve meslek güvencelerinin aynı atanmış yapının insafına bırakılması, bu iki erki birbirine geçişli hale getiriyor. Hüküm makamının iddia ve savunmaya eşit uzaklıkta ve tarafsız kalması ilkesini daha baştan geçersiz kılıyor.

İnsanlar bu uygulamaları tek tek görüp, değerlendirip, bir hukukçu bakışıyla eleştiriyor olmayabilirler; zaten bunu beklemek de abes olur. Ancak bunların hepsi bir araya geldiğinde, toplumdaki adalet duygusu kökünden aşınmaya başlıyor. Onun yerini intikam talebi alıyor; bireysel silahlanma artıyor, hukuk rejimi kamu düzenini sağlayamaz hale geliyor. Giderek hukukun yerine politik sadakat ve biat anlayışı geçmeye başlıyor.

Bu değerlendirmeler yeni değil kuşkusuz; ancak şu ana kadar yapılmayan şey, bu tartışmaları bir şikayet üslubundan çıkarıp, somut önerilere dönüştürmek. Haksız, gereksiz ve ilanihaye uzayan tutuklamalara son verilsin! Evet, ama bunu sağlayacak mekanizmalar nelerdir? Hakim ve savcılar üzerindeki tayin/görevden alma tehdidine son verilsin! Doğru, ama bunun kurumsal çatısı ne olmalı? Hukukçu değilim, olmaya da niyetim olmadı hiç. Ama adalet benim için her zaman çok önemli oldu. Önümüzdeki günlerde paylaşacağım birkaç yazıda amacım, hukukçu olmayan ama adaleti önemseyen birinin gözünden, çökmekte olan mevcut hukuk rejiminin yerine nasıl bir adalet yapısı kurulabileceğini tartışmaya açmak.

Bu tartışma hangi açıdan yapılırsa yapılsın, önerilebilecek değişikliklerin hepsi aslında dönüp dolaşıp yeni bir Anayasa talebinde toplanacak. Ancak bu, AKP’nin ve Erdoğan’ın önerir gibi yaptıkları, aslında varolan otokratik rejimi güçlendirmeye yarayacak ve tabii Erdoğan’ın üçüncü kez aday olmasına kapı açacak “Yeni Anayasa” talebiyle en küçük bir benzerlik bile taşımıyor. Her şeyden önce, böyle bir Anayasayı şu anda varolan meclis yapamaz. Bunun için önümüzdeki günlerde (aylarda? yıllarda?) yapılacak bir seçimde, oluşacak meclisin yeni bir Anayasa yapma hedefi taşıdığı açıkça belirtilerek, bir tür Kurucu Meclis olarak tasarlanması şarttır. Tartışacağımız değişikliklerin ancak böyle bir meclis çatısı altında bir kıymet-i harbiyesi olacaktır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.